İYUK Madde 20



  • Dosyaların İncelenmesi

    İYUK Madde 20

    1.(Değişik birinci cümle: 18/6/2014-6545/17 md.) Danıştay, bölge idare mahkemeleri ile idare ve vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her türlü incelemeyi kendiliğinden yapar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir. Haklı sebeplerin bulunması halinde bu süre, bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabilir.

    2.Taraflardan biri ara kararının icaplarını yerine getirmediği takdirde, bu durumun verilecek karar üzerindeki etkisi mahkemece önceden takdir edilir ve arakararında bu husus ayrıca belirtilir.

    3.Ancak, istenen bilgi ve belgeler Devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlerine veya Devletin güvenliği ve yüksek menfaatleriyle birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Cumhurbaşkanı ya da ilgili Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan, gerekçesini bildirmek suretiyle, söz konusu bilgi ve belgeleri vermeyebilir. (Ek Cümle: 10/6/1994-4001/10 md.) Verilmeyen bilgi ve belgelere dayanılarak ileri sürülen savunmaya göre karar verilemez.

    4.(Mülga: 10/6/1994-4001/10 md.)




  • İvedi Yargılama Usulü

    İYUK Madde 20/A

    – (Ek: 18/6/2014-6545/18 md.)

    1.İvedi yargılama usulü aşağıda sayılan işlemlerden doğan uyuşmazlıklar hakkında uygulanır:

    a) İhaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri.

    b) Acele kamulaştırma işlemleri.

    c) Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları.

    d) 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu uyarınca yapılan satış, tahsis ve kiralama işlemleri.

    e) 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, idari yaptırım kararları hariç çevresel etki değerlendirmesi sonucu alınan kararlar.

    f) 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca alınan Cumhurbaşkanı kararları.

    2.İvedi yargılama usulünde:

    a) Dava açma süresi otuz gündür.

    b) Bu Kanunun 11 inci maddesi hükümleri uygulanmaz.

    c) Yedi gün içinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır.

    d) Savunma süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren on beş gün olup, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en fazla on beş gün uzatılabilir. Savunmanın verilmesi veya savunma verme süresinin geçmesiyle dosya tekemmül etmiş sayılır.

    e) Yürütmenin durdurulması talebine ilişkin olarak verilecek kararlara itiraz edilemez.

    f) Bu davalar dosyanın tekemmülünden itibaren en geç bir ay içinde karara bağlanır. Ara kararı verilmesi, keşif, bilirkişi incelemesi ya da duruşma yapılması gibi işlemler ivedilikle sonuçlandırılır.

    g) Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir.

    h) Temyiz dilekçeleri üç gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. Bu Kanunun 48 inci maddesinin bu maddeye aykırı olmayan hükümleri kıyasen uygulanır.

    ı) Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi on beş gündür.

    i) Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir.

    j) Temyiz istemi en geç iki ay içinde karara bağlanır. Karar en geç bir ay içinde tebliğe çıkarılır




  • Merkezî ve Ortak Sınavlara İlişkin Yargılama Usulü

    İYUK Madde 20/B

    – (Ek: 10/9/2014-6552/96 md.)

    1.Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde:

    a) Dava açma süresi on gündür.

    b) Bu Kanunun 11 inci maddesi hükümleri uygulanmaz.

    c) Yedi gün içinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır.

    ç) Savunma süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren üç gün olup, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en fazla üç gün uzatılabilir. Savunmanın verilmesi veya savunma verme süresinin geçmesiyle dosya tekemmül etmiş sayılır.

    d) Yürütmenin durdurulması talebine ilişkin olarak verilecek kararlara itiraz edilemez.

    e) Bu davalar dosyanın tekemmülünden itibaren en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Ara kararı verilmesi, keşif, bilirkişi incelemesi ya da duruşma yapılması gibi işlemler ivedilikle sonuçlandırılır.

    f) Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir.

    g) Temyiz dilekçeleri üç gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. Bu Kanunun 48 inci maddesinin bu maddeye aykırı olmayan hükümleri kıyasen uygulanır.

    ğ) Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi beş gündür.

    h) Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir.

    ı) Temyiz istemi en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Karar en geç yedi gün içinde tebliğe çıkarılır.

    2.Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalarda verilen yürütmenin durdurulması ve iptal kararları, söz konusu sınava katılan kişilerin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır.




  • İYUK 20. Madde Emsal Danıştay Kararları


    DANIŞTAY 8. DAİRE
    Esas : 2017/759 Karar : 2017/3169
    Tarih : 20.04.2017

    • İYUK 20. Madde

    Dava; 25/09/2016 tarihinde yapılan Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı (TUS)`nda yer alan Temel Tıp Bilimleri Testi 55. soru ile Klinik Tıp Bilimleri Testi 12, 21 ve 64. soruların iptali ile hatalı olduğu tespit edilen soruların cevaplarının tüm adaylar yönünden doğru kabul edilmesi ve tam puan üzerinden sınav sonuçlarına yansıtılarak sonuçların yeniden değerlendirilmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

    İdare Mahkemesince; yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde düzenlenen bilirkişi raporları doğrultusunda davaya konu Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı`nda (2016-TUS Sonbahar Dönemi) yer alan Temel Tıp Bilimleri Testi 55. soru ile Klinik Bilimler Testi 21. sorunun iptaline, Klinik Bilimler Testi 12. ve 64. soruların iptali isteminin reddine karar verilmiştir.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun "Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile Vergi Usul Kanununun uygulanacağı haller" başlıklı 31. maddesinde; "1. Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 5/4/1990 - 3622/11 md.; Değişik:10/6/1994-4001/14 md.) Ancak, davanın ihbarı (...)

    Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re`sen yapılır. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/22 md.) Bilirkişiler, bilirkişilik bölge kurulları tarafından hazırlanan listelerden seçilir ve bilirkişiler hakkında Bilirkişilik Kanunu ve 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. " kuralı yer almaktadır.

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun "Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller" başlıklı 266. maddesinde; " (1) Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. (Değişik cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. (Ek cümle: 3/11/2016-6754/49 md.) Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez." düzenlemesi ile; "Bilirkişi sayısının belirlenmesi" başlıklı 267. maddesinde; "(1) Mahkeme, bilirkişi olarak, yalnızca bir kişiyi görevlendirebilir. Ancak, gerekçesi açıkça gösterilmek suretiyle, tek sayıda, birden fazla kişiden oluşacak bir kurulun bilirkişi olarak görevlendirilmesi de mümkündür." düzenlemesi bulunmaktadır.

    Dava dosyasının incelenmesinden, Tıp Fakültesi mezunlarına yönelik olarak 25.09.2016 tarihinde yapılan ve davacının katıldığı Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavında (2016-TUS Sonbahar Dönemi) yer alan Temel Tıp Bilimleri Testi 55. soru ile Klinik Tıp Bilimleri Testi 12, 21 ve 64. soruların iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

    İdare Mahkemesince sorular üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiş ve Temel Tıp Bilimleri Testi 55. soru için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi olan bir bilirkişi, Klinik Bilimler Testi 12. sorusu için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı öğretim üyesi olan bir bilirkişi, 21. sorusu için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi bir bilirkişi ve 64. sorusu için ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri öğretim üyesi bir bilirkişi tarafından hazırlanan raporlar esas alınarak karar verilmiştir.

    Davalı idare tarafından Mahkeme kararının iptale ilişkin kısmı temyiz edilmiştir.

    Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı gibi tüm ülke çapında uygulanan sınav hakkında yaptırılan bilirkişi incelemesinde; sınavda sorulan sorulara verilen cevaplara yönelik olarak, farklı görüşlere yer vermek ve objektif bir değerlendirme yapılmasını temin etmek amacıyla, alanlarında uzman üç bilirkişi tarafından hazırlanan bir raporun esas alınarak daha isabetli bir karar verilmesi gerekirken, yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde tek bilirkişi tarafından hazırlanan rapor hükme esas alınarak karar verilmesi yerinde görülmediği için, Dairemizce alanlarında uzman üç kişilik bilirkişi heyeti oluşturulmak suretiyle yeniden bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilmiştir.

    Dairemizce Temel Tıp Bilimleri 55. soru için yaptırılan alanlarında uzman üç kişilik bilirkişi heyetinin incelemesi sonucu düzenlenen 31/03/2017 tarihli ortak bilirkişi raporunda özetle; soru kökünde kantitatif kültür gereken örneklerin sorulduğu, kantitatif kültür yapılabilir denmediği, dışkı, kan gibi örnekler için kantitatif kültür uygulamasının rutin bir uygulama olmadığı, bu durumda soru ve cevabının doğru olduğu; Klinik Tıp Bilimleri 21. soru için yaptırılan alanlarında uzman üç kişilik bilirkişi heyetinin incelemesi sonucu düzenlenen 22/03/2017 tarihli ortak bilirkişi raporunda özetle; oral kavitenin, dudaklar, ağız tabanı, dilin ön 2/3 kısmı, bukkal mukoza, sert damak, üst ve alt alveolar kabartılar ve retromolar trigonunu içerdiği, edidemiyolojik ve moleküler verilerin HPV ile baş boyun kanserleri arasındaki nedensel ilişkiyi gösterdiği, eldeki veriler ışığında oral kavite kanseri ile nedensel ilişkisi olan virüs tipi HPV olduğu, soru ve cevabın doğru olarak değerlendirildiği sonucuna varılmıştır.

    Taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporlarına itirazda bulunulmamış olup, bilirkişi raporlarının hükme esas alınabileceği sonucuna varılmıştır.
    Bu durumda; Dairemizce yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde düzenlenen bilirkişi raporları doğrultusunda 25.09.2016 tarihinde yapılan ve davacının katıldığı Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavında yer alan Temel Tıp Bilimleri 55. soru ve cevabı ile Klinik Tıp Bilimleri 21. soru ve cevabı objektif ölçme ve değerlendirme ilkelerine ve hukuka aykırılık teşkil etmemektedir.

    Açıklanan nedenlerle; Ankara 7. İdare Mahkemesi`nce verilen kararın temyize konu kısmının kaldırılmasına, 25.09.2016 tarihinde yapılan Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavında yer alan Temel Tıp Bilimleri 55. soru ve Klinik Tıp Bilimleri 21. soru yönünden de davanın reddine, sonuç olarak dava ret ile sonuçlandığından aşağıda dökümü gösterilen 1.394,70 TL Mahkeme aşamasında yapılan yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, temyiz aşamasında davalı idare tarafından 4.902,30 TL yargılama giderinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine; karar verildiği tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 990,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, davacı tarafından yatırılan artan posta avansının davacıya iadesine, 2577 sayılı Kanunun 20/B maddesi uyarınca kesin olarak, 20/04/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 14. DAİRE
    Esas : 2017/589 Karar : 2017/2258
    Tarih : 12.04.2017

    • İYUK 20. Madde

    Dava, 31/12/216 günlü, 29935 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan İli, İlçesi, Mahallesi sınırları içerisinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanın, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. ve ek 1. maddeleri uyarınca riskli alan ilan edilmesine ilişkin 12/12/2016 günlü, 2016/9618 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açılmıştır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin (a) fıkrasında, idari davaların idari işlemler hakkında yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacağı belirtildikten sonra ilk inceleme konularının belirlendiği 14. maddenin 3/c bendinde dilekçenin ehliyet yönünden inceleneceği, 15. maddenin 1/b bendinde ise bu hususta kanuna aykırılık görülmesi halinde davanın reddedileceği hükme bağlanmıştır.

    İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun yargı yoluyla denetimini amaçlayan iptal davasının görüşülebilmesinin ön koşullardan birisi olan "dava açma ehliyeti", her idari işleme karşı herkes tarafından iptal davası açılmasının idare ile işlemlerinde istikrarsızlığa neden olmaması ve idarenin işleyişinin bu yüzden olumsuz etkilenmemesi için, dava konusu edilecek işlem ile dava açacak kişi arasında belli ölçütler içinde menfaat ilişkisinin varlığını ifade etmektedir. Her olay ve davada, idari işlem ile dava açacak kişi arasında öngörülen subjektif ehliyet koşulu olarak menfaat ihlalinin kişisel, meşru ve güncel bir menfaat olması ölçütleri ekseninde yargı mercilerince değerlendirilerek takdir edilecektir.

    Dosyanın incelenmesinden; İli, İlçesi, Mahallesi sınırları içerisinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanların riskli alan ilan edilmesine ilişkin 12/12/2016 günlü, 2016/9618 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının alındığı, bu kararın iptali istemiyle Belediyesi ve Belediyesi Meclis üyeleri olan davacıların, dava konusu alanda taşınmazlarının olmadığı, Belediye Meclis Üyesi sıfatıyla, dava konusu işlemin İlçesinin plan bütünlüğünü bozucu nitelik taşıdığını ileri sürerek bakılmakta olan davayı açtıkları anlaşılmaktadır.

    Bu durumda; dava konusu riskli alan sınırları içerisinde davacılara ait taşınmazın bulunmadığı dikkate alındığında, davacılar ile mülkiyet bağı veya hukuki ilgisi bulunmadığı açık olan taşınmazların riskli alan olarak ilan edilmesinin, davacıların meşru, kişisel ve güncel menfaatini etkilemediği, kaldı ki davacıların iddia ettiği gibi dava konusu işlemin plan bütünlüğünü bozduğu iddiasının bu aşamada incelenemeyeceği, bu durumun riskli alan ilanından sonra davacıların da katılabileceği belediye meclisi tarafından oluşturulacak imar planlarının ilanından sonra dava konusu edilmesi halinde inceleneceği, dolayısıyla belediye meclis üyelerinin riskli alan ilan edilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu Kararının iptalini istemekte, meşru, kişisel ve güncel menfaat ilişkisinin bulunmadığı anlaşıldığından, davanın ehliyet yönünden reddi gerektiği sonucuna varılmıştır.

    Açıklanan nedenlerle, davanın ehliyet yönünden reddine, yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenen 1.800,00-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine, kullanılmayan yürütmenin durdurulması harcı ile artan posta giderinin isteği halinde davacılara iadesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 20/A-2-(g) maddesi uyarınca, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 12/04/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 3. DAİRE
    Esas : 2013/9693 Karar : 2017/514
    Tarih : 2.02.2017

    • İYUK 20. Madde

    Davacı adına, yasal defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmediğinden bahisle düzenlenen vergi inceleme raporuna istinaden, indirimlerinin reddi suretiyle 2007 yılının Eylül, Kasım ve Aralık dönemleri için re’sen salınan üç kat vergi ziyaı cezalı katma değer vergisine karşı dava açılmıştır. Vergi Mahkemesi’nin kararıyla; davacının defter ve belgelerinin Mahkemelerinin 09.11.2012 tarihli ara kararıyla istenerek dosyaya sunulması üzerine 18.01.2013 tarihli ara kararıyla bilirkişi incelemesi yaptırıldığı, davalı idare itirazının kusurlandıracak nitelikte bulunmadığı ve Mahkemelerince de uygun görülen bilirkişi raporuyla hazırlanan beyan tablosuna göre ödenmesi gereken katma değer vergisi çıkmadığı gerekçesiyle tarhiyat kaldırılmıştır. Davalı idare tarafından, davacıya usulüne uygun olarak tebliğ edilen defter ve belge isteme yazısına rağmen, süresi içinde kabul edilebilir bir mücbir sebep hali bulunmaksızın ibraz edilmemesi nedeniyle yapılan tarhiyatın hukuka uygun olduğu, ayrıca Mahkemenin idare yerine geçerek defter ve belgeleri incelemesi ile hüküm tesis etmesinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kararın bozulması istenmiştir.

    Türk Vergi Sistemi, vergiyi doğuran olayın belgelendirilmesi ve bu belgelerin de belli süreler içerisinde Yasa’da öngörülen defterlere kaydedilmesi esasına dayalıdır. Belge ve kayıt düzeni adı verilen bu esasın amacı; mükelleflerin ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan üçüncü kişilerin vergi ile ilgili muamelelerinin, mükelleflerin servet, sermaye ve hesap durumları ile faaliyet ve hesap neticelerinin belli edilmesinin, denetlenmesinin, incelenmesinin ve tespitinin sağlanmasıdır. 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 54. maddesi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun belge ve kayıt düzeni ile ilgili maddelerinde bu amacın sağlanmasını olanaklı kılacak düzenlemelere yer verilmiştir.

    Sözü edilen Yasa maddelerinde öngörülen usul ve esaslara uygun olarak düzenlenen belge ve bu belgelere dayanılarak yapılan kayıtlar, Vergi Hukukunda “ilk görünüş ya da doğruluk karinesi” adı verilen bir hukuksal ön kabulden yararlanırlar. Ancak, Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesinin “İspat” başlıklı (B) fıkrasına göre, usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtlarla tevsik edilen hukuki muamelelerin vergilendirmeye esas alınabilmesi için, bu biçimsel uygunluk yeterli değildir. Ayrıca belge ve kayıtlarda yer alan işlemin gerçek durumu yansıtıyor olması da gereklidir. Bu bakımdan; biçimsel olarak Kanuna ve Kanun’un vermiş olduğu yetkiye dayanılarak yürürlüğe konulan idari düzenlemelere uygun olan belge ve kayıtların vergilendirilmeye esas alınabilmesi için, ilgili oldukları muamelelerin gerçek mahiyetinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç vardır. Bunu yapma külfeti de, yukarıda sözü edilen (B) fıkrasında öngörülen ilkelere göre, vergi idaresine aittir.

    Vergi idaresinin kendi dışında oluşan vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetini ortaya çıkarabilmesi ise, defter ve belgelerin istendiğinde vergi idaresinin denetim ve incelemesine sunulması ve gerektiğinde, şekline ve usulüne uygun belgelerle tevsik edilen hukuki muamelelerin karşı taraf nezdinde inceleme ve araştırma yapılması ile olanaklıdır. Bu amaçla, Vergi Usul Kanunu’nun 253. maddesinde mükelleflere defter ve belgeleri beş yıl süre ile muhafaza etme; 256. maddesinde ise muhafaza etmek zorunda oldukları defter ve belgeleri muhafaza süresi içinde yetkili makam ve memurların istemeleri üzerine ibraz zorunluluğu getirilmiş, aynı Kanun’un 134 ve devamındaki maddelerde de, vergi idaresine mükellefler ve mükelleflerle hukuki ilişkide bulunan kişi ve kuruluşlar nezdinde vergi incelemesi yapma yetkisi tanınmıştır. İlk aşamada biçimsel doğruluk karinesinden yararlanan belgelerin vergiyi doğuran olayın gerçek mahiyetiyle uygunluğu, ancak bu yetki kullanılarak ortaya çıkarılabilir.

    Bütün bu açıklamalardan; usulüne uygun olarak düzenlenen belge ve kayıtların vergilemeye esas alınabilmesi veya yapılan vergilendirme işleminin doğruluğuna kanıt olabilmesi için, ibrazın vergi idaresine veya karşıt incelemeye yetkili elemanına yapılmış olması gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

    Yasada öngörülen zorunluluğa karşın, usulüne uygun olarak verilen süre içerisinde, haklı mazeret olmaksızın, belge ve defterlerin ibrazından kaçınılması, vergi idaresinin denetiminden saklanılmak istenilen kimi durumların olduğu ve bunların karşıt inceleme yoluyla ortaya çıkarılmasının engellenmesinin amaçlandığı anlamına gelir. Vergi Usul Kanunu’nun 30. maddesinin 2. fıkrasının 3. bendinde, bu Kanuna göre tutulması zorunlu olan defterlerin hepsinin veya bir kısmının vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesinin, dönem matrahının re’sen takdirini gerektiren, ayrı bir durum olarak öngörülmüş olmasının nedeni de budur.

    Bilindiği üzere; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı başlıklı 2. maddesinin 2. fıkrasında, idari yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu, idari mahkemelerin yerindelik denetimi yapamayacakları, yürütme görevinin Kanunlar ile gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyecekleri hükme bağlanmıştır.

    Bu hükme göre idari yargı yerlerinin denetim yetkisi, Kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsar; yoksa söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu yaratmaz.

    2577 sayılı Kanun’un 20. maddesinde düzenlenen re’sen araştırma yetkisi, idarenin kendi yetkisini kullanarak yapmış olduğu inceleme ve araştırmaya dayalı idari işlemden kaynaklanan idari uyuşmazlığın çözümü için gerekli belge ve bilgilerin, davaya bakan yargı yerine sağlanması amacını, bir başka anlatımla dava konusu yapılan idari işlemin hukuka uygunluğunu denetleme amacını güder. Buna göre davacının tutum ve davranışıyla idarenin inceleme ve araştırma yapmasını önlemesi sonucu tesis edilen işlemin iptal davasına konu edilmesi durumunda, idari yargı yerinin idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından, böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re’sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.

    Böyle olunca; vergi mahkemelerinin vergi idaresine ait vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisinin kullanılışının hukuka uygunluğunu denetlemekle yetinecekleri; onların yerine geçerek, vergi incelemesi ve karşıt inceleme yoluyla defter kayıtlarının ve bu kayıtların dayanağı olan belgelerin gerçek durumla uyumlu olup olmadıklarını araştıramayacakları tabiidir. Bunun sonucu olarak, vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elamanına ibraz edilmediği için, biçimselliğinin gerçek mahiyetle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, çıkan uyuşmazlık dolayısıyla açılan idari davada, karşıt inceleme yetkisi bulunmayan idari yargı yerince, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan “gerçek mahiyet”in biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir ki, vergiyle ilgili muamelelerinin gerçek mahiyetlerini vergi idaresinin denetiminden kaçırmayı düşünen vergi mükelleflerinin, bunu sağlamak amacıyla, defter ve belgelerinin inceleme elemanı yerine yargı yerlerine ibrazını yeğlemelerine yol açabilecek böyle bir anlayışa kanun koyucunun izin vereceği düşünülemez. Bu bakımdan; gerçek mahiyetle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan belgelere dayanılarak karar verilemez.

    Diğer taraftan idari yargı yerinin görevi idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biriyle hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğu halde, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme ve araştırma sonucuna göre maddi olayda değişiklik olabileceğinden, uyuşmazlık hakkında karar verilmesi halinde idari yargı yerinin görevini belirtilen şekilde yerine getirdiği de söylenemez.

    Öte yandan; 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 34. maddesinin birinci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği öngörülmüş; aynı Kanun’un 29. maddesinin 3. fıkrasında da, indirim hakkının, vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu takvim yılı aşılmamak şartıyla, ilgili vesikaların kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde kullanılabileceği hükmü yer almış olup; buna göre, indirim hakkının, ilgili vesikaların anılan süre içerisinde yasal defterlere kaydedilmesi koşuluyla kullanılması olanaklı bulunmaktadır. Oysa; inceleme elemanına ibraz edilmeyen defterlerdeki kayıtların yasada öngörülen süre içerisinde yapıldığının, bu sürenin sona ermesinden sonra, mahkemece tespiti de olanaksızdır.

    Olayda; davacı, ilgili dönem defter ve belgelerini süresi içerisinde idareye sunduğunu ancak kabul edilmediğini ileri sürmüş ise de bunu ispatlayamadığı, temyize konu karara dayanak alınan defter ve belgelerin, davacı şirket temsilcisine usulüne uygun olarak tebliğ edilen yazıyla ibraz edilmesinin istenmesine rağmen, inceleme elemanına ibraz edilmediği gibi defter ve belgelerin muhafaza biçim ve süreleri ile ibraz yükümlülüğünü düzenleyen yasal hükümler karşısında, davacı tarafından haklı mazeret olarak kabulü gerekebilecek başkaca bir iddia da ileri sürülmemiştir.

    Dolayısıyla, hiçbir mücbir sebep hali bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının daha sonra dava aşamasında bunları Mahkemeye ibraz etmesi üzerine, bu defter ve belgeler üzerinde Mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılması ve sonucuna göre karar verilmesinde hukuka uygunluk görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Vergi Mahkemesinin kararının bozulmasına, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13. maddesinin (j) bendi parantez içi hükmü uyarınca alınması gereken harç dahil olmak üzere yargılama giderlerinin yeniden verilecek kararda karşılanması gerektiğine, kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde Danıştay nezdinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, oyçokluğuyla karar verildi .

    KARŞI OY- Mükelleflerin, kendilerine yapılan teslimler nedeniyle yüklendikleri katma değer vergilerinin belgelerde gösterilmesi ve bu belgelerin yasal defterlere kayıtlı olması koşuluyla katma değer vergisi indiriminden faydalanabileceklerinden, defter ve belgelerin, mücbir sebepten dolayı incelemeye ibraz edilemediği durumlarda da katma değer vergisi indiriminin kabul edilebilmesi için bu vergilerin gerçekten yüklendiklerini, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 3. maddesinin “ispat” başlıklı (B) fıkrasında yer alan kural uyarınca kanıtlamaları gerekmektedir.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20. maddesinin 1. bendi ile de Danıştay ile İdare ve Vergi mahkemelerinin, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapacakları düzenlenerek idari yargılama usulünde re’sen araştırma ilkesi benimsenmiş, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 29 ve 34. maddelerine göre ise, katma değer vergisinin indirim konusu yapılabilmesi için indirim konusu yapılacak verginin, fatura ve benzeri belgeler ile gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmesi ve söz konusu belgelerin kanuni defterlere kaydedilmiş olması gerektiği hükme bağlanmıştır.

    Olayda hiçbir mücbir sebep hali bulunmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyen davacının, dava aşamasında Mahkemeye ibraz etmesi üzerine, Mahkemece ilgili dönem defter ve belgelerin vergi incelemesi ve karşıt inceleme yapma yetkisine sahip Vergi Dairesine gönderilerek görüş ve saptamaları alınmaksızın doğrudan bilirkişi incelemesi yaptırıldığından hüküm fıkrasının bu gerekçeyle bozulması gerektiği görüşüyle karara katılmıyoruz.



  • DANIŞTAY 13. DAİRE
    Esas : 2016/4974 Karar : 2017/280
    Tarih : 20.01.2017

    • İYUK 20. Madde

    Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlenildikten ve dosyadaki belgeler 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 14. maddesi uyarınca incelendikten sonra gereği görüşüldü:

    2577 sayılı Kanun'a 6545 sayılı Kanun`un 18. maddesiyle eklenen "İvedi yargılama usulü" başlıklı 20/A maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde; ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinden doğan uyuşmazlıklarda söz konusu yargılama usulünün uygulanacağı, (g) bendinde ise; verilen nihaî kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabileceği kurala bağlanmıştır.

    2577 sayılı Kanun'un 6545 sayılı Kanun`un 19. maddesiyle değiştirilen "İstinaf" başlıklı 45. maddesinin birinci fıkrasında; idare ve vergi mahkemelerinin kararlarına karşı, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi, mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesine, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde istinaf yoluna başvurulabileceği; altıncı fıkrasında bölge idare mahkemelerinin 46. maddeye göre temyize açık olmayan kararlarının kesin olduğu, sekizinci fıkrasında ise, ivedi yargılama usulüne tabi olan davalarda istinaf yoluna başvurulamayacağı düzenlenmiştir.

    2577 sayılı Kanun'a 6545 sayılı Kanun'un 27. maddesiyle eklenen Geçici 8. maddenin birinci fıkrasında; ivedi yargılama usulü hariç olmak üzere bu Kanunla idari yargıda kanun yollarına ilişkin getirilen hükümlerin, 2576 sayılı Kanunun, bu Kanunla değişik 3. maddesine göre kurulan bölge idare mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlayacakları tarihten sonra verilen kararlar hakkında uygulanacağı, bu tarihten önce verilmiş kararlar hakkında, kararın verildiği tarihte yürürlükte bulunan kanun yollarına ilişkin hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. 07.11.2015 tarih ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan "Bölge Adliye Mahkemeleri ve Bölge İdare Mahkemelerinin Tüm Yurtta Göreve Başlayacakları Tarihe İlişkin Karar" ile, Bölge İdare Mahkemelerinin 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta görevlerine başlayacakları ilan edilmiştir. Aktarılan düzenlemelere göre ivedi yargılama usulüne tâbi olan işlemlerden doğan uyuşmazlıklarla ilgili olarak ilk derece mahkemelerince verilen kararlara karşı hangi tarihte verildiğine bakılmaksızın temyiz kanun yoluna başvurulabileceği, bunlar dışında kalan uyuşmazlıklarla ilgili olarak 20.07.2016 tarihinden sonra verilen kararlara karşı kural olarak istinaf kanun yoluna başvurulabileceği, ancak 2577 sayılı Kanun`un 46. maddesinde tahdidî olarak sayılan uyuşmazlıklarla ilgili kararlara karşı istinaf kanun yolundan sonra temyiz kanun yoluna da başvurulabileceği açıktır. 20.07.2016 tarihinden önce verilen (ivedi yargılama usulüne tâbi olan uyuşmazlıklarla ilgili bulunanlar hariç olmak üzere) kararlar için ise kararın verildiği tarihte yürürlükte bulunan kanun yoluna ilişkin hükümler uygulanmaya devam edecektir. Bu bağlamda 20.07.2016 tarihinden önce idare ve vergi mahkemelerince tek hâkimle verilen nihaî kararlara karşı mahkemelerin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemelerine itiraz başvurusunda bulunulabileceği kuşkusuzdur.

    Dava dosyasının incelenmesinden; davacının mülkiyeti davalı idareye ait olan A............. bulunan lojmanın 2886 sayılı Kanun uyarınca ihale yolu ile yapılan satışına katıldığı, ihalenin davacı üzerinde kaldığı, ancak davacı tarafından kredi çekmek için bankaya gidildiğinde taşınmaz üzerinde haciz bulunduğunun öğrenildiği, bu durumun davalı idareye bildirilmesi üzerine davalı idarece ihaleye ilişkin şartname hükümleri gereğince ihale bedelinin 23.10.2014 tarihine kadar yatırılması, aksi takdirde geçici teminatın irat kaydedileceğinin belirtildiği, davacı tarafından ihale bedelinin süresi içerisinde yatırılmaması üzerine geçici teminatın irat kaydedildiği, bunun üzerine de hem geçici teminatın, hem de şartname bedeli ile noter masraflarının tazmini istemiyle dava açıldığı, Ankara 18. İdare Mahkemesi Hakimliği'nce 25.02.2016 tarih ve E:2014/1886, K:2016/410 sayılı kararla dava konusu işlemin iptali ile geçici teminat için davalı idareye başvuru tarihi olan 23.10.2014 tarihinden, şartname bedeli ve noter masrafı için dava tarihi olan 14.11.2014'ten itibaren yasal faiz işletilmesine karar verildiği, anılan kararın incelenerek bozulmasının istenilmesi üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi 8. İdari Dava Dairesi`nin 02.11.2016 tarih ve E:2016/348, K:2016/254 sayılı kararı ile davanın görev yönünden reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

    Mahkeme kararına karşı istinaf kanun yoluna mı yoksa temyiz kanun yoluna mı başvurulabileceğinin belirlenmesi için öncelikle dava konusu uyuşmazlığın ivedi yargılama usulüne tâbi olup olmadığının tespiti zorunludur. 2577 sayılı Kanun'a 6545 sayılı Kanun`un 18. maddesiyle eklenen "İvedi yargılama usulü" başlıklı 20/A maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde; ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinden doğan uyuşmazlıklarda ivedi yargılama usulünün uygulanacağı kurala bağlandığından, ihale işlemlerinden doğan uyuşmazlıklardan ne anlaşılması gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

    Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ile ihale sürecinde sözleşme öncesi işlemlerin ihale işlemi, dolayısıyla idari işlem olmaları nedeniyle idari yargının görev alanına girdiği kabul edilmiş ve bu yöndeki kararlar istikrar kazanmış bulunmaktadır.

    Öte yandan ihale işlemlerine ilişkin idari usulü düzenleyen temel kanunlardan olan 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'nun 4. maddesinde ihalenin "Bu Kanunda yazılı usul ve şartlarla işin istekliler arasından seçilecek birisi üzerine bırakıldığını gösteren ve yetkili mercilerin onayı ile tamamlanan sözleşmeden önceki işlemleri", 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu`nun 4. maddesinde ise "Bu Kanunda yazılı usul ve şartlarla mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinin istekliler arasından seçilecek birisi üzerine bırakıldığını gösteren ve ihale yetkilisinin onayını müteakip sözleşmenin imzalanması ile tamamlanan işlemleri" ifade ettiği belirtilmiş olup, bu kanunî tanımlamalar ve istikrar kazanan içtihatlar dikkate alınarak ihale ilanı ile başlayıp sözleşmenin imzalanması ile tamamlanan süreçte idarece tesis edilen işlemlerin ivedi yargılama usulüne tâbi ihale işlemleri olduğunun kabulü gerekir.

    6545 sayılı Kanun`un 18. maddesinin gerekçesinde; "İdari yargıda davaların tümü aynı usul takip edilmek suretiyle sonuçlandırılmaktadır. Ancak idari davaların bazıları, niteliği itibarıyla diğerlerinden farklıdır. Bu tür davaların geciktirilmeksizin karara bağlanması gerekmektedir. Bu bakımdan, gecikerek karar verilmesinde hem idare hem de davacılar bakımından katlanılması zor ya da imkânsız sonuçlar doğuracak sınırlı sayıdaki dava türünün, diğerlerine göre daha ivedi bir şekilde sonuçlandırılması gerekmektedir. Yargısal sürecin, süratle sonuçlandırılması özel önem taşıyan ihale, özelleştirme, acele kamulaştırma uyuşmazlıklarından kaynaklanan bazı davaların ivedilikle sonuçlandırılmaması hâlinde, hukuki belirsizlik doğmasına neden olunmaktadır. Madde ile Avrupa örneklerinde olduğu gibi idari yargılamaya ivedi yargılama usulü kurumu kazandırılmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir.

    Kanun`un gerekçesinde de ifade edildiği üzere, sınırlı sayıdaki dava türü ivedi yargılama usulüne tâbidir. Nitekim gerekçede ihaleyle bağlantılı tüm işlemlerin değil, yargısal sürecin süratle sonuçlandırılması özel önem taşıyan ihale uyuşmazlıklarının bu yargılama usulüne tâbi kılındığı vurgulanmıştır.

    Bu itibarla, öncelikle sonuçlandırılması özel önem taşıyan uyuşmazlık olarak nitelendirilmesine imkân bulunmayan teminat, şartname bedeli ve noter masraflarının iade talebinden kaynaklanan uyuşmazlık ivedi yargılama usulü kapsamında yer almadığından, istemin Ankara Bölge İdare Mahkemesi`nce karara bağlanması gerekmektedir.

    Açıklanan nedenlerle; başvurunun GÖREV YÖNÜNDEN REDDİNE; dosyanın 2577 sayılı Kanun'un 15. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca, görevli ve yetkili olan Ankara Bölge İdare Mahkemesi`ne gönderilmesine, 20.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 2. DAİRE
    Esas : 2015/3801 Karar : 2015/10789
    Tarih : 23.12.2015

    • İYUK 20. Madde

    Hüküm veren Danıştay İkinci Dairesi'nce, 08/10/2015 tarihli ara kararı cevabının geldiği ve dosyanın tekemmül ettiği anlaşıldığından, yürütmenin durdurulması istemi hakkında bir karar verilmeksizin, 2577 sayılı Kanun`a 6552 sayılı Kanun ile eklenmiş olan 20/B maddesi uyarınca dava dosyası incelenerek işin gereği düşünüldü:

    Dava; Çorum Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde görev yapan davacının, Teknisyen (Elektrik-Elektronik Teknolojileri) alanında 28/02/2015 tarihinde girdiği Milli Eğitim Bakanlığı Unvan Değişikliği Sınavında başarısız sayılmasına ilişkin işleme karşı yaptığı itirazın reddine dair 03/04/2015 günlü işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

    Çorum İdare Mahkemesi'nin 13/05/2015 günlü, E:2015/243, K:2015/267 sayılı kararıyla; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 20/B maddesinde yer alan düzenlemeye göre, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezi ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde, dava açma süresinin on gün olduğu, Milli Eğitim Bakanlığı Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğünce düzenlenen ve davacının girmiş olduğu anılan unvan değişikliği sınavının da bu kapsamda bulunduğu, buna göre, davacının anılan sınav sonucunu öğrendiği tarihten (en geç söz konusu sınav sonucuna yaptığı 25/03/2015 günlü itiraz başvurusu tarihinden) itibaren on gün içinde dava açması gerekirken 11/05/2015 tarihinde açılan davanın esasının süre aşımı nedeniyle incelenmesine olanak bulunmadığı gerekçesiyle davanın süre aşımı yönünden reddine karar verilmiştir.

    Davacı, davanın süresinde açıldığını ileri sürerek İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulmasını istemektedir.

    Anayasa’nın 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu ifade edilmiş, 40. maddesinde; "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." hükmü yer almıştır.

    İdari işlemlere karşı başvuru yollarının son derece ayrıntılı düzenlemelerde yer alması, başvuru süresinin kısa olması veya olağan başvuru yollarına istisna getirilebilmesi nedeniyle işlemlere karşı hangi idari birime, hangi sürede başvurulacağının idarelerce işlemlerde belirtilmesi hukuk güvenliği ilkesinin gereğidir. Anılan Anayasa hükmü ile de, bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde haklarını arayabilmelerine kolaylık ve olanak sağlanması amaçlanmış; idareye, işlemlerinde, ilgililerin kaç gün içinde, hangi mercilere başvurabileceklerini bildirme yükümlülüğü getirilmiştir.

    İdarenin, Anayasa'dan kaynaklanan yükümlülüğü yerine getirmesi esas olmakla birlikte, belirtilen yükümlülüğün yerine getirilmemesi, idari işlemlere karşı açılan davalarda dava açma sürelerinin işletilmeyip, ihmal edilmesi sonucunu da doğurmamaktadır. Anayasa'nın 125. maddesinde idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin yazılı bildirim tarihinden başlayacağının belirtilmesi karşısında, usulüne uygun tebliğ olunan veya bütün unsurlarıyla ilgililer tarafından öğrenilen idari işlemler üzerine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nda açıkça belirtilen ve ilgililerce de bilindiğinin kabulü gereken genel dava açma süresinin işletilmesi zorunludur.

    Ancak, idari işlemlerin nitelikleri gereği özel yasalarda veya özel maddelerde, genel dava açma sürelerinin dışında ayrı dava açma sürelerinin öngörülmüş olması halinde, idare tarafından idari işlemlerin nitelikleri ve tabi oldukları dava açma süresi gösterilmedikçe özel dava açma sürelerinin işletilmesine olanak olmayıp; aksine bir yorum, Anayasanın 40. maddesinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

    Bu itibarla, Anayasa`nın 40. maddesi hükmü dikkate alınarak, özel dava açma süresine tabi olmasına rağmen, bu hususun idari işlemde açıklanmaması halinde, dava konusu idari işlemin tebliğ tarihinden itibaren, özel dava açma süresinin değil, 60 günlük genel dava açma süresinin uygulanması gerektiği sonucuna varılmaktadır.

    Diğer taraftan; dava konusu işlem tarihinde yürürlükte olan ve 12/10/2013 gün ve 28793 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Personelinin Görevde Yükselme, Unvan Değişikliği ve Yer Değiştirme Suretiyle Atanması Hakkında Yönetmeliğin 18. maddesinde; sınav sonuçlarına, sınav sonuçlarının açıklandığı tarihten itibaren en geç beş iş günü içinde itiraz edilebileceği, bu itirazların en geç on iş günü içinde incelenerek karara bağlanacağı, itiraz sonuçlarının, itiraz sahiplerine tebliğ edileceği kurala bağlanmış olup, bu Yönetmelik kapsamında yapılan yazılı sınavda, sınav sonucuna ilişkin olarak tesis edilen işleme karşı aynı Yönetmeliğin 18. maddesinde öngörülen özel itiraz usulü uyarınca itiraz edilmesi durumunda anılan işlemin, davalı idarece itiraz başvurusunun sonuçlandırılmasıyla kesinleşeceğinin kabulü gerekmektedir.

    Bu nedenle; dava konusu uyuşmazlıkta, davalı idarece itirazın sonuçlandırılması ile yazılı sınav sonucuna ilişkin idari işlem kesinleşmiş olup, dava açma süresi, kesin işlemin tebliğ edildiği tarihten itibaren başlatılması gerekmektedir.

    Nitekim, benzer bir konudaki Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu`nun 15/10/2012 günlü, E:2008/94, K:2012/1594 sayılı kararı da bu yönde olup, AİHM; süre koşulu gibi dava açmaya ilişkin usul koşulları birden fazla yoruma neden olabilecek nitelikte ise, mahkemeye erişim hakkı kapsamında bireylerin dava açma haklarını engelleyecek şekilde katı bir yoruma tabi tutulmaması veya söz konusu koşulların katı bir biçimde uygulanmaması gerektiğini ifade etmiştir (Bkz. Beles/Çek Cumhuriyeti, B. No: 47273/99, 12/11/2002, § 51; Tricard/Fransa, B. No: 40472/98, 10/7/2001, § 33).

    Dava dosyasının incelenmesinden; davacının, Çorum Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde görev yapmakta iken, 28/02/2015 tarihinde yapılan Milli Eğitim Bakanlığı Personeline Yönelik Merkez ve Taşra Teşkilatı Unvan Değişikliği Sınavına Teknisyen (Elektrik-Elektronik Teknolojileri) alanında katıldığı ve anılan sınav neticesinde 68 puan alarak başarısız sayıldığı, bu yazılı sınav sonuçlarının 24/03/2015 tarihinde açıklandığı ve 25/03/2015 günlü dilekçeyle sınav sonucuna itiraz ettiği, Milli Eğitim Bakanlığı Ölçme, Değerlendirme ve Sınav Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 03/04/2015 günlü yazısı ile söz konusu itirazın reddedilmesi ve davacıya bildirilmesi üzerine, itirazın reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle 07/05/2015 tarihinde Mahkeme evrak kaydına giren dava dilekçeyle de bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 7. maddesinde, dava açma süresinin özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay`da ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu, bu sürelerin idari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlayacağı, 20/B maddesinde de, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde dava açma süresinin on gün olduğu hükme bağlanmıştır.

    İdare Mahkemesince, işbu davanın, 2577 sayılı Kanun`a 6552 sayılı Kanun ile eklenmiş olan 20/B maddesi kapsamındaki yargılama usulüne tabi olduğu ve dolayısıyla davacının anılan sınav sonucunu öğrendiği tarihten (en geç söz konusu sınav sonucuna yaptığı 25/03/2015 günlü itiraz başvurusu tarihinden) itibaren 10 günlük süre geçirildikten sonra açılan davada süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de; dava konusu işlemde, yargı yoluna başvurulması halinde dava açma süresinin 10 gün olduğuna ilişkin olarak herhangi bir hususa yer verilmemiştir.

    Bu durumda; özel maddelerde yer alan düzenleme gereği, tebliğ tarihinden itibaren 10 gün içinde iptali istemiyle dava açılması gereken dava konusu işlemin içeriğinde, Anayasa`nın 40. maddesine aykırı biçimde başvurulacak kanun yolunun ve süresinin gösterilmemiş olması karşısında, dava konusu işlemin tebliğinden itibaren genel dava açma süresi olan 60 gün içinde açıldığı anlaşılan davanın süresinde olduğunun kabulü gerekmekte olup, süre aşımı nedeniyle reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

    Açıklanan nedenlerle; davacının temyiz isteminin kabulüyle, Çorum İdare Mahkemesi'nce verilen 13/05/2015 günlü, E:2015/243, K:2015/267 sayılı kararın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun temyize konu kararın verildiği tarihte yürürlükte olan haliyle 49. maddesinin 1/c fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı Kanun'a 6552 sayılı Kanun ile eklenmiş olan 20/B maddesinin 1. fıkrasının h bendi gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkeme`ye gönderilmesine, kullanılmayan 45,60 TL yürütmeyi durdurma harcının davacıya iadesine, 23/12/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • İDARİ DAVA DAİRELERİ GENEL KURULU
    Esas : 2015/3629 Karar : 2015/3349
    Tarih : 8.10.2015

    • İYUK 20. Madde

    Dava; davacı tarafından, Yalova İl Özel İdaresince yapılacak olan avukatlık hizmeti alımına yönelik 2015/9740 sayılı ihaleye davet edilmemesine ilişkin işlem ile söz konusu ihalenin iptali istemiyle açılmıştır.

    Bursa 3. İdare Mahkemesi'nin 31/03/2015 günlü, E:2015/169, K:2015/360 sayılı kararıyla; uyuşmazlıkta; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca davacı tarafından, şikâyet ve itirazen şikâyet başvuru yolları tüketilmeden bakılan davanın açıldığı anlaşıldığından, dava dosyasının merciine tevdiine karar verilmesi gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle, dava dilekçesi ve eklerinin ilgili idari merci olan Yalova İl Özel İdaresi`ne tevdiine karar verilmiştir.

    Anılan karar, Danıştay Onüçüncü Dairesi'nin 01/07/2015 günlü, E:2015/1945, K:2015/2739 sayılı kararıyla; 4734 sayılı Kanun'da öngörüldüğü biçimde istekli ya da istekli olabilecekler arasında bulunmayan davacı tarafından, anılan ihalenin ve ihaleye katılmaya yönelik başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle doğrudan açılan davada işin esasının incelenmesi suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, dava dilekçesinin Yalova İl Özel İdaresi'ne tevdiine karar verilmesinde usule uygunluk bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de; İdare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak dava dilekçesi ve eklerinin Yalova İl Özel İdaresi`ne tevdiine ilişkin ilk kararında ısrar etmiştir.

    Davacı, Bursa 3. İdare Mahkemesi'nin 31/07/2015 günlü, E:2015/873, K:2015/876 sayılı ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir.
    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 28/06/2014 günlü, 29044 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 Kanun'un 18. maddesiyle eklenen 20/A maddesinin birinci fıkrasında, ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinde ivedi yargılama usûlünün uygulanacağı, ikinci fıkrasının (i) bendinde ise, bu davalarda temyiz üzerine, Danıştay`ın evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar vereceği, aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar vereceği, ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri göndereceği ve temyiz üzerine verilen kararların kesin olduğu hükmüne yer verilmiştir.

    Görüldüğü üzere, 2577 sayılı Kanun`un 20/A maddesi kapsamındaki ivedi yargılama usulüne tabi işlemlere karşı açılan davalarda ilk derece mahkemesi olarak İdare Mahkemesince verilen kararların temyiz edilmesi sonucu Danıştay tarafından verilen bozma kararının kesin olduğu, bu kararlara karşı mahkemelerin ısrar hakkının bulunmadığı kuşkusuzdur.

    Uyuşmazlıkta ise, ivedi yargılama usulüne tabi olduğunda kuşku bulunmayan ihale işlemi ile davacının uyuşmazlık konusu ihaleye kendisinin de davet edilmesi yolundaki başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan bu davada verilen merciine tevdii kararının Danıştay Onüçüncü Dairesince bozulması sonucu, İdare Mahkemesince, 2577 sayılı Kanun`un 20/A maddesinin ikinci fıkrasının (i) bendi uyarınca bozma kararına uyularak işin esası hakkında yeniden bir karar verilmesi gerekirken, ilk kararında ısrar edilmesinde usul hükümlerine uyarlık görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüne, Bursa 3. İdare Mahkemesi'nin 31/07/2015 günlü, E:2015/873, K:2015/876 sayılı ısrar kararının BOZULMASINA, dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 6545
    sayılı Kanun ile değişik 20/A maddesinin ikinci fıkrasının (i) bendi uyarınca kesin olarak, oybirliği ile karar verildi.



  • DANIŞTAY 8. DAİRE
    Esas : 2015/6601 Karar : 2015/6299
    Tarih : 22.06.2015

    • İYUK 20. Madde

    Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan davacı tarafından, 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25., 35., 47,, 54., 72, ve 78, soruların iptali ile tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

    İdare Mahkemesince; bilirkişi raporları göz önüne alındığında, 25/11/2012 tarihinde yapılan Tıpta Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavında yer alan 1., 25,, 35.. 47., 72. ve 78. sorular ile bu soruların cevabında bir hata bulunmadığı, 54. sorunun A şıkkının doğru cevabı içerdiği C şıkkında yer alan yanıltıcı ifadenin ise soru, tekniği açısından adayı etkileyebilecek nitelikte olmadığı, gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenip bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin 1. fıkrasında yazılı nedenlerin bulunmasına bağlıdır.

    İdare Mahkemesince 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25., 35., 47., 72. ve 78. sorular yönünden davanın reddine ilişkin olarak verilen karar ve dayandığı gerekçe usul ve kanuna uygun olup, bozulmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, davacının temyiz isteminin bu sorular yönünden reddi ile anılan kararın bu sorulara ilişkin kısmının onanması gerekmektedir.

    25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doyum Uzmanlık Testinde yer alan 54. sorunun iptali ile davacının tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali isteminin İncelenmesi;
    İdare Mahkemesince, uyuşmazlığın çözümünün uzmanlık gerektirmesi nedeniyle, davacının hatalı olduğunu ileri sürdüğü sorular üzerinde 23/05/2014 tarihinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiştir.

    Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. M.H. tarafından 54. soruya ilişkin olarak hazırlanan bilirkişi raporunda özetle; 54. sorunun doğru yanıtının ÖSYM tarafından verilen cevap anahtarında "A. İliohipogastrik sinir" şıkkı olarak gösterildiği, oysa doğru cevabın sadece iliohipogastrik sinir (A şıkkı) olmadığı, C şıkkında yer alan inguinal sinir ifadesinin tıp terminolojisinde bir tanımının bulunmadığı, dolayısıyla C şıkkında belirtilen inguinal sinirin de pelvik taban, perine, alt vagen ve anüsten ağrılı uyaranın taşınmasında görev almadığı, bu nedenle 54. sorunun hatalı olduğu ve iptali gerektiği yönünde görüş bildirilmiş, davalı idare tarafından rapora itiraz edilmesi üzerine alınan ek raporda da aynı görüşe yer verilmiştir.

    Bu itibarla, bilirkişi raporunda 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 54. sorunun ölçme değerlendirme Kriterlerine göre hatalı hazırlandığının belirtilmesi nedeniyle, anılan soruda hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

    Öte yandan, 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 54. sorunun iptali üzerine, davalı idare tarafından davacının puanının yeniden hesaplanarak yaptığı tercihlerden birine yerleştirilip yerleştirilemeyeceği hakkında yeniden bir değerlendirme yapılacağından, davacının tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlemde de hukuka uyarlık bulunmaktadır.

    Açıklanan nedenlerle; Ankara 9. İdare Mahkemesi`nce 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25., 35., 47., 72. ve 78. sorular yönünden davanın reddine ilişkin olarak verilen karar ve dayandığı gerekçe usul ve kanuna uygun olup, bozulmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, davacının temyiz isteminin bu sorular yönünden reddi ile anılan kararın bu sorulara ilişkin kısmının onanmasına oyçokluğu ile, anılan sınavda yer alan 54. soru ile davacının tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlem yönünden davanın reddine ilişkin kısmının ise kaldırılmasına, 54. soru ile davacının tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptaline oybirliği ile aşağıda dökümü yapılan 2.407,60 TL yargılama giderinin haklılık oranında belirlenen ve yarısı olan 1.203,80 TL yargılama gideri ile karar verildiği tarihte yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 750,00 TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine 1.203,80 TL yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca 750,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idareye verilmesine, posta ücreti avansından artan miktarın davacıya iadesine, 2577 sayılı Kanunun 20/8 maddesi uyarınca kesin olarak 22/06/2015 tarihinde karar verildi.

    KARŞI OY:
    Dava; Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan davacı tarafından, 25/11/2012 tarihinde yapılan 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25., 35., 47., 54., 72. ve 76. soruların iptali ile tercih ettiği bölüme yerleştirilmemek suretiyle başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

    İdare Mahkemesince, uyuşmazlığın çözümünün uzmanlık gerektirmesi nedeniyle, davacının hatalı olduğunu ileri sürdüğü sorular üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiş ve bilirkişi raporları esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir.

    Ancak, davacı tarafından bilirkişi raporlarına somut olarak dayanakları da gösterilmek suretiyle itiraz edildiğinden ve yapılan itiraz bilirkişi raporlarını kusurlandıracak nitelikte olduğundan, 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25,, 35., 47., 72, ve 78. sorular yönünden yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerekmektedir.

    Bu itibarla, 2012 yılı Tıpta Uzmanlık Yan Dal Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavının Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Testinde yer alan 1., 25., 35., 47., 72, ve 78. sorular üzerinde yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılarak karar verilmesi gerekirken, her bir soru için bir öğretim üyesi tarafından hazırlanan bilirkişi raporları esas alınarak verilen kararın kaldırılması gerektiği görüşüyle, aksi yöndeki çoğunluk kararına katılmıyorum.



  • DANIŞTAY 4. DAİRE
    Esas : 2009/9359 Karar : 2012/3655
    Tarih : 22.06.2012

    • İYUK 20. Madde

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 3 üncü maddesinde, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu belirtilmiş olup, Kanunun 30'uncu maddesinin ikinci fıkrasının 3'üncü bendinde de; bu Kanuna göre tutulması mecburi olan defter ve belgelerin hepsinin veya bir kısmının vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesi hali re`sen takdir nedeni olarak sayılmıştır.

    Öte yandan, 3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu`nun 29 ncu maddesinin 1 nci fıkrasının (a) bendinde, mükelleflerin, yaptıkları vergiye tabi işlemler üzerinden hesaplanan katma değer vergisinden, bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça, faaliyetlerine ilişkin olarak, kendilerine yapılan teslim ve hizmetler dolayısıyla hesaplanarak düzenlenen fatura ve benzeri vesikalarda gösterilen katma değer vergisini indirebilecekleri, 34 ncü maddesinin 1 nci fıkrasında, yurt içinden sağlanan veya ithal olunan mal ve hizmetlere ait katma değer vergisinin, alış faturası veya benzeri vesikalar ve gümrük makbuzu üzerinde ayrıca gösterilmek ve bu vesikalar kanuni defterlere kaydedilmek şartıyla indirilebileceği hükmüne yer verilmiştir.

    Katma değer vergisi, bünyesinde yer alan indirim müessesesiyle yansıtılabilir bir vergidir. Katma değer vergisi sisteminde mükellef, üretim ve dağıtım kademeleri içinde, verginin tahsiline, indirimlerin yapılmasına, beyan edilip ödenmesine aracılık eder. Bu bakımdan indirim, mükellefiyete bağlı bir görev olduğu kadar aynı zamanda bir haktır. Katma değer vergisinde genel prensip, vergiye tabi teslimler üzerinden hesaplanan vergiden, alış faturalarında gösterilen verginin indirilmesidir. İndirim konusu yapılabilecek katma değer vergisinin indirilebilmesi için Kanun bazı şartların varlığını öngörmüştür. Bu şartların bir kısmı esasa, bir kısmı ise şekle ilişkindir. Katma Değer Vergisi Kanunu`nun indirim için aradığı şekil şartları Kanunun 34 ncü maddesinde hükme bağlanmış olup, bunlardan bir tanesi de, katma değer vergisi üzerinde gösterilen mal ve hizmetlere ait alış faturalarının kanuni defterlere kaydedilmesidir. Bundan amaç, indirimin gerçeğe uygun olması ve bu hususun mükelleflerce belgelendirilmesidir. Bu şartlardan herhangi birinin, 213 sayılı Kanunda belirtilen mücbir sebepler mevcut olmamasına rağmen yerine getirilmemesi halinde, mükelleflerin yüklendikleri katma değer vergisini
    indirim konusu yapabilmelerine olanak bulunmamaktadır.

    Dosyanın incelenmesinden, davacının 2003 yılına ait yasal defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmemesi nedeniyle katma değer vergisi indirimlerinin reddi suretiyle tarhiyat yapıldığı, bu tarhiyata karşı açılan davada yasal defter ve belgelerin Mahkemeye ibraz edilmesi üzerine Vergi Mahkemesince re`sen araştırma ilkesi uyarınca defter ve belgeler üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucuna göre karar verildiği anlaşılmaktadır.

    Uyuşmazlıkta; defter ve belge isteme yazısının şirketin işyeri adresinde satış müdürü …`ya 12.6.2007 tarihinde tebliğ edildiği, buna karşın verilen süre içinde defter ve belgelerin incelemeye ibraz edilmediği sabittir. Davacı, bu tebligattan haberdar olmadığını ileri sürmekte ise de; tebligatın işyeri adresinde usulüne uygun olarak yapıldığının görülmesi ve defter ve belgelerin muhafaza biçim ve süreleri ile ibraz yükümlülüğünü düzenleyen yasal hükümler karşısında, haklı mazeret olarak kabulü mümkün değildir.

    Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun "idari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırı" başlıklı 2 nci maddesinin 2 nci fıkrasında "idari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlar ile gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler." hükmü yer almaktadır.

    Bu hükme göre idari yargı yerlerinin denetim yetkisi, kanunların idari makamlara bıraktığı yetkilerin kullanılışının hukuka uygun olup olmadığının araştırılmasını kapsar; yoksa söz konusu yetkilerin idari yargı yerlerince kullanılması sonucunu yaratmaz.

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 20 nci maddesinde düzenlenen re'sen araştırma yetkisi, idarenin kendi yetkisini kullanarak yapmış olduğu inceleme ve araştırmaya dayalı idari işlemden kaynaklanan idari uyuşmazlığın çözümü için gerekli belge ve bilgilerin, davaya bakan yargı yerine sağlanması amacını, bir başka anlatımla dava konusu yapılan idari işlemin hukuka uygunluğunu denetleme amacını güder. Buna göre, davacının tutum ve davranışı ile idarenin inceleme ve araştırma yapmasını önlemesi sonucu tesis edilen işlemin iptal davasına konu edilmesi durumunda, idari yargı yerinin idarece yapılamayan inceleme ve araştırmayı yapması idarenin yerine geçmesi sonucunu doğuracağından böyle bir inceleme ve araştırma yapılmasının re`sen araştırma yetkisinin kullanılması olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.

    Vergi incelemesi yapmaya yetkili denetim elemanına ibraz edilmediği için, biçimsel varlığının gerçek mahiyetiyle uyumlu olup olmadığı tespit edilemeyen defter ve belgelerin, davacı lehine verilecek karara dayanak alınması, vergilemede esas olan "gerçek mahiyet"in biçimselliğe feda edilmesi anlamına gelir. Bu bakımdan, gerçek mahiyetiyle uyumlu olduklarının, idari yargı yerince saptanmasına olanak bulunmayan; aksine, yetkili inceleme elemanına ibraz edilmedikleri için, kanıt olma değerini yitiren defter ve belgelere dayanılarak davacı lehine karar verilemez.

    Diğer taraftan, idari yargı yerinin görevi, idari işlemin tesis edildiği tarihte yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olup olmadığını denetlemek olduğundan, idari işlemin tesis tarihinden sonra yargı yerince yapılacak veya bilirkişiye yaptırılacak inceleme sonucuna göre karar verilmesi bu yönüyle de mümkün değildir.

    Bu durumda, yukarıda açıklandığı üzere mücbir sebep hali olmaksızın defter ve belgelerini incelemeye ibraz etmeyerek indirim hakkından yararlanmak için yasal koşullardan birini yerine getirmeyen davacı adına katma değer vergisi indirimlerinin reddi suretiyle yapılan cezalı tarhiyatta hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

    Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüne, Ankara 3. Vergi Mahkemesinin 23.7.2009 günlü ve E:2009/228, K:2009/1358 sayılı kararının kabule ilişkin kısmının ( BOZULMASINA ), oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY

    Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, temyize konu mahkeme kararının bozulmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığından temyiz isteminin reddi gerektiği görüşüyle karara karşıyız.



  • DANIŞTAY 3. DAİRE
    Esas : 2009/4531 Karar : 2010/1929
    Tarih : 31.05.2010

    • İYUK 20. Madde

    Davacının, ticari mevduat hesabından elde ettiği faiz gelirini yasal defter ve kayıtlarına intikal ettirmeyerek beyan dışı bıraktığı yolundaki saptamaları içeren 15.03.2007 tarihli tutanağa dayanılarak, takdir komisyonunca belirlenen matrah farkı üzerinden 2005 yılı için adına re`sen salınan vergi ziyaı cezalı kurumlar vergisi ile Aralık 2005 dönemi için salınan vergi ziyaı cezalı geçici vergiyi; davacının defter ve belgelerinin incelenmesi sonucu düzenlenerek, şirket yetkilisi nezdinde herhangi bir ihtirazi kayıt konulmaksızın imzalanan ve vergilendirme döneminde elde edilen mevduat faizi gelirinin kayıt ve beyan dışı bırakıldığının saptandığı tutanak esas alınarak takdir edilen dönem matrah üzerinden salınan vergi ziyaı kurumlar gelir vergisinde yasaya aykırılık görülmediği, mahsup dönemi geçen geçici verginin aranmayacağı gerekçesiyle, geçici vergiyi kaldırmak suretiyle değiştiren Vergi Mahkemesinin kararının; davacı tarafından, şirketlerinin, yıllara sari inşaat işiyle uğraştığı gerçeğinin ihmal edildiği, bu kapsamdaki işlerden elde edilen kazancın işin bittiği yıldaki kâr veya zararın tespitinde esas alınacağı, davalı idarece ise geçici vergiye ilişkin hükmün, mahsup dönemi geçen geçici vergi aslının aranmaması şeklinde düzeltilmesi gerektiği ileri sürülerek bozulması istenmiştir.

    213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 3. maddesinin (B) bendinde, vergilendirmede vergiyi doğuran olay ve bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin esas olduğu kurala bağlandıktan sonra bu olaya ilişkin muamelelerin gerçek mahiyetinin yemin ve vergiyi doğuran olayla ilgisi tabii ve açık bulunmayan şahit ifadesi dışında her türlü delille ispatlanabileceği, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 20. maddesinin 1. fıkrasında ise vergi mahkemelerinin, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yapabilecekleri, belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilecekleri kurala bağlanmıştır.

    5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 13. maddesinde; kurumlar vergisinin, 1. maddede yazılı mükelleflerin bir hesap döneminde elde ettikleri safi kurum kazancı üzerinden hesaplanacağı, safi kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi Kanunu`nun ticari kazanç hakkındaki hükümlerinin uygulanacağı hükme bağlanmıştır.

    193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu`nun 42. maddesinin birinci fıkrasında, birden fazla takvim yılına sirayet eden inşaat ve onarma işlerinde, kar veya zararın işin bittiği yıl kati olarak tespit edileceği ve tamamının o yılın geliri sayılarak, mezkur yıl beyannamesinde gösterileceği, ikinci fıkrasında ise mükelleflerin bu madde kapsamına giren hallerde her inşaat ve onarım işinin hasılat ve giderlerini ayrı bir defterde veya tutmakta oldukları defterin ayrı sayfalarında göstermeye ve düzenleyecekleri beyannameleri işlerin ikmal edildiği takvim yılını takip eden yılın Mart ayının onbeşinci günü akşamına kadar vermeye mecbur oldukları hükmüne yer verilmiştir.

    Davacı şirket yetkilisinin (...) Noterliğinin 17.10.2003 tarih ve 15213 yevmiye no.lu vekâletnamesi ile vekil tayin ettiği (HD) isimli kişi tarafından herhangi bir çekince konulmaksızın imzalanan ve takdir komisyonunca matrah takdirinde esas alınan 15.03.2007 tarihli tutanakla saptandığı üzere, davacı şirketin, banka mevduat hesabı üzerinden vergilendirme döneminde adına tahakkuk eden brüt faiz gelirinden oluşan menkul sermaye iradını, defter ve kayıtlarına intikal ettirmediği ve vergilendirme dönemi için verdiği kurumlar vergisi beyannamesinde beyan etmediği tartışmasız olup davacı tarafından, bu hususla ilgili olarak aksi yönde bir iddiada bulunulmamıştır.

    Tarhiyat, sözü edilen tutanak ile belirlenip takdir komisyonunca doğrudan matrah farkı olarak belirlenen brüt faiz geliri üzerinden salınan kurumlar vergisi ve geçici vergi ile bunlar üzerinden 213 sayılı Vergi Usul Kanunu`nun tekerrüre ilişkin 339. maddesi de dikkate alınarak kesilen vergi ziyaı cezasına ilişkindir.

    Dosyaya sunulan belgelerden, vergilendirme döneminde elde edilip doğrudan matrah farkı olarak takdir edilen brüt faiz geliri üzerinden ilgili bankaca gelir vergisi tevkifatı yapıldığı ve verilen kurumlar vergisi beyannamesinde zarar beyan edildiği anlaşılmaktadır.

    Vergi mahkemesince, Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 44. maddesinin, beyannamede gösterilen kazançlardan bu Kanun'a ve Gelir Vergisi Kanunu`na göre tevkifan kesilmiş olan vergilerin beyanname üzerinden hesaplanan kurumlar vergisinden mahsup edileceği yolundaki kuralı dikkate alınmaksızın ve vergilendirme dönemi için verilen kurumlar vergisi beyannamesinde zarar beyan edildiği gözetilmeksizin matrah farkının hukuka uygun görülmesi ve ayrıca vergi ziyaı cezasıyla ilgili olarak tekerrür koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmaksızın hüküm tesis edilmesi hukuka uygun düşmemiştir.

    Davacı tarafından, elde edilen faiz gelirinin vergilendirme döneminin kayıt ve beyanlarına intikal ettirildiği yolunda bir iddiada bulunulmamakla birlikte, yıllara sari inşaat işi kapsamda olup vergilendirme döneminde devam eden bu işlerden elde edilen kazancın işin bittiği yıldaki kar veya zararın tespitinde esas alınacağı iddia edilmiştir. Ancak, tarh matrahı tutarındaki brüt faiz gelirinin kaynağının, hangi yıllara sari inşaat işiyle ilgili olduğu, bu işlerin devam edip etmediği ve bitmiş olması durumunda ise faiz gelirinin işin bittiği bu yılın kar veya zararının tespitinde esas alınarak beyan edilip edilmediğini kanıtlayıcı mahiyette herhangi bir belge sunulmamıştır.

    193 sayılı Yasa'nın kuralına yukarıda yer verilen 42. maddesine göre, başkaca bir ticari faaliyet nedeniyle elde edildiği saptanmadıkça, kaynağı yıllara sari inşaat işi olan menkul sermaye iradının, işin bittiği yılın kar veya zararının tespitinde esas alınarak beyanı gerekeceğinden, davacının vergilendirmeyi etkileyici mahiyetteki bu iddiasının doğruluğunun 2577 sayılı Yasa`nın 20. maddesi uyarınca tanınan yetki uyarınca gerekli görülecek kanıtlar davacıdan istenilip değerlendirildikten sonra saptanabileceği açıktır.

    Bu inceleme ve değerlendirmenin sonucuna göre tarh matrahının hukuka uygunluğu hakkında hüküm kurulmak üzere vergi mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

    Açıklanan nedenlerle davacı temyiz isteminin kabulüyle Vergi Mahkemesinin kararının (BOZULMASINA), davalı idarenin temyiz isteminin bu nedenle reddine, oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 12. DAİRE
    Esas: 2015/4152 Karar: 2017/2684
    Tarih: 23.05.2017

    • İYUK 20. Madde

    2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun, 11.09.2014 tarihli, 29116 ( Mükerrer ) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6552 Sayılı Kanun'un 96. maddesiyle eklenen 20/B maddesinde, Milli Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezi ve ortak sınavlar, bu sınavlara dair iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davaların ilk derece ve temyiz aşamasında, genel idari yargılama usulünden farklı olarak izlenecek bir yargılama usulü belirlenmiştir. Üyeler ...ve ...; '' 20/B maddesi kapsamına giren uyuşmazlıklar ile ilgili olarak bakılmakta olan davalarda; bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 20/B maddesinde öngörülen özel yargılama usulünün uygulanması gerektiği '' yolundaki görüşlerine karşın, davacının kural dışı davranışından kaynaklı ve sınav esnasındaki eylemleri sebebiyle sınavının geçersiz sayılmasına dair 2577 Sayılı Kanun'un 20/B maddesinin yürürlüğe girmesinden önce tesis edilen işleme karşı açılan davada, işlemin tesis edildiği tarihteki kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğine oyçokluğu ile karar verilerek işin esasına geçildi.

    SONUÇ : İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenerek bozulabilmeleri 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde belirtilen nedenlerden birinin bulunması halinde mümkündür. İdare mahkemesince verilen karar ve dayandığı gerekçe, hukuk ve usule uygun olup bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 ( onbeş ) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 23.05.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.



  • DANIŞTAY 13. DAİRE
    Esas: 2016/2921 Karar: 2017/98
    Tarih: 10.01.2017

    • İYUK 20. Madde

    2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 6545 Sayılı Kanun'un 18. maddesiyle eklenen "İvedi yargılama usulü" başlıklı 20/A maddesinde; ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinde ivedi yargılama usulünün uygulanacağı belirtilmiş, aynı Kanun'un 103. maddesiyle "kararın düzeltilmesi" kanun yoluna son verilmiş, 2577 Sayılı Kanun'a eklenen Geçici 8. madde ile de; "Bu Kanunla idari yargıda kanun yollarına dair getirilen hükümler, 2576 Sayılı Kanun'un, bu Kanunla değişik 3. maddesine göre kurulan bölge idare mahkemelerinin tüm yurtta göreve başlayacakları tarihten sonra verilen kararlar hakkında uygulanır..." kuralına yer verilmiştir. Ancak 6637 Sayılı Kanun'un 19. maddesiyle Geçici 8. maddede Geçici 8. maddede değişikliğe gidilerek; "06.01.1982 tarihli ve 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun Geçici 8. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Bu Kanunla idari yargıda" ibaresi "İvedi yargılama usulü hariç olmak üzere bu Kanunla idari yargıda" şeklinde değiştirilmiş..." düzenlemesi ile idari yargılama usulünde kanun yoluna dair değişikliklerin ivedi yargılama usulüne dair davalar bakımından da uygulanması mümkün hâle gelmiştir. Başka bir anlatımla, ivedi yargılama usulünün uygulandığı uyuşmazlıklarda kararın düzeltilmesi kanun yoluna son verilmiştir.

    Dosyanın incelenmesinden; davaya konu uyuşmazlığın, Artvin ilinde tesis edilip işletilecek olan Yasemin Regülatörü ve HES Projesi için su kullanım hakkı anlaşması imzalanacak tüzel kişiyi belirlemek amacıyla yapılan hidroelektrik kaynak katkı payı teklif verme toplantısında (ihalesinde) ... A.Ş.'nin teklifinin geçerli sayılmasına ve projeye ... A.Ş. ile devam edilmesine karar verilmesine dair 13.10.2009 tarih 9987 Sayılı davalı idare işlemi ile bu işleme yapılan itirazın reddine dair 12.01.2010 tarih, 366 Sayılı davalı idare işleminin iptali isteminden oluştuğu anlaşılmıştır.

    Dava konusu uyuşmazlığın ihale işleminden kaynaklanması sebebiyle ivedi yargılama usulüne tabi bulunması ve Dairemizin 03.03.2016 tarih ve E:2010/3664, K:2016/562 Sayılı kararı ile karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere kesin olarak çözüme kavuşturulmuş olması bakımından anılan kararın yeniden incelenerek düzeltilmesi hukuken mümkün bulunmamaktadır.

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; DAVALININ KARAR DÜZELTME İSTEMİNİN İNCELENMEKSİZİN REDDİNE, 10.01.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 3. DAİRE
    Esas: 2012/4976 Karar: 2015/10200
    Tarih: 29.12.2015

    • İYUK 20. Madde

    ... isimli mükellefin vergi borçlarının tahsili amacıyla davacı şirket adına düzenlenen 19.12.2011 tarih ve 6893 sayılı haciz bildirisi işlemine karşı açılan davada işlemin iptaline karar veren vergi mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.

    2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 10. maddesinde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarmanın; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesi olup, yetkili Başsavcı veya Başkanunsözcüsünün Uyuşmazlık Mahkemesinden istekte bulunabilmesi için, görev itirazının, hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda, ceza mahkemelerinde delillerin ikamesine başlamadan önce, idari yargı yerlerinde de dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan yapılmış olması ve yargı yerlerinin de kendilerinin görevli olduklarına karar vermiş bulunmasının şart olduğu hükme bağlanmış, 12. maddesinde, görev itirazında bulunan kişi veya makam, itirazın reddine ilişkin kararın verildiği tarihten, şayet bu kararın tebliği gerekiyorsa tebliğ tarihinden, itiraz yolu açık bulunan ceza davalarında ise ret kararının kesinleştiği tarihten başlayarak onbeş gün içinde, uyuşmazlık çıkarılmasını istemeye yetkili makama sunulmak üzere iki nüsha dilekçeyi itirazı reddeden yargı merciine vereceği düzenlemesi yer almıştır.

    2247 sayılı Kanun'un 10. ve2247 sayılı Kanun'un 10. ve devamı maddelerine göre; adli, idari veya askeri bir yargı merciine açılmış davada görev itirazında bulunulması halinde, başkaca usuli işlem yapılıp esasa girilmeden, bu itiraz hakkında bir karar verilmesi, eğer görev itirazı reddedilmiş ise bunun tebliğ edilmesi, böylece görev itirazında bulunan kişi veya makama görev uyuşmazlığı çıkarmayı isteme konusunda olanak tanınması gerekmektedir. Diğer taraftan, anılan Kanun'da görev itirazında bulunacak olan davanın tarafları arasında bir sınırlama getirilmemiş olup bu imkandan yararlanma hem davacıya, hem de davalı tarafa tanınmıştır.

    Uyuşmazlıkta, davalı idarenin 19.03.2013 tarihli savunma dilekçesinde, bakılan davada adli yargı yerinin görevli olduğu ileri sürülerek görev itirazında bulunulduğu halde Mahkemece bu itirazın yukarıda düzenlemelerine yer verilen kurallar uyarınca değerlendirip bir karar verilmeksizin işin esası incelenerek sonuçlandırılması yargılama hukukuna uygun düşmemiştir.

    Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Tebligat ve cevap verme" başlıklı 16. maddesinde, dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneğinin davalıya, davalının vereceği savunmanın ise davacıya tebliğ olunacağı, davacının ikinci dilekçesinin davalıya, davalının vereceği ikinci savunmanın da davacıya tebliğ edileceği, buna karşı davacının cevap veremeyeceği, ancak, davalının ikinci savunmasında, davacının cevaplandırmasını gerektiren hususlar bulunduğunun davanın görülmesi sırasında anlaşılması halinde, davacıya cevap vermesi için bir süre verileceği, tarafların, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilecekleri, bu sürenin, ancak haklı sebeplerin bulunması halinde, taraflardan birinin isteği üzerine görevli mahkeme kararı ile otuz günü geçmemek ve bir defaya mahsus olmak üzere uzatılabileceği, "Dosyaların incelenmesi" başlıklı 20. maddesinin 5. fıkras 5. fıkrasında ise; dosyaların tekemmül ettikten sonra, tekemmül sırasına göre incelenerek karara bağlanacağı hükmüne yer verilmiştir.

    Uyuşmazlıkta; davacı tarafından açılan davada dava dilekçesinin davalı idareye tebliği üzerine davalı idare tarafından verilen savunma dilekçesinin davacıya tebliği gerekmekte iken savunma dilekçesinin tekrar davalıya tebliğ edildiği, böylece süresi içerisinde davacının cevap vermediğinden hareketle dosyanın tekemmül ettiği sonucuna ulaşılarak işin esası hakkında temyize konu kararın verildiği görülmüştür.

    Savunma dilekçesinin davacıya tebliğ edilerek 2577 sayılı Kanun'un yukarıda yazılı 16. maddesi hükmü uyarınca dosya tekemmül ettirildikten sonra bir karar verilmesi gerekirken, dosya tekemmül ettirilmeden verilen kararda usul hükümlerine uyarlık bulunmamaktadır.

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle temyiz isteminin kabulü ile Antalya 1. Vergi Mahkemesinin 18.09.2012 gün ve E:2012/248, K2012/815 sayılı kararının bozulmasına, yargılama giderlerinin yeniden verilecek kararda karşılanması gerektiğine, kararın tebliğ tarihini izleyen onbeş gün içinde Danıştay nezdinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 29.12.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • DANIŞTAY 10. DAİRE
    Esas: 2015/417 Karar: 2015/4671
    Tarih: 27.10.2015

    - İYUK 20. Madde

    11.09.2014 tarih ve 29116 ( Mükerrer ) sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6552 sayılı Kanun'un 96. maddesiyle, 2577 sayılı Kanun'a 20/A maddesinden sonra gelmek üzere eklenen ve "Merkezî ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü"nün düzenlendiği 20/B maddesinde; "Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalar" bakımından yargı hizmetinin hızlandırılması, etkin ve verimli bir şekilde sunulabilmesi amacıyla İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda, idari yargıda başvuru, inceleme ve yargılama usulüne ilişkin olarak değişiklikler yapılmıştır.

    2577 sayılı Kanun'a 6552 sayılı Kanunla eklenen 20/B maddesinde belirtilen işlemlere karşı, taraflar açısından, dava açma süresi, cevap verme süresi, temyiz süresi; mahkemeler açısından ise, dava dosyalarının tekemmül süreci ile dosyaları inceleme süreleri kısaltılmış; yürütmenin durdurulması talebine ilişkin verilecek kararlara itiraz yolu ile temyiz incelemesi sonrasında karar düzeltme yolu kapatılmıştır.

    İmzalanan protokol uyarınca 21.10.2012 tarihinde yapılan İşyeri Hekimliği ve C sınıfı İş Güvenliği Uzmanlığı sınavından kaynaklanan uyuşmazlık 2577 sayılı Kanun'a 6552 sayılı Kanunla eklenen 20/B maddesi kapsamında değerlendirilerek temyiz istemi incelendi:

    Dava; davacı tarafından, 21.10.2012 tarihinde girdiği İşyeri Hekimliği ve C sınıfı İş Güvenliği Uzmanlığı yazılı sınavından başarısız sayılmasına ilişkin işlem ile sınavda sorulan B kitapçığında yer alan 71 ve 76. soruların iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.

    Ankara 13. İdare Mahkemesince; dosya üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda hazırlanan ve hükme esas alınan bilirkişi raporunda, B Kitapçığında yer alan 71. soru yönünden; elektrik çarpmalarının insan organizmasına vereceği zarar bakımından temas noktası ile akımın çıkış yapabileceği nokta arasında kalan vücut bölümünün direnci belirleyici olduğu, ancak, sorunun IV. maddesinde yalnızca "vücut direnci''nden bahsedildiği, bu haliyle bu maddenin belirsizlik içerdiği, sorunun "temas edilen nokta ile akımın çıkış yapabileceği nokta arasındaki vücut direnci" olarak şekillendirilmesi halinde tüm maddelerin belirleyici olduğunun söylenebileceği, bu durumda sorunun doğru cevabının, Bakanlık tarafından da ifade edildiği üzere D şıkkı olacağı, ancak, IV. maddedeki belirsizlikten dolayı sorunun doğru cevabının C şıkkı olduğunun söylenebileceği, bu nedenle 71. sorunun hatalı olduğu, B kitapçığı 76. soru yönünden ise herhangi bir hatanın bulunmadığı, davacının başarısız sayılmasına ilişkin işlem yönünden; davacının söz konusu sınavda 69 puan alarak, baraj puanını teşkil eden 70 puanın altında kaldığı gerekçesiyle başarısız sayıldığı, ancak davalı idareler arasında imzalanan protokolün ilgili maddesi uyarınca; sorunun iptal olması halinde hatalı bulunan soruların doğru kabul edilerek 100 puan üzerinden değerlendirileceği düzenlemesi karşısında davacının hatalı cevapladığı belirtilen 71. sorunun Mahkemelerince iptali üzerine bu sorudan da bir puan almak suretiyle toplamda 70 puana ulaşacağı ve başarılı sayılması gerektiği gerekçesiyle dava konusu B kitapçığı 71. soru ile davacının başarısız sayılmasına dair işlemlerin iptaline, B kitapçığında yer alan 76. soru yönünden ise davanın reddine karar verilmiştir.

    Davalı idareler tarafından, anılan İdare Mahkemesi kararının aleyhlerine olan kısmının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

    Temyize konu kararın, B kitağpçığı 71. sorunun iptaline ilişkin kısmında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde sayılan bozma nedenleri bulunmadığından, davalı idarelerin anılan kısma yönelik temyiz istemleri yerinde görülmemektedir.

    Davacının, sınavda başarısız sayılmasına ilişkin işlemin iptali yolunda verilen kısmının temyiz istemine gelince;

    Uyuşmazlıkta, İdare Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda, B Kitapçığı 71. sorunun hatalı sorulduğunun tespit edildiği, B kitapçığı 26 ve 57. soruların da davalı idare tarafından dava açılmadan önce hatalı bulunarak iptal edildiği, davalı idareler arasında imzalanan protokolün 5.4.4 maddesinde; değerlendirme sırasında hatalı soru/sorular çıkması halinde hatalı bulunan soru/sorular doğru kabul edilerek 100 puan üzerinden değerlendirileceğinin belirtildiği, bu protokol hükmü uyarınca davacının hatalı cevapladığı belirtilen davalı idarelerce daha önce iptal edilen 26 ve 57. sorular ile Mahkemelerince iptal edilen 71. soru doğru kabul edilerek bu sorudan da bir puan almak suretiyle davacının puanının 70'e ulaştığı ve başarılı sayıldığı anlaşılmaktadır.

    Oysa, objektif ölçme ve değerlendirme ilkesi gereği hatalı sorulan sorularda, davacının hatalı sorulara doğru cevap vermiş gibi kabul etmek suretiyle davacıya artı puan verilmesi yerine, bu soruların değerlendirme dışı bırakılması ve kalan doğru soruların 100 puan üzerinden değerlendirilerek, bir soruya denk gelen puan karşılığının yeniden hesaplanması gerekmektedir. Daha açık bir anlatımla, hatalı sorulan sorularda, 100 tam puanın doğru soru sayısına bölünmesi suretiyle her bir sorunun puan olarak değerinin tespit edilmesi, ardından bulunan bu değerle davacının doğru cevap sayısının çarpılması ve böylece davacının sınav sonucunun belirlenmesi gerekir.

    Belirtilen durum karşısında, bilirkişi raporunda hatalı olarak sorulduğu tespit edilen B kitapçığı 71. soru ile davalı idarece dava açılmadan önce iptal edilen B kitapçığı 26. ve 57. sorular dikkate alındığında, toplam 3 sorunun iptal edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, geriye kalan 97 soru üzerinden bir değerlendirme yapılması, bu soru sayısı üzerinden, 1 soruya denk gelen puan karşılığının belirlenerek iptal edilen sorular dışında, davacının, verdiği doğru yanıt sayısının bulunması, bu doğru cevap sayısının 1 sorunun karşılığı puan ile çarpılması sonucu davacının sınavda aldığı puanın hesaplanması gerekmektedir.

    Öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 20/B maddesinin 2. fıkras 2. fıkrasındaki; " Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalarda verilen yürütmenin durdurulması ve iptal kararları, söz konusu sınava katılan kişilerin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır." hükmü uyarınca söz konusu sınava ilişkin verilecek yürütmenin durdurulması ve iptal kararlarının davacı hakkında da uygulanacağı tabidir.

    Bu durumda, davalı idarelerce yukarıda belirtilen kriterler gözönünde bulundurulmak suretiyle davacının sınav sonucunun belirlenmesi gerekeceğinden, dava konusu işlemin iptali yolunda verilen Mahkeme kararında sonucu itibariyle hukuki isabetsizlik bulunmamakta olup; davalı idarelerin temyiz istemi bu nedenle yerinde görülmemektedir.

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesi uyarınca temyize konu Ankara 13. İdare Mahkemesinin 24.09.2014 tarihli ve E:2013/71, K:2014/1323 sayılı kararının, B kitapçığı 71. sorunun iptaline yönelik kısmının ONANMASINA; davacının başarısız sayılması işlemine yönelik kısmının ise yukarıda belirtilen gerekçeyle ONANMASINA; 2577 sayılı Kanun'un 20/B maddesinin ikinci fıkrasının ( h ) bendi uyarınca kesin olarak ( karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere ), 27.10.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.