CMK Madde 218



  • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    CMK Madde 218

    (1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir.

    (2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir.




  • CMK Madde 218 Gerekçesi

    1.Ceza davasının bir an önce sonuca ulaşmasını sağlamak için bu sorun hakkında da ceza hukukundaki usul ve deliller için geçerli kurallara göre karar vermek.

    Kuşkusuz ceza mahkemesinin bu sorun hakkında verdiği karar, sadece dava konusu uyuşmazlık yönünden geçerli olmak üzere ve esas dava bakımından gerekli olduğu ölçüde verilmiş bir karar sayılacaktır.

    2.Çözülmesi uzmanlığı gerektiren bir sorunun söz konusu olduğunu saptadığında, mahkeme yargılamaya ara vererek sorunun konusuna göre hukuk davası veya idarî dava açılması için ilgililere süre verebilecektir.

    3.Yetkili mahkemede bu hususta bir dava açılmışsa bu mahkemenin kararını da bekleyebilecektir.

    Özetlemek gerekirse, ceza mahkemesi dava konusu uyuşmazlığın çözümünde etkili bulunan ve ceza hukuku dışında kalan bir sorun hakkında gerekli hâllerde kendisi karar verecek, sorunun nitelik ve kapsamına göre bu sorunun çözümünü bekletici sorun kabul ederek ilgililere süre de verecektir.
    Duruşma sırasında, suçtan zarar görenlerle sanıkların yaşları bakımından gerekli görülecek düzeltmelerin yerine getirilmesi 5/5/1972 tarihli ve 1587 sayılı Nüfus Kanunundaki usullere göre ceza mahkemesince yapılacaktır. Bu hususta verilecek karara karşı maddede yazılı kanun yollarına başvuru hakkı tanınmıştır.

    Ancak yukarıda (2) numaralı paragrafta da açıklandığı üzere, mahkemenin ceza davasını beklemeye alması, ancak çok zorunlu ve uzmanlığa ilişkin bir husus söz konusu olduğunda karar verilebilecek bir hâl sayılmalıdır. Aksi takdirde davanın makul sürede bitirilmesi ilkesi ihlâl edilmiş olur.



  • CMK 218 (Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2017/4512 Karar : 2018/136
    Tarih : 10.01.2018

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    22/01/1973 tarihinde öldüğü belirtilerek 19/10/2004 tarihinde nüfusa ölü olarak tescil edilmesini sağlayan sanığın ...'nden üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ancak ... kimlik bilgilerini içerir nüfus cüzdanını 12/04/2004 tarihinde alıp soruşturma aşamasında ifadesi alınıncaya kadar kullandığı, çıkartmış olduğu sahte kimlikle 22/12/2012 tarihinde ikamet ettiği mahallede oturan ...'un evinde yapılan aramada komşu sıfatıyla aramaya katılmak suretiyle üzerine atılı suçu işlediğinin iddia ve kabul edildiği olayda, sanığın dava açıldığı tarihteki nüfus kaydında ölü göründüğünün anlaşılması karşısında; ölü kişi hakkında dava açılamayacağından CMK'nın 218/1. maddesi gereğince bekletici mesele olarak öncelikle sanığın nüfus kaydındaki ölüm kaydının iptali için 5904 sayılı Yasanın 36.maddesi gereğince Cumhuriyet savcısı tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde dava açılması ve sanığın ölüm kaydının iptali sağlandıktan sonra hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, CMK'nın 218. maddesine aykırı olarak ölüm kaydının iptaline karar verilmesi ve sonra da atılı suçtan mahkûmiyet hükmü kurulması yasaya aykırı ise de; UYAP üzerinden çıkarılan nüfus kaydında, hükümden sonra Ceyhan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi' nin 2016/127 E. 2017/64 K. sayılı ilamı ile sanığın ölüm kaydının iptal edildiğinin belirtildiği anlaşıldığından; Ceyhan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi 'nin sözü edilen kararının kesinleşme şerhini içeren onaylı örneği getirtilip incelendikten sonra hüküm kurulmasında zorunluluk bulunması,

    Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen ölüm kaydının iptali ve mahkumiyet hükümlerinin bu sebepten dolayı, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 10.01.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2016/116 Karar : 2017/267
    Tarih : 13.02.2017

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

    Sanık ...`in 12-15 yaş aralığında kabul edilmesi ve hüküm verilinceye kadar da 18 yaşını ikmal etmemiş olmasına karşın duruşmaların bir kısmının ve son duruşmanın açık yapılması; işlemin telafisinin mümkün olmaması nedeniyle bozma nedeni yapılmamıştır.

    Sanık ... hakkında mağdurlar ... ve ...`a yönelik yağma; mağdur ... a yönelik hırsızlık suçlarından kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlara karşı itiraz yolu açık olup, o yer Cumhuriyet savcısının bu konudaki istemi üzerine, ... 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 31.03.2015 gün ve 2015/209 Değişik İş sayılı kararı ile “itirazın reddine” karar verildiği ve itiraz üzerine verilen kararların 5271 sayılı CMK’nın 271/4.maddesi gereğince kesin olduğu anlaşıldığından; adı geçen sanıkla ilgili dosyanın incelenmeden yerine gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na İADESİNE,

    Sanık ... hakkında mağdur ...`a yönelik yağma suçundan verilen hükme yönelik incelemede;

    Diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

    Ancak;

    Sanık müdafii tarafından; nüfus kaydına göre 03.09.1996 doğumlu olup olay tarihinde 17 yaşını ikmal etmiş olan sanığın olay tarihinde gerçekte 14 ya da 15 yaşında olduğunun, nüfusta daha büyük göründüğünün ileri sürülmesi karşısında CMK 218/2. maddesine göre mahkemenin ilgili Kanun hükümlerine göre sanığın yaşı ile ilgili sorunu kesin olarak çözmesi ve bu konuda bir karar vermesi gerekirken; Adli Tıp Kurumu ... Şube Müdürlüğünün 03.07.2014 tarihli raporuna dayanılarak sanığın suç tarihinde 15 yaşını doldurmuş olduğunun kesin olarak belirlenmediği ve bu durumun sanık lehine kabulü gerektiği gerekçesi ile eksik soruşturma ile cezada TCK`nın 31/2. maddesine göre indirim yapılması;

    Kabule göre de;

    Sanığın 12-15 yaş aralığında kabul edilip cezasında TCK`nın 31/2. maddesine göre indirim yapılmasına ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 35. ve Çocuk Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 20/2. maddesine göre 12-15 yaş aralığındaki çocukların işledikleri suçun hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olup olmadığının takdiri bakımından sosyal inceleme raporu aldırılmasının zorunlu olmasına karşın; rapor aldırılmadan ve bunun gerekçesi açıklanmadan karar verilmesi;

    Bozmayı gerektirmiş, o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, 13.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2016/3845 Karar : 2016/4294
    Tarih : 14.12.2016

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    1-) Sanık ... hakkında mağdur ...'e yönelik cinsel istismar ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından yapılan yargılama sırasında mağdurun yaşının tespiti ile ilgili araştırmalar yapıldığı ve yapılan araştırma sonucu doğum tarihinin değiştirilmeyerek sanık hakkında atılı suçlardan mahkumiyet kararı verildiği ve anılan kararlar sanık müdafiince temyiz edildiği sırada, ... Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 22.02.2013 tarihli, 2012/763 Esas ve 2013/106 Karar sayılı hükmüyle mağdurun 1993 olan doğum yılı 1991 olarak değiştirilip kanun yoluna başvurulmadan hükmün kesinleştiği, ceza yargılamasının ve yaş tespiti konusundaki yargılamaların devam ettiği sırada ... Asliye Hukuk Mahkemesi'nin yargılamanın devam ettiği hususundan habersiz yargılama yapıp mağdurun yaşının tespit etmesi konusunda bir hüküm vermesi kanuna aykırı olduğundan, bu husus yönünden ... Cumhuriyet Başsavcılığı'nca ... Asliye Hukuk Mahkemesi`nin 22.02.2013 tarihli, 2012/763 Esas ve 2013/106 Karar sayılı hükmüne yönelik olağanüstü kanun yollarına başvurması mümkün görülmüştür.

    2-) Suçtan zarar gören ... vekilinin temyiz talebine göre yapılan incelemede;

    A-) Mahalli mahkemece verilen hükmün 5271 sayılı CMK.nun 35/2 ve 260. maddeleri gözetilerek ...'ne tebliği üzerine anılan kurum tarafından da temyiz edildiği, anılan kurumun sanık hakkında suç tarihinde 18 yaşında küçük olan mağdur ...`ye yönelik cinsel istismar ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının zarar göreni olduğu, bu sıfatının gereği olarak CMK.nun 233 ve 234. maddeleri gereğince kovuşturma evresinde sahip olduğu davaya katılma ve öteki haklarını kullanabilmesi için duruşmadan haberdar edilmesi gerektiği halde, usulen dava ve duruşmalar bildirilmeden, davaya katılma ve CMUK.nun mağdur ve katılanlar için öngördüğü haklardan yararlanma olanağı sağlanmadan yargılamaya devam edilerek yazılı biçimde hüküm kurulması,

    B-) Dairemizin 09.06.2014 tarihli ve 2014/1159-3438 sayılı bozma ilamında konu edildiği gibi, mağdurun yaşı ile ilgili tespitin CMK.nun 218/2. maddesindeki usule uygun yapılması gerektiği halde, bozma ilamına uyulmasına rağmen, ceza yargılaması için bağlayıcı olmayan ve yaş tespitine ilişkin araştırmaların devam ettiği sırada verilen ikincil bir yargılama yapılarak hukuka aykırı şekilde verilen ... Asliye Hukuk Mahkemesi`nin 22.02.2013 tarihli, 2012/763 Esas ve 2013/106 Karar sayılı hükmü ve bu hükme ilişkin dosya içeriğinin incelenmesi ile yetinilmesi suretiyle mağdurun yaşının belirlenip yazılı şekilde düşme ve beraat kararları verilmesi,

    Bozmayı gerektirmiş, ... adına Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün kısmen farklı gerekçeyle tebliğnamedeki düşünce gibi BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2012/6032 Karar : 2012/7595
    Tarih : 3.07.2012

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanık Ahmet B...`ın yapılan yargılaması sonunda;

    beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan mahkumiyetine dair Üsküdar Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 18.10.2011 gün ve 2009/297 Esas, 2011/349 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtayca incelenmesi sanık müdafii ve katılan vekili tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğnameyle daireye gönderilmekle incelenip, sanık müdafiin duruşmalı inceleme talebinin, sanığa tayin olunan cezanın miktarı nazara alınarak 5320 s. Kanunun 8/1 inci maddesi gözetilerek CMUK.nın 318 inci maddesi uyarınca reddiyle incelemenin duruşmasız yapılmasına karar verilerek gereği düşünüldü:

    Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,

    Ancak;

    Nüfus kayıt örneğine göre 27.08.1995 doğumlu olan sanığın CMK.nın 218/2 nci maddesi gereğince nüfus idaresi temsilcisinin de katılımıyla yaş düzeltilmesi ara kararla yapılmış ise de, bu kararın geçerliliği ve infazı açısında kısa ve gerekçeli kararda yer alması gerektiğinin düşünülememesi,

    Sanık hakkında beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan TCK.nın 103/6 ncı maddesine 43 üncü maddenin uygulanmasıyla bulunan 17 yıl hapis cezasından TCK.nın 31/3`e göre indirim yapıldığında 11 yıl 4 ay yerine, 11 yıl 8 ay, 62/1 inci maddeleri uyarınca indirim yapıldığında 9 yıl 5 ay 10 gün yerine, 9 Yıl 8 Ay 20 gün hapis cezası belirlenmesi suretiyle sanığa fazla ceza tayini,

    Kendilerini vekille temsil ettiren katılan lehine vekalet ücreti tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    Kanuna aykırı, sanık müdafii ve katılan vekilinin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 s. Kanunun 8/1 inci maddesi gözetilerek CMUK.nın 321 inci maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi



  • YARGITAY 5. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2006/10405 Karar : 2006/8753
    Tarih : 8.11.2006

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Fiili livata yoluyla ırza geçmek suçundan sanık hakkında yapılan yargılama sırasında, sanığın 12 yaşından küçük olması sebebiyle kovuşturma yapılmayacağından bahisle davanın durmasına dair İstanbul 2. Çocuk Mahkemesinin 22.6.2005 tarihli ve 2003/845 Esas, 2005/211 sayılı kararma yönelik itirazın kabulü ile sanık hakkında ceza tertibine yer olmadığına ilişkin İstanbul 3. Çocuk Mahkemesinin 19.7.2005 tarihli ve 2005/108 değişik iş sayılı kararının;

    Dosya kapsamına göre ırza geçmek suçundan sanığın doğum tarihinin nüfus kaydına göre 19.7.1990 olduğu halde gerçek görünümü ile uygunluk arz etmemesi sebebiyle yaptırılan incelemede Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesinden alınan 24.6.2004 tarihli sağlık kurulu raporuna göre 23.6.2004 tarihi itibariyle 22 yaşında olduğunun bildirilmesi üzerine gerçek yaşına göre nüfus kaydının düzeltilmesi işlemlerini beklemek üzere İstanbul 2. Çocuk Mahkemesince verilen durma kararı, itiraz üzerine mercii İstanbul 3.Çocuk Mahkemesince kaldırılarak, nüfus kaydına göre 12 yaşından küçük olan sanık hakkında ceza tertibine yer olmadığına karar verilmiş ise de İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.6.2006 tarihinde kesinleşmiş 28.3.2006 tarihli ve 2005/184 Esas, 2006/32 sayılı kararı ile sanığın nüfustaki doğum tarihinin 19.7.1982 olarak değiştirilmiş olması karşısında, esas itibarıyla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 218/2. maddesi uyarınca kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde, mahkemenin ilgili kanunda belirtilen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü vermesi gerektiği de nazara alınarak, mercii İstanbul 3. Çocuk Mahkemesince itirazın bu yönden kabulü yerine, yazılı şekilde kabulle karar vermesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun 309. maddesi uyarınca bozulması lüzumu, Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 15.9.2006 gün ve 41708 sayılı Kanun Yararına Bozma talebine atfen Yargıtay C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye ihbar ve dava evrakı ile birlikte tevdii kılınmakla gereği düşünüldü:

    Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulu`nun 24.11.1986 gün ve 136/528 sayılı kararında açıklandığı üzere fiili işlendiği sırada kayden 11 yaşını bitirmemiş olan sanık hakkında hukuk mahkemesinde dava açılıp yaşı düzeltilmeden kovuşturma yapılamayacağından açılan kamu davasının durdurulmasına karar verilmelidir.

    Dosyanın incelenmesinde, bu doğrultuda verilen İstanbul 2. Çocuk Mahkemesinin 22.6.2005 gün ve 2003/845 Esas, 2005/211 Karar sayılı davanın durmasına ilişkin kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu gözetilmeden C. Savcılığının itirazı üzerine İstanbul 3. Çocuk Mahkemesinin 19.7.2005 gün ve 2005/108 Değişik İş sayılı karan ile itirazın reddi yerine, itirazı kabul ederek İstanbul 2. Çocuk Mahkemesinin 22.6.2005 gün ve 2003/845 Esas, 2005/211 sayılı durma kararının kaldırılmasına, ceza tertibine yer olmadığına ve küçüğün velisine teslimine karar vermesinde isabet bulunmadığı ve bu nedenle kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname münderecatı yerinde olduğu anlaşıldığından,

    İstanbul 3. Çocuk Mahkemesinin 19.7.2005 gün ve 2005/108 Değişik İş sayılı kararının CMK. nun 309/4-a maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ) ve müteakip işlemlerin mahallinde merciince yapılmasına, oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 14. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2014/8708 Karar: 2017/3421
    Tarih: 19.06.2017

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    İlk derece mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle, 28.06.2014 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe giren ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda değişiklik yapan 6545 Sayılı Kanun ile 02.12.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6763 Sayılı Kanunla getirilen düzenlemeler de gözetilip dosya incelenerek gereği düşünüldü:

    KARAR : Nüfus kaydına göre; kayden 22.11.1996 doğumlu olup suç tarihlerinde onbeş yaşı içerisinde bulunan mağdurenin onbeş yaşından küçük olduğunu bilmediklerine yönelik sanıklar ile suça sürüklenen çocuğun savunmalarının, mağdurenin yaşına itiraz niteliğinde olduğunun anlaşılması karşısında, maddi hakikatin tam olarak ortaya çıkartılması ve suçun oluşumu ile niteliğine etkisi nazara alınarak, öncelikle mağdurenin resmî bir kurumda doğup doğmadığı araştırılıp, resmi bir kurumda doğmadığının tespit edilmesi halinde yaş tespitine esas olacak şekilde kemik grafileri çektirilerek tam teşekküllü bir hastaneden içinde radyoloji uzmanının da bulunduğu sağlık kurulundan rapor alınması, duraksama halinde Adli Tıp Kurumundan görüş alınarak ve 5271 Sayılı CMK'nın 218/2. maddesi gözetilerek gerçek yaşının saptanmasından sonra sanıklar ile suça sürüklenen çocuğun hukuki durumlarının tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden, eksik araştırma ile yazılı şekilde hükümler kurulması,

    Sanıkların birbirleri aleyhine beyanlarının olması ve aralarında menfaat uyuşmazlığı bulunmasına rağmen aynı müdafii eşliğinde soruşturma evresinde alınan savunmalarının birbirleri aleyhine delil olarak kullanılamayacağının gözetilmemesi,

    SONUÇ : Kanuna aykırı, sanıklar ile suça sürüklenen çocuk müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 Sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gözetilerek 1412 Sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 19.06.2017 tarihinde mağdurenin resmi kurumda doğup doğmadığı hususunda araştırma yapılmasına dair bölüm yönünden üye ...'in kısmi karşı oyu ve oyçokluğuyla, diğer hususlar yönünden oybirliğiyle karar verildi.

    KARŞI OY :

    Sanık hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan hükmün incelenmesinde, yargılama sırasında yaşına itiraz edilen mağdurenin resmi bir kurumda doğup doğmadığı araştırıldıktan sonra doğmadığının belirlenmesi halinde suç tarihindeki yaşının tespiti hususunda gerekli işlemlerin yapılarak sanığın hukuki durumunun tayini gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Anılan bozma ilamında yer alan yaş araştırması yapılmasına yönelik olarak heyetle aynı düşünmekle birlikte mağdurenin resmi kurumda doğup doğmadığı hususunda araştırma yapılmasına dair çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir.

    Şöyle ki nüfus müdürlüğünce gönderilen mernis doğum tutanağında mağdurenin doğum oluş şekli bölümünde hastane tabirinin kısaltılması olan "hst" ibaresi yer almaktadır. Dolayısıyla resmi belge niteliği taşıyan ve kanunen sahteliği ispatlanmadıkça geçerli kabul edilen doğum tutanağına göre mağdurenin hastane doğumlu olduğunu gösterir şekilde resmi belge var iken mağdurenin resmi kurumda doğup doğmadığının araştırılması yönünden ayrıca araştırma yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Mahkemece bu yönde bir araştırma yapılmaksızın doğrudan bozma ilamında belirtildiği şekilde mağdurenin kemik grafileri çektirilip usulüne uygun oluşturulmuş heyetten alınacak raporla belirlenecek yaşına göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesiyle yetinilmesi gerekirken ayrıca mağdurenin resmi kurumda doğup doğmadığı yönünde araştırma yapılması gerektiğine dair sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir.



  • YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2016/450 Karar: 2016/367
    Tarih: 01.02.2016

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Gereği Görüşülüp Düşünüldü:

    KARAR : I. GENEL OLARAK

    Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince; Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren 30 gün içinde aleyhe, süre koşulu olmaksızın lehe itiraz edebilir. İtirazı, kararı veren daire inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir, görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gönderir.

    İtirazı incelemekle görevli daire, sanığın üzerine atılı "suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama" suçundan temyiz inceleme tarihi itibari ile 6545 Sayılı Kanun'un 35. maddesiyle değişik Yargıtay Kanununun 14. maddesi hükmü, 20.07.2014 gün ve 29066 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 17.07.2014 tarih ve 2014/2 Sayılı kararına göre Yargıtay 9. Ceza Dairesidir.

    Ancak, 2797 Sayılı Yargıtay Kanununa 6572 Sayılı Kanun'un 27. maddesiyle eklenen geçici 14. madde hükmü doğrultusunda Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulunun 19.01.2015 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 2015/8 Sayılı kararı ile itiraza konu suçların kanun yolu incelemesi yapmakla Yargıtay 16. Ceza Dairesi görevlendirilmiştir.

    Yasal düzenleme ve Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararı doğrultusunda itirazın incelemesinde Dairemizin görevli olduğu kabul edilmiştir.

    II. İTİRAZ EDİLEN KARAR:

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.01.2016 tarihli yazısı ile Yargıtay 9. Ceza Dairesine 14.06.2013 tarih ve 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı onama kararına aşağıdaki nedenlerden dolayı itiraz edilmiştir.

    Konunun Takdimi:

    "Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama" suçundan sanık ...'in mahkumiyetine dair İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 03.03.2011 gün ve 2007/21 - 2011/106 Esas-Karar sayılı kararının sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.05.2012 gün ve 2011/... sayılı tebliğnamesiyle hükmün onanması talep edilmiştir.

    Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.06.2013 gün ve 2012/6187 esas, 2013/9049 Karar sayılı kararında; Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

    KARAR : 1- ) Sanığa atılı suçla korunan hukuki yarar da nazara alındığında suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen ve bu sebeple de davaya katılma hakkı bulunmayan Hazinenin davaya katılmasına dair verilen karar hukuki değerden yoksun olup hükmü temyiz yetkisi vermeyeceğinden, Hazine vekilinin temyiz talebinin anılan Kanunun 317. maddesi gereğince REDDİNE,

    2- ) Yapılan yargılama sonunda toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, olay niteliğine ve kovuşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 14.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildiği anlaşılmıştır.

    Bu karara karşı, aşağıda arz ve izah olunan sebeplerle itiraz edilmesi gerektiği düşünülmüştür.

    İTİRAZ NEDENLERİ :

    Yargıtay 9. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımız arasında suçun sübutuna dair herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

    1- ) Söz konusu suçun suç tarihinin tespiti ve bu kapsamda zamanaşımı süresinin oluşup oluşmadığı,

    2- ) Sanık hakkında bu suç bakımından gerek mülga 1412 Sayılı CMUK'nın 255 . maddesi gerek halen yürürlükte olan CMK'nın 218. maddesi gereğince ... Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2004/... Esas sayılı dosyasının bekletici sorun ( mesele ) yapılıp yapılamayacağı, bu kararın savcılık makamı tarafından alınıp alınamayacağı ve buna bağlı olarak zamanaşımı süresinin durup durmadığının belirlenmesine ilişkindir.

    Uyuşmazlık konusuna dair yasal düzenlemeler incelendiğinde;

    Kara paranın tanımı ve kara para aklama fiillerinin suç olarak düzenlenmesi hukukumuza ilk olarak 19 Kasım 1996 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4208 Sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine dair Kanun ile girmiş, anılan Kanunun 2. maddesinde kara para ve kara para aklama suçunun tanımı yapılarak, 7. maddesinde yaptırım öngörülmüştür.

    18.10.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5549 Sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki Kanunun 26. maddesiyle 4208 Sayılı Kanun'un 2, 7. maddeleri de dahil olmak üzere bir çok maddesi yürürlükten kaldırılmış, kanunun adından da anlaşılacağı üzere kara para terimi yerine suçtan kaynaklanan mal varlığı değerini ifade eden "suç geliri" terimi kullanılmış, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin aklanması anlamına gelen "aklama suçunun" 5237 Sayılı TCY'nın 282. maddesinde düzenlenmiş olan suçu ifade ettiği belirtilmiş, 5549 Sayılı Kanun'un 26. maddesinin üçüncü fıkrasında "Diğer mevzuatta yer alan ‘kara para' ibaresinden ‘suçtan kaynaklanan mal varlığı değeri', ‘kara para aklama suçu' ibaresinden ‘aklama suçu' anlaşılır'"düzenlemesine yer verilmiştir.

    5549 Sayılı Kanun'un yollamada bulunduğu 5237 Sayılı TCY'nın "Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama" başlıklı 282. maddesinde, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin, yurt dışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

    Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından işlendiği iddia olunan suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 4208 Sayılı Kanun'un konuyla ilgili bölümlerinin incelenmesi gereklidir.

    4208 Sayılı Kanun'un tanımlar başlıklı 2. maddesinin ( a ) bendinde kara para;

    1.1918 Sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanundaki,

    2.6136 Sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanundaki,

    3.2238 Sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli hakkında Kanundaki,

    4.2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında Kanundaki,

    5.213 Sayılı Vergi Usul Kanununun 344. maddesinin 2 ve 2 ve 3 numaralı bentlerindeki,

    6.765 Sayılı Türk Ceza Kanunundaki Devletin Şahsiyetine Karşı İşlenen Cürümler ve aynı Kanunun 179, 192,, 264,, 316,, 317,, 318,, 319,, 322,, 325,, 332,, 333,, 335,, 339,, 341,, 342,, 345,, 350,, 403,, 404,, 406,, 435,, 436,, 495,, 496,, 497,, 498,, 499,, 500,, 504, 506. maddelerindeki, fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirleri veya bir para biriminden diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi menfaat ve değeri", ( b ) bendinde ise kara para aklama suçu;

    "Türk Ceza Kanununun 296. maddesinde belirtilen haller haricinde, bu maddenin ( a ) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen kara paranın elde edenlerce meşrutiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması; elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini engellemeye yönelik fiilleri" ifade eder şeklinde tanımlanmıştır.

    Kara para aklama suçu kendisine kaynaklık eden "öncü suçtan" bağımsız ve ayrı bir suç tipidir. Kara para aklama suçunun varlığı için, "öncü suç" olarak adlandırılan ve 4208 Sayılı Kanun'un 2. maddesinde sayılan suçlardan birinin işlenmesi, aklamaya konu değerlerin de "öncü suç" olarak adlandırılan bu suçlardan elde edilmiş olması ve belirtilen öncü suçların işlenmesi suretiyle elde edilen parada dahil olmak üzere her türlü maddi menfaat ve değerin, elde edenlerce meşrutiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, öncü suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi ya da transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini engellemeye yönelik fiillerin yapılması gerekmektedir.

    Kara para aklama suçu açısından varlığı gerekli olan öncü suçun işlenme tarihi, kara para aklama suçunu hukukumuza sokan 4208 Sayılı Kanun'un yürürlük tarihi olan 19.11.1996 tarihinden önceki bir tarihe tekabül etmekte ise, artık kara para sayılan bir değerden ve kara para aklama suçunun konusunu oluşturan "kara para", ancak anılan Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra işlenen öncü suçlardan dolayı bu niteliği taşıyacaktır. Başka bir anlatımla, kanunda belirtilen öncü suçların işlenmesi sonucu suçun konusu olarak ortaya çıkan "kara para" ya bu niteliğini veren 4208 Sayılı Kanun olmuştur.

    Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Masak raporları, 15.03.2010 tarihli ek bilirkişi ve 26.06.2008 tarihli bilirkişi raporları, Ağır Ceza Mahkemesi'nin 29.11.2005 tarih ve 2005/...-... Esas-Karar sayılı kararı, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarih ve 2006/...-.... Esas-Karar sayılı ilamı, dekontlar, belgeler ve tüm dosya kapsamına göre;

    Sanığın banka sermayesine hakim gruba kaynak aktarmak maksadıyla çeşitli işlemler kullanarak ... A.Ş. merkez şubesinde bulunan hesabına paraların aktarılması ile kara para elde edildiği, bununla grup şirketlerine krediler açılması ve bu şirketlerden de diğer bir takım şirketlere alacağı temliki işlemleri ve müteakip işlemlerin ise paranın izini engellemeye yönelik olduğu, bu yolla dolandırıcılıkla elde edilen kara paranın izini kaybettirerek söz konusu paraların rahatça sanık tarafından kullanılmasının amaçlandığı, aklanan miktarın 1998-1999 yılları arasında 171 farklı günde 374 farklı işlemle toplam 24.488 TL, 5.082.245 USD ve 4.947.520 DEM'in nakit olarak çekilip banka kayıtlarından çıkartılarak izlenmesi imkansız hale getirilen miktar olduğu, suç tarihinin en son alınan 15.03.2010 tarihli ek bilirkişi raporuna göre aklama işlemine dair olarak en son işlemin yapıldığı 17.12.1999 tarihi olduğu anlaşılmıştır.

    Suç tarihinin tespitinden sonra söz konusu suça dair olarak zaman aşımı müddetine yönelik olarak yasal mevzuatın incelenmesi önem taşımaktadır.

    Buna göre;

    A- ) 4208 Sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca asli zaman aşımı süresi 10 yıl, olağanüstü zaman aşımı süresi ise 15 yıldır. Anılan maddede yer alan "on" ibaresi 12.12.2003 kabul tarihli, 26.12.2003 tarih ve 25328 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 5020 Sayılı Kanun'un 16. maddesine ile "onbeş" şeklinde değiştirilmiş olup, olağanüstü zaman aşımı süresi 22,5 yıla çıkmaktadır. Anılan tarihten önce işlenen suçlar bakımından asli zaman aşımı süresi yine 10 yıl olarak uygulanacaktır.

    B- ) 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı TCK 282/1. maddesindeki cezanın türü ve üst sınırı nazara alındığında ise 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e maddesi gereğince ise asli zaman aşımı süresi 8 yıl, olağanüstü zaman aşımı süresi ise 12 yıldır.

    C- ) 26.06.2009 tarih 5918/5. maddesiyle değişik 5237 Sayılı TCK'nın 282/1. maddesi gereğince ise asli zaman aşımı süresi bu kez 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-d maddesi gereğince yeniden 15 yıl olarak belirlenmiş, buna göre olağanüstü zaman aşımı süresi ise 22,5 yıl olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu durumda kara para aklama suçu açısından varlığı gerekli olan öncü suçun ( Dolandırıcılık ) işlenme tarihi, kara para aklama suçunu hukukumuza sokan 4208 Sayılı Kanun'un yürürlük tarihi olan 19.11.1996 tarihinden sonraki bir tarihe tekabül etmekte ve lehe kanun gereği zaman aşımı müddetinin yukarıda bahsi geçen kanun hükümleri incelenerek bir neticeye ulaşılmasını zorunlu kılmaktadır.

    Bu durumda suç tarihi ve zaman aşımı süreleri nazara alındığında;

    Sanığa atılı suçun, dava zaman aşımı süresinin suç tarihi itibariyle 10 yıl olduğuna dair 4208 Sayılı Kanun'un 8. maddesindeki düzenlemenin 5549 Sayılı Kanun'un 26. maddesi uyarınca yürürlükten kaldırıldığı ve 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5252 Sayılı Kanun'un 12/b maddesiyle de 765 Sayılı TCK'nın yürürlükten kaldırılıp yerine 01.06.2005 tarihinden itibaren 5237 Sayılı TCK'nın yürürlüğe girdiği cihetle; incelemeye konu kamu davasının sanık yararına olan 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık asli, 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımına tabi olduğu anlaşılmaktadır.

    Dosya kapsamından, iddianame düzenleme tarihinin 29.12.2006, iddianame kabul tarihinin ise 16.01.2007 olduğu, suç tarihi olan 17.12.1999 tarihinden iddianame tarihine kadar 8 yıllık asli zaman aşımı süresinin dolmadığı, bu tarih itibariyle zaman aşımı süresinin kesildiği, sanığın savunmasının alındığı 01.10.2007 tarihi itibariyle de zaman aşımı süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda olağanüstü zaman aşımı süresi mahkemenin kabulünde olduğu gibi 17.12.2011 tarihi olmaktadır. Dosyada zaman aşımını kesen başkaca bir işlem bulunmamaktadır.

    Ancak dosya içeriğinden Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının 2002/3425 hazırlık numara ve 19.04.2005 tarihli kararıyla İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2004/102 Esas dosyasının bu suç bakımından bekletici sorun yapılmasına karar verildiği anlaşılmakta, söz konusu mahkeme kararında yer alan ve bu suç bakımından öncü suç kabul edilen "Dolandırıcılık" suçundan verilen hükmün Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarihinde onanması üzerine 29.12.2006 tarihinde düzenlenen iddianamede bekletici sorun atıf yapılarak 19.04.2005 ( Sehven 19.05.2005 yazıldığı ) ile 19.10.2006 tarihleri arasında zaman aşımı süresinin durduğu belirtilmiştir.

    Bu durumda ise çözümlenmesi gereken şu hususlar ortaya çıkmaktadır.

    1- ) Savcılık makamının gerek 1412 Sayılı CMUK'nın 255. maddesi, gerek 5271 Sayılı CMK'nın 218. maddesi gereğince bekletici sorun yapma kararı verip veremeyeceği,

    2- ) Savcılık makamının bekletici sorun kararı verme yetkisinin olduğunun kabul edilmesi halinde ise; bu kararın somut olay bakımından alınması gerekli kararlardan olup olmadığı ve zaman aşımını durduran kararlardan olup olmadığına dair sorunlardır.

    1- ) Savcılık makamının bekletici sorun ( mesele ) kararı verme yetkisinin bulunup bulunmadığı;

    Gerek 1412 Sayılı CMUK'nın 255. maddesi, gerek 5271 Sayılı CMK'nın 218. maddelerinin metinleri, gerekçeleri, konuluş amaçları karşılaştırıldığında; burada bekletici meseleye karar verme yetkisinin mahkemelerde olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü madde metinlerinde "mahkeme" tanımı geçmektedir. Suçta kullanıldığı iddia edilen basit bir sopaya el konulması kararını bile hakimin onayına bağlayan bir ceza adaleti sisteminde suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi hürriyeti bağlayıcı ve adli para cezaları bakımından ağır neticeler doğuran suçlarda bu yetkinin Cumhuriyet Savcılığı makamına bırakılması düşünülemez. Aksi durumda Savcılık kararlarının bu gibi önemli durumlarda, denetimsiz bırakılması ve ileride telafisi mümkün olmayacak zararlara sebebiyet vermesine yol açacaktır. Dosya kapsamından Savcılığın bu kararını herhangi bir hakim ya da mahkeme onayına da sunmadığı anlaşılmaktadır.

    2- ) Savcılık makamının bir an için bu kararı verme yetkisinin olduğunun kabul edilmesi halinde bile söz konusu karar zaman aşımını durduran kararlardan olmayacaktır. Çünkü bekletici mesele kararı ancak ceza muhakemesi sırasında, kendi uzmanlığı dışında bir mesele ile karşılaşması ve yargılanmakta olduğu uyuşmazlık hakkında karar verebilmek için, o mesele hakkında yetkili uzman mahkemenin kararının beklenmesi durumunda ortada "bekletici mesele" olduğu kabul edilecektir. 1412 Sayılı CMUK'nın 255. maddesinde "bir fiilin suç oluşturup oluşturmaması" bir ön sorun olarak düzenlenmiş iken, 5271 Sayılı CMK'nın 218/1. maddesinde "yüklenen suçun isbatı" biçiminde düzenlenmiştir. Bu değişiklik bir bakıma bir fiilin suç olup olmayacağı bakımından ceza muhakemesi dışındaki yargılama makamlarının kararlarıyla bağlı olmayacağı sonucunu da ortaya çıkarmaktadır. Yani burada mahkemenin bir takdir hakkı bulunmakta bir meseleyi bekletici mesele yapıp yapmama konusunda serbest hareket etmektedir. Gerektiğinde bekletici mesele yapmadan nispi muhakeme yoluyla da bu sorunu kendisi de çözebilecektir.

    Burada dikkat edilmesi gereken husus uyuşmazlığın hangi hususlarda ve hangi mahkemelerin yetkisi dahilinde olacağıdır. Kanun metinleri ve gerekçeleri incelendiğinde ceza mahkemesinin idari ya da hukuki bir uyuşmazlığı ön sorun olarak kabul edebileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Çünkü gerek mülga gerek yeni usul kanunlarındaki madde metinlerinde "ceza muhakemesi" " ceza mahkemesi" tabirlerine yer vererek kanun koyucu muradını açıkça ortaya koymuştur. Bu durumda ise somut olayda olduğu gibi ceza soruşturmasında başka bir ceza mahkemesinde görülmekte olan dava bekletici sorun yapılamayacaktır.

    Yine bekletici mesele yapılabilmesi hususunda mahkemeler mutlak sınırsız değildir. Kanun koyucu bazı durumlarda bekletici mesele yapılmasını mutlak zorunlu hal olarak düzenlemiştir. ( Kanun hükmünün Anayasaya aykırılık iddiası, HUMK'nın 314. maddesi ) Ancak bu zorunlu haller sınırlıdır. Zorunlu haller dışında mahkemenin takdir hakkı bulunmaktadır. Ancak bu hakkın kullanılabilmesi ise yukarıda izah edildiği üzere sınırsız değildir. Bu sebeple ceza mahkemesinin bir sorunu bekletici ( ön ) mesele yapması ancak çok zorunlu ve uzmanlığa dair bir husus söz konusu olduğunda karar vermesi gerekir. Aksi halde davanın uzaması, makul sürede bitirilememesi, adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi, davanın uzaması sebebiyle davadan uzaklaşılması sebebiyle delillerin takdirinde hataya düşülmesi gibi sorunlar ortaya çıkacaktır. Dosya kapsamından Savcılık tarafından bekletici sorun kararının verildiği tarih itibariyle üç adet MASAK raporu mevcut olup, raporlar kara para aklama suçunun oluştuğuna ilişkindir. Bu durumda ise ortada dava açılması için yeterli ve ciddi şüphe uyandıran deliller bulunmaktadır. Bu ise Cumhuriyet savcısının dava açma mecburiyeti ortaya çıkarmaktadır. 5271 Sayılı CYY'nin 170/2. maddesi uyarınca; "soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler." Bu hüküm dolayısıyla kanun tarafından Cumhuriyet savcısına, toplanan delilleri değerlendirme yetkisi verilmiş ve yapılacak değerlendirme sonucunda yeterli şüphe oluşturduğu kanısına ulaşılması durumunda kamu davasının açılması zorunlu görülmüştür.

    Görüldüğü üzere Ceza Yargılama Yasamız, kovuşturma mecburiyeti ilkesini benimsemiş ise de, bu ilke Cumhuriyet savcısının delilleri değerlendirme yetkisini ortadan kaldırmamaktadır. Somut olayda dava açılması için yeterli hatta ciddi şüphelere dair deliller bulunmaktadır.

    Tüm bunların ışığında somut olay incelendiğinde;

    Savcılık makamı tarafından verilen 19.04.2005 tarihli "bekletici sorun yapma kararı" hukuki dayanaktan yoksun olup hukuken geçerli kararlardan olmadığından 5237 Sayılı TCK'nın 67. maddesi kapsamında "zaman aşımını durduran" kararlardan değildir.

    Sanığa atılı suçun, dava zaman aşımı süresinin suç tarihi itibariyle 10 yıl olduğuna dair 4208 Sayılı Kanun'un 8. maddesindeki düzenleme 5549 Sayılı Kanun'un 26. maddesi uyarınca yürürlükten kaldırılmış, 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5252 Sayılı Kanun'un 12/b maddesiyle de 765 Sayılı TCK'nın yürürlükten kaldırılıp yerine ./..

    01.06.2005 tarihinden itibaren 5237 Sayılı TCK'nın yürürlüğe girdiği cihetle; itiraza konu kamu davası, sanık yararına olan 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e maddesinde öngörülen 8 yıllık asli dava zamanaşımına tabi olmuştur. 4208 Sayılı Kanunda yer alan kara paranın aklanması suçlarında zamanaşımı süresi karar tarihi itibariyle 765 Sayılı TCK'nın 102/4. maddesine göre değil, 4208 Sayılı Kanun'un 8. maddesiyle 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e maddelerine göre hesaplanması gerekmektedir. Bu durumda ise, sanığa yüklenen suçun kanunda gerektirdiği cezasının türü ve üst sınırı itibariyle tabi olduğu 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e, 67/4 maddelerinde öngörülen 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımının, suç tarihinden temyiz inceleme tarihine kadar gerçekleştiği anlaşıldığından hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASI, sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zaman aşımı sebebiyle 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e, 67/4 maddeleri uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hükmün onanmasına karar verilmesi usul ve kanuna uygun bulunmamıştır.

    Sonuç ve İstem:

    Yukarıda açıklanan sebeplerle itirazımın kabulüyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 14.06.2013 gün ve 2012/6187 esas, 2013/9049 Karar sayılı ONAMA kararının kaldırılarak, sanığa yüklenen suçun kanunda gerektirdiği cezasının türü ve üst sınırı itibariyle tabi olduğu 5237 Sayılı TCK'nın 66 /1-e ve 67/4 maddelerinde öngörülen 12 yıllık olağanüstü dava zaman aşımının, suç tarihinden temyiz inceleme tarihine kadar gerçekleştiği anlaşıldığından hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASI, sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zaman aşımı sebebiyle 5237 Sayılı TCK'nın 66/1-e, 67/4 maddeleri uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE karar karar verilmesi,

    İtirazımızın kabul edilmemesi halinde ise itirazımız hakkında karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi itirazen talep edilmiştir.

    III-İTİRAZIN KONUSU:

    Hükümlü ... hakkında suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçundan soruşturma aşamasında Cumhuriyet Başsavcılığının bekletici mesele kararı verip veremeyeceği, bekletici sorun yapılamaması halinde davanın zaman aşımı süresinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitine ilişkindir.

    IV- HUKUKİ NİTELENDİRME:

    Sanık ... hakkında ... Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2005/102 esas sayılı dosyasında bankayı aracı kılmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık ve banka zimmeti suçlarından açılan kamu davası 29.11.2005 tarih 2005/100 Sayılı kararla neticelenerek nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen 7 yıl 3 ay 15 gün hapis ve 520.800 YTL ağır para cezasına dair hüküm Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 19.10.2006 tarih ve 2006/... - ... sayılı kararıyla, bozma sonrası nitelikli banka zimmeti suçundan verilen 16 yıl 8 ay hapis ve 66.666 TL adli para cezası aynı dairenin 02.06.2010 tarihli ilamıyla onanarak kesinleşmiştir.

    Sanık ... hakkında 1998 - 22.12.1999 tarihleri arasında 171 farklı günde 374 farklı işlemle toplam 24.448 milyar lira, 5.082.545 USD ve 4.947.520 DEM miktarındaki döviz ve Türk lirasının aklandığı iddiası ile 29.12.2006 tarihinde ... Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2007/21 esas sayılı dosyasında açılan kamu davası 5237 Sayılı TCK'nın 282/1. maddesi uyarınca mahkumiyetle sonuçlanmıştır. Suç tarihi dosya kapsamına uygun olarak yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinin onama ilamı ile son işlemin yapıldığı gün olan 17.12.1999 tarihi kabul edilmiştir.

    Suç tarihinde 13.11.1996 tarih ve 4208 Sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun yürürlükte bulunduğu, kanunun 2. maddesinde kara para aklama suçunun tanımlandığı 7. maddesinde yaptırıma bağlandığı suçun temel şeklinin iki seneden beş seneye kadar hapis ve aklanan paranın bir katı kadar ağır para cezasını öngördüğü, zaman aşımı yönünden özel düzenleme yapılarak 8. maddede 10 yıllık sürenin belirlendiği anlaşılmaktadır.

    11.10.2006 tarih ve 5549 Sayılı Kanun ile 4208 Sayılı Kanunda değişiklik yapılarak 2, 7. maddede dahil olmak üzere cezai hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığı, aynı Kanunun 26/3. madesinde "diğer mevzuatta yer alan kara para" ibaresinden "suçtan kaynaklanan mal varlığı değeri", "kara para aklama suçu" ibaresinden "aklama suçu" anlaşılır. Şeklinde düzenleme yapılarak bu suç yönünden 5237 Sayılı TCK'nın 282. maddeye atıf yapılmıştır.

    Yerel Mahkeme 5237 Sayılı TCK'nın 7/2. maddesi gereğince zaman bakımından lehe kanun uygulamasını tartışarak isabetli şekilde 5237 Sayılı TCK'nın 282/1. maddesinin 26.06.2009 tarih ve 5918 Sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki hali uygulamıştır. Zaman aşımı konusunda özel düzenleme bulunmadığından genel hükümlere göre zaman aşımı süresi TCK'nın 66/1-e maddesi gereğince 8 yıldır. Olağanüstü zaman aşımı ise 12 yıl olmaktadır.

    Soruşturma sırasında ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.04.2005 tarih ve 2002/... sayılı kararla; sanıkların atılı eylemlerinin suç oluşturup oluşturmadığının ... Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2004/... esas sayılı yargılama sonucunda mahkumiyet alma şartına bağlı olduğundan zaman aşımı süresinin kesilmesi için bekletici mesele yapılmasına karar verilmiştir.

    Suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçundan ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.12.2006 tarihinde kamu davası açılmıştır.

    Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesi sanık hakkındaki mahkumiyet hükmünü 14.06.2013 tarih 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı ilamı ile onamıştır.

    5237 Sayılı TCK'nın 67/1. maddesi5237 Sayılı TCK'nın 67/1. maddesi gereğince; soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınmasını veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya karar alınmasına veya meselenin çözülmesine veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar zaman aşımı durur. Yasal düzenleme karşısında yetkili mercii tarafından kanuna uygun şekilde bir meselenin çözümü bekletici sorun yapıldığında zaman aşımının duracağına kuşku yoktur. Somut olayda çözümlenmesi gereken husus soruşturma aşamasında Cumhuriyet Başsavcılığınca bir sorunun çözümünün "bekletici mesele" yapılıp yapılamayacağı, öncül davanın soruşturma aşamasında bekletici sorun kabul edilip edilemeyeceği, kararın bekletici meseleye dair olup olmadığına dairdir.

    TCK'nın 67/1. maddesindeTCK'nın 67/1. maddesinde bekletici mesele konusunda karar vermeye savcılık makamının yetkili olup olmadığı hususunda yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak CMK'nın 218/1. maddesinde, "yüklenen suçun ispatı ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; Ceza Mahkemesi bu sorunla ilgili olarak bu kanun hükümlerine göre karar verebilir ancak bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir." şeklindeki düzenlemeden bekletici mesele kararını mahkemelerin verebileceği anlaşılmaktadır. Diğer taraftan bekletici mesele zaman aşımını kesici değil durdurucu nedenlerdendir. Zaman aşımını kesmek için bekletici mesele kararı verilemeyeceği gibi Cumhuriyet Başsavcılığının "Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama" suçundan dava açması için öncü suçun kesinleşmesine gerek yoktur. CMK'nın 170/2. maddesi kapsamında suç işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşuyorsa iddianame düzenleyerek dava açacaktır. Görüldüğü üzere soruşturma mercii olan Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının bekletici mesele kararı vermesi hususunda yetkili olmadığı gibi, zorunlu da değildir.

    Suçun niteliği gereği son aklama işleminin suç tarihi olarak kabul edilmesi gerektiğinden bu işlemin 17.12.1999 tarihinde yapıldığı, suçun TCK'nın 282 /1. maddesi kapsamında kaldığından bu maddenin 5918 Sayılı Kanunda yapılan değişiklik öncesi üst sınır itibariyle 5 yıllık ceza öngördüğünden aynı Kanunun 66/1-e maddesi doğrultusunda asli zaman aşımı süresinin 8 yıl, zaman aşımını kesici işlemlerin yapılmış olması sebebiyle uzatılmış zaman aşımı süresinin 12 yıl olduğu 17.12.2011 tarihinde dava zaman aşımı süresinin dolmuş bulunması sebebiyle TCK'nın 66/1. maddesi gereğince davanın düşmesine karar verilmesi gerektiğinden itirazın kabulüne karar vermek gerekmiştir.

    V- )HÜKÜM:

    SONUÇ : 1- ) Yukarıda açıklanan sebeplerle Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığının 11.01.2016 tarih ve 2015/... sayılı itirazının KABULÜNE,

    2- ) Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.06.2013 tarih ve 2012/6187 esas, 2013/9049 karar sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

    3- ) İstabul 32. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 03.03.2011 tarih ve 2007/21 esas - 2011/106 Sayılı kararının 1412 Sayılı CMUK'nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, aynı Kanun'un 322. maddesi doğrultusunda bozma nedenine göre yeniden yargılama yapılması gerekmediğinden sanık ... hakkında TCK'nın 282 /1. maddesi gereğince cezalandırılma istemiyle açılan kamu davasının TCK'nın 66/1, 67. maddeleri gereğince zaman aşımı sebebiyle DÜŞÜRÜLMESİNE,

    4- ) Hükümlünün 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98 ve müteakip maddeleri gereğince; bu suçtan verilen mahkumiyet hükmününün cezasının infazının DURDURULMASINA, kararın infazın yapıldığı yer Başsavcılığına bildirilmesine, 01.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas : 2012/5-974 Karar : 2013/49
    Tarih : 22.01.2013

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Çocuğun cinsel istismarı suçundan sanık A... K...'ın 5237 sayılı TCK`nın 103/2, 43/1 62, 53 ve 63 maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, mahsuba ve hak yoksunluğuna ilişkin, İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.05.2008 gün ve 416-143 sayılı hükmün, sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 15.12.2008 gün ve 13283-11283 sayı ile;

    " Oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak rızaya dayalı gerçekleştiği kabul edilen eylemin niteliğini belirlemeye etkisi bakımından ilgili mericiden mağdurun doğum tutanağının onaylı sureti ve Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/219 esas sayılı dosyası getirtilip, resmi bir kurumda doğmadığının saptanması halinde mağdurun yaşını belirlemeye yönelik kemik grafileri çektirilerek tam teşekküllü bir hastaneden sağlık kurulu raporunun aldırılması duraksama halinde Adli Tıp Kurumundan görüş sorulup mağdurenin suç tarihindeki yaşı belirlendikten sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri lüzumu",

    Nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir.

    Bozmaya uyan yerel mahkemece 30.03.2009 gün ve 21-96 sayı ile; mağdurun doğum tutanağı, nüfusa kayıt belgesi ve esas numarası belirtilen asliye hukuk mahkemesi dosyasındaki belgeler getirilip incelendikten sonra önceki hükümdeki gibi karar verilmiştir.

    Hükmün sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 01,12 2009 gün ve 13325-13437 sayı ile;

    " Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.03.1981 gün ve 5/2-106 sayılı kararında açıklandığı üzere ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğin saptanması olduğu nazara alınarak mağdurun yaşının düzeltilmesiyle ilgili olarak açılan Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/219 sayılı dosyasındaki Uşak Devlet Hastanesinin 03.07.2008 talihli raporu ve bu rapora ek kemik grafileri getirtilip, mağdurun yaşını belirlemeye yönelik yeni kemik grafileri çektirilerek, dosyanın mağdur ile birlikle Adli Tıp Kurumuna gönderilerek ilgili ihtisas dairesinden görüş sorulup mağdurun suç tarihindeki yaşı belirlendikten, mağdurun ölen kardeşinin nüfus kaydını taşıdığına ilişkin iddia da araştırılarak buna ilişkin kanıtlar toplanıp tartışıldıktan sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması",

    İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesi ise 08.02.2010 gün ve 40-27 sayı ile;

    "Mağdurun 24.12.1992 günü Balıkesir Hastanesinde doğduğu, doğuma ilişkin 25.12.1992 tarihli rapora istinaden aynı gün nüfusa kaydının yapıldığı, resmi bir kurumda doğanların yaşının düzeltilmesine yasal imkan bulunmadığı bu itibarla hastane doğumlu olan ve günü gününe nüfusa kaydı yapılan mağdurun yaşının adli tıptan görüş sorularak tespiti yolundaki bozma ilamının usul ve yasaya uygun görülmediği, sanık müdafilerinin mağdurun saklı nüfustan olduğu ve grafilerinin çektirilerek yaşının yeniden tespitini istemeleri mağdurun 1990 doğumlu olduğu, doğumda nüfusa kaydedilmediği, 24.12.1992 tarihinde doğan ve nüfusa kaydedilen kardeşinin bir ay sonra olduğu, mağdurun ölen çocuğun nüfus kaydını kullandığı iddiası; mağdurun iki yıl nüfusa kaydedilmediği halde beklenmesi sonradan doğan ve nüfusa kayıtlı bulunan çocuğun öldükten sonra nüfus kaydını kullanmasının hayatın olağan akışına, akla ve mantığa uygun bulunmadığı keza mağdur, babası, annesi ve tanık olarak dilenen ablasının kovuşturma safhasında şikayetçi olmadıkları, soruşturma aşamasından farklı beyanlarına sanığı cezadan kurtarmaya yönelik olduğundan itibar edilmediği, mağdurun nasiyei halinin nüfus kaydına uygun olduğu ,"

    Gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir

    Bu hükmün de sanık müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istekli 30.04.2012 gün ve 233729 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay 1. Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

    Sanığın çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, kayden ondört yaşın içerisinde bulunan ve resmi kurumda doğduğu anlaşılan, ancak onbeş yaşından büyük olduğu ileri sürülenden mağdurenin gerçek yaşının saptanması için Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

    İncelenen dosya içeriğinden,

    Nüfus aile kayıt tablosu ve mernis doğum tutanağına göre mağdurenin 24.12.1992 tarihinde Balıkesir Devlet Hastanesinde doğduğu ve bu gün sonra 25.12.1992 tarihinde doğum belgesine istinaden nüfusa kaydedildiği,

    Mağdurenin kollukla, yaşının küçük olması nedeniyle görevlendirilen avukat ve psikolojik danışman huzurunda; ablasının erkek arkadaşı olan sanığın, rızası doğrultusunda kendisine karşı cinsel davranışlarda bulunduğunu belirterek şikayetçi olduğu, sanığın mafya ilişkileri bulunduğundan ailesinin şikayetçi olmasını istemediğini, altı gün sonra babası ile birlikle karakola başvurarak, şikayetten vazgeçme dilekçesi verdiğini, savcılık ve mahkemede ise olayın ablasını kıskanması nedeniyle uydurduğu bir senaryo olduğunu, sanığın kendisine karşı cinsel bir fiilinin bulunmadığını belirttiği,

    Mağdurenin kolluktaki beynin sırasında hazır bulunan psikolojik danışmanın; "mağdurun kimlik yaşı ile fiziksel durumunun uyumlu ve yaşadığı olayın hukuki anlam ve önemim anlayacak zeka seviyesine sahip olduğu" şeklinde açıklamada bulunduğu,

    Ege Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Ana Dilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen raporda, "mağdurun fiziki görünümünün yaşından büyük gösterdiği, zeka düzeyinin klinik olarak normal olduğu psikolojik sorunlarının varlığını kabul etmeyen, dürtü kontrol sorunu yaşayan, psikolojik yalan söyleyen özellikleri saptandığı, beden ve ruh sağlığının bozulmadığı" açıklamasına yer verildiği,

    Adli Tıp Kurumu 6 İhtisas Kurulu raporuna göre, mağdurenin olay nedeniyle beden ve ruh sağlığının bozulmadığı,

    Mağdurenin annesinin kollukta; olayı kızından duyduğunu, sanığın belalı birisi olduğunu, bu nedenle karakola müracaat etmek istemediklerini beyan ederek şikayetçi olduğu, daha sonra ise şikayetinden vazgeçtiği,

    Sanığın; mağdurenin ablası ile duygusal ve cinsel birliktelik yaşadığını ancak mağdureye karşı herhangi bir cinsel eylemde bulunmadığını ve üzerine atılı suçu işlemediğini savunduğu,

    Yargılama aşamasında mağdurenin doğum tarihi veya yaşına ilişkin olarak gerek sanık ve müdafii, gerek mağdure, gerekse mağdurenin anne ve babası tarafından herhangi bir hususun ileri sürülmediği, yerel mahkemenin ilk hükmünün sanık müdafileri tarafından temyiz edildiği, temyiz dilekçesinde mağdurdun yaşının düzeltilmesi istemiyle Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine açılan davaya ilişkin bilgilere yer verildiği,

    Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine ibraz edilen yaş düzeltilmesi dava dilekçesinde özetle; "Ö... 24.12.1992 doğumlu görülmektedir. Gerçekte 1990 yılında doğmuşun o sırada eşler ayrı yaşamaktadır. Tarafların geçimsizliği sebebiyle birbirleriyle konuşmamaları ilgisizlikleri, o anda yaşanan ruhsal nedenlerle Ö. nüfusu kaydettirilmemiştir Daha sonra taraflar birleşmiş, ancak nüfusa kaydettirme işi ihmal edilmiş bilahare ikinci çocuk 24.12.1992 tarihinde hastane doğumlu olarak dünyaya gelmiş, hu çocuk nüfusa Ö... olarak kaydedilmiş, doğumdan kısa bir süre sonra olmuştur. İkinci çocuğun ölümünü bildirip ilk çocuğun nüfusa tescilini yaptırmak yerine kaydolmuş olan çocuğun kimliği üzerinden devam ettirerek bugüne gelinmiştir. Gerçeğe aykırı olan bu durum çocuk açısından bazı mahkumiyetlere sebebiyet vermektedir. Bu sebeple durumun düzeltilmesi için dava açmak mecburiyeti doğmuştur" denildiği,

    Mağdurenin babasının, yaş düzeltme davasının görüldüğü mahkemede, "1990 yılında eşimle aramızda anlaşmazlık oldu ve babasının evine gitti. O sırada hamile olduğunu sonradan öğrendim. Ö... doğduktan sonra yeniden bir araya geldik 1992 yılında bir kızımız daha dünyaya geldi. Bu kızı nüfusa kaydettirdik. Kısa bir süre sonra da öldü. Ö... ölen kızımızın kaydı ile devam etti 1990 doğumludur, ancak kendisinden sonra doğan kardeşinin nüfusunu kullanmaktadır.",

    Annesinin de, "1990 yılında bir ayrılık yaşadık Ö. o sırada dünyaya geldi.",

    Şeklinde anlatımda bulundukları,

    Uşak Devlet Hastanesinde görevli dahiliye, genel cerrahi, nöroloji, göz hastalıkları, kulak burun boğaz ve psikiyatrı uzmanlarından oluşan altı kişilik heyet tarafından düzenlenen 07.07.2008 tarihli raporda; mağdurenin genel görünümü, bedeni ve ruhi gelinimi ile çekilen kemik grafilerine göre on yedi yaşının sonunda olduğunun belirtildiği,

    Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesince yaş düzeltme davasına ilişkin yargılama sonucunda davanın reddine karar verildiği, davacılar vekili tarafından temyiz edilen kararın, Yargıtay 18. Hukuk Dairesince 27.10.2009 gün ve 8998-9.126 sayı ile onandığı,

    Yaş düzeltme davasının reddi üzerine mağdurenin babasının Balıkesir Nüfus Müdürlüğüne müracaat ederek nüfus kaydının düzeltilmesi isteminde bulunduğu,

    Balıkesir Merkez İlçe Nüfus Müdürlüğünce 05.03.2009 tarihli yazı ile;

    "M. Ç., 27.01.2009 tarihli dilekçesiyle kızı Ö.`nin 25.01.1993 tarihinde bir aylık iken öldüğünü beyan ederek kayıtlardan düşümünün yapılmasını talep etmiştir.

    Adı geçenin dilekçesi 5490 sayılı Kanunun 33. maddesi ile bu Kanunun uygulanmasına ilişkin Yönetmeliğin 69. maddesinin 1 ve 3. fıkraları gereğince tahkik ettirilmek üzere Emniyet Müdürlüğüne gönderilmiş gelen yazıda, M... Ç...'ın dilekçesinde şahit olarak gösterdiği A... S..., ve A. ..K...'nun Ö...`nin öldüğünü beyan etlikleri anlaşılmıştır. Emniyet müdürlüğü tarafından yapılan soruşturmanın detaylı bir rapora bağlanmadığı anlaşıldığından iade edilmiştir.

    İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince Müdürlüğümüze gönderilen 16.02.2009 gün ve 2009/21 sayılı müzekkere ile Ö. Ç.`u ait doğum tutanağının istenmesiyle bilgisayar ortamındaki kaydı üzerinde yapılan sorgulamada, M.Ç. tarafından olduğu iddia edilen Ö.ye ait Balçova Nüfus Müdürlüğünden 31.01.2007 talihinde yenilemeden, 09.11.2007 tarihinde de kayıptan nüfus cüzdanı alındığı, 03.07.2008 ve 16.10.2008 tarihinde Uşak Nüfus Müdürlüğüne, 27.02.2009 günü Müdürlüğümüze gerçekdışı beyanda bulunduğu anlaşıldığından 5490 sayılı Kanunun 67 maddesi gereğince işlem yapılarak sonucundan bilgi verilmesi" istemiyle suç duyurusunda bulunulduğu,

    Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifadesine başvurulan mağdurenin babasının; "1990 yılında tarihini tam alarak hatırlamadığını günde A. isimli kızım doğmuştu. Fakat ailevi meseleler nedeniyle kızımı nüfusa kaydettirememiştim. 24.12.1992 günü Ö. doğdu 25.01.1993 tarihinde de öldü. Ancak ölümünü nüfusu bildirmedim. Onun nüfus cüzdanını nüfusa bildirmediğim A... Kullandı. Artık A...'ye Ö... diyorduk Uşak Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat edip nüfus kayıtlarının düzeltilmesini istedik. Mahkemece işlemin idari yolla halli gerektiği konusunda karar verildi. Balıkesir Nüfus Müdürlüğüne müracaat ederek ölümünü beyan ettim. Amacım geç kalmış işlemi tamamlayıp nüfus kayıt işlemlerinin düzeltilmesini sağlamaktı. Bir dönem ikamet ettiğim Balçova'da Ö...'ye ait gerçekte A... için nüfus kaydı çıkarmıştım. Uşak Nüfus Müdürlüğünden de nüfus kaydı çıkarttım. A. isimli kızımın yaşı reşit olmadığı için nüfus kaydını ben çıkarıyordum Ö...'nin ölüm şerhi düşüldükten sonra A.'nin kaydını çıkaracağını, Balçova ve Uşak'ta vermiş olduğum adresler doğrudur. Balçova'da bir evim vardır. Uşak'ta da kalmıştım. Halen Balıkesir`de ikamet ederim. Yalan beyanda bulunma gibi bir kastım yoktur" şeklinde savunmada bulunduğu,

    Mağdurenin babası hakkında 5490 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kamu davası açıldığı, Balıkesir 3. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 25.02.2010 gün ve 309-102 sayı ile sanığın aynı kanunun 67/1, TCK`nun 43/1, 62 ve 52/2. maddeleri uyarınca 3,740 lira adlı para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, sanık tarafından temyiz edilen hükmün inceleme aşınmasında olduğu ve henüz kesinleşmediği,

    Anlaşılmaktadır.

    Türk Ceza Kanununun 102 maddesinde, "1 ) Cinsel davranırlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikayeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    2 ) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi halinde soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikayetine bağlıdır.

    3 ) Suçun,

    a ) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

    b ) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

    c ) Üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı,

    d ) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte,

    İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır.

    4 ) Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda kişi ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezalandırılır.

    5 ) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.

    6 ) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur"

    1. maddesinde; "1 ) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    Cinsel istismar deyiminden

    a ) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,

    b ) Diğer çocuklara karşı sadece cebir tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır.

    2 ) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

    3 ) Cinsel istismarın üstsoy ikinci veya üçüncü derecede kan hısım, üvey baba, evlat edinen vasi eğitici, öğretici hakkı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilet ek ceza yarı oranında artırılır.

    4 ) Cinsel istismarın, birinci fıkranın ( a ) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

    5 ) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama sucunun ağır neticelerine neden olması halinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.

    6 ) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.

    7 ) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

    104 maddesinde de: "cebir, tehdit ve hile olmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikayet üzerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükümlerine yer verilmiştir.

    5237 sayılı Türk Ceza Kanununda, 765 sayılı Kanunda olduğu gibi cinsel saldırı suçunda nıağdurenin yasşnı göz önünde bulunduran bu düzenleme biçimine yer verilmiştir.

    5237 sayılı TCK`nun 6/1 maddesinin ( a ) bendinde, "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanan çocuk kavramı, kanun koyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği bölümde, "onbeş yaşını bitirmiş" ve "onbeş yaşını tamamlamamış" şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alınmış buna göre bu bölümde "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklar ile "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategorilerde mütalaa edilmiştir.

    103 maddenin birinci fıkrasının ( a ) bendinde; "onbeş yaşımı tamamlamamış" veya "tamamlamış, olmakla birlikle fiilin hukuki anlam ve sorunlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken, aynı maddenin ( b ) bendinde diğer çocuklar ifadesiyle "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Kanun koyucu "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, "onbeş yaşını tamamlamamış" veya "tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rıza olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Maddedeki düzenlemeyle onbeş yaşını bitirmeyen küçüklerle cinsel ilişkide bulunulması halinde mağdurenin cinsel ilişki konusundaki rızası ise geçersiz sayılmıştır.

    TCK`nun 104. maddesinde ise cebir, tehdit ve hile bulunmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocuklarla cinsel ilişkide bulunma eyleminin kovuşturulması şikayete bağlı hale getirilmiş ve daha hafif bir ceza yaptırımına bağlanmıştır.

    Görüldüğü gibi mağdurenin onbeş yaşını bitirip bitirmediği hususu eylemin soruşturulması ile hangi kanuni suç tipine uyduğu ve dolayısıyla faile uygulanabilecek özgürlüğü bağlayıcı ceza yaptırımının suresi bakımından önem taşımaktadır.

    Diğer taraftan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 218. maddesi uyarınca;

    "1 ) Yüklenen suçun ispatı ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir.

    2 ) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde, mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir."

    Bir eylemin suç oluşturup oluşturmadığı veya suçun niteliğinin saptanması ya da yüklenen suçun ispatı ceza mahkemesi dışında bir sorunun çözümlenmesine bağlı ise ceza hakimi, ya sorunu ceza muhakemesi hükümlerine göre karara bağlayacak ya da sorunun hukuk veya idare mahkemesinde çözümlenmesini bekleyecektir. Ceza mahkemesine tanınmış olan yaş düzeltme yetkisi, düzeltme sonucunda yaşta meydana gelecek değişikliğin, ceza sorumluluğuna etkili olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle sanığın beraatine karar verilecek durumda yaş düzeltmesi yapılmamalı, yapılacak yaş düzeltilmesi, cezanın artmasını veya azalmasını sağlamayacak ya da ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayacaksa veya bu konuda aynı yargılama sırasında daha önce bir karar verilmişse bu yola gidilmemelidir.

    Öte yandan ceza yargılaması hukukunda serbest ve vicdanı delil sistemi benimsenmiştir. Bu sistemle ifade edilmek istenen mevcut delillerin bağımsız, tarafsız ve tam bir vicdanı sorumluluk içinde değerlendirilmesi serbestliğidir. Ceza yargılamasında somut gerçek arandığından hakimi bu gerçeğe görülebilecek kanuni sınırlar içerisindeki her şey delil olabilecektir. Ancak hükme dayanak alınan delillerin gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı ve hukuka uygun olmaları gerekir. Bu belirleme ceza yargılamasında şekli duruma değil, somut gerçeğe itibar edileceğini ortaya koymaktadır. Aksinin kabulü hak ve adalet duygularını da yaralayacaktır.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

    Mağdurenin halen hayatta olan ablasının doğumunun ikinci gününde nüfusa tescil edilmesi, kendisinin de hastane doğumlu olarak dünyaya geldikten iki gün sonra nüfusa kaydedilmesi, gerek öğrenim hayatı, gerekse yargılama öncesi ve yargılama aşamasında yaşı ile ilgili bir hususun ileri sürülmemesi, ancak sanığın cezalandırılmasına karar verildikten sonra gerçekte on beş yaşından büyük olduğunun iddia edilmesi, kendisinden iki yıl sonra doğan ve kısa süre sonra da ölen kardeşi nüfusa kaydolurken kendisinin iki yıl kayıtsız kalmasının hayatın olağan akışına uygun olmaması, Uşak 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan yaş düzeltilmesi davasının retle sonuçlanması ve temyiz incelemesinden de geçerek kesinleşmesi, mağdurenin ve annesinin kollukta sanıktan korktukları için şikayetçi olmak istemediklerini beyan etmeleri, mahkemede ise şikayetlerinden vazgeçmeleri, kolluktaki beyanı sırasında hazır bulunan psikolojik danışmanın mağdurenin kimlik yaşı ile fiziki görünümünün uyumlu olduğunu belirtmesi, yerel mahkemece yaşı ile görünümünün uyumlu olduğunun gözlenmesi mağdurenin babasının nüfus müdürlüğüne gerçeğe aykırı beyanda bulunma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi birlikte değerlendirildiğinde, mağdurenin yaşına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığı, bu hususların sanığı cezadan kurtarmak için ileri sürüldüğü ve bu konuda CMK`nın 218. maddesi uyarınca bir araştırma yapılmasına gerek bulunmadığı kabul edilmelidir.

    Bu itibarla, usul ve kanuna uygun olan yerel mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve sekiz Genel Kuru Üyesi;

    "Dosya içinde tanık olarak dinlenen mağdurenin babası, mağdurenin doğumundan sonra bir çocuklarının daha olduğunu ve kısa bir süre sonra ölmesi nedeniyle mağdurenin önceden nüfus kayıtları gerçekleştirilmediği için ölen kardeşinin nüfus kayıtların mağdureye uyguladıklarını, bu nedenle yaşının nüfus kayıtlarındakinden daha büyük olduğunu gerekirse, ölen kardeşinin mezarını da gösterebileceğini beyan etmesi karşısında; tanık beyanlarının doğru olup olmadığı yolunda bil keşif veya araştırma yapmadan bu şekilde hüküm kurulması, telafisi imkansız hataya sebebiyet vereceği düşüncesiyle" karşı oy kullanmışlardır

    Açıklanan nedenlerle;
    1- İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.02.2010 gün ve 40-27 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,
    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas : 2011/7-31 Karar : 2011/219
    Tarih : 1.11.2011

    • CMK 218. Madde

    • Ceza Mahkemelerinin Ek Yetkisi

    Sanıklar T...A.ve C..K.'nın karapara aklama suçundan eylemlerine uyan ve lehe olan 5237 sayılı TCY'nın 282/1 ve 52/2. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis ve 2.000.000 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına, haklarında aynı Yasanın 53. maddesinin uygulanmasına, üzerine tedbir konulan 362.393,60 YTL, 26.327.626,11 USD ve 333,03 Euro ile malvarlığı değerlerinin anılan Yasanın 55/2. maddesi uyarınca .....Limited Şirketi`ne karar kesinleştiğinde nemaları ile birlikte iadesine ilişkin, Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 07.07.2008 gün ve 1303-482 sayılı hükmün katılanlar vekilleri, sanık T. A. ve müdafii ile sanık C.K.tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 29.12.2010 gün ve 15629-17189 sayı ile;

    “…III- Sanık C.K., sanık T. A. ve müdafiinin temyizleri ile, katılanlar vekillerinin bu sanıklara yönelen temyizleri, Y.B. S.Ç., E. A., T.A., T. A., S. A., C. A., Y.A., R. A., K. A., Z.A., M.A., Z.., .. Ltd. Şti. ve Arman A.Ş. vekillerinin de malen sorumlu sıfatıyla temyizlerine göre ve hükmolunan cezanın niteliği ve miktarına göre sanık T.A. müdafiinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek yapılan incelemede;

    1- Tüm dosya kapsamına göre, sanıklardan T.A. tarafından temsil edilen ...Ltd. Şti’nin sanık C.K.'nın da katılımıyla Hindistan Devletine ait .. firmasının açtığı ihaleye katılarak, Hindistan .... yazısına göre dolandırıcılık, rüşvet verme ve evrakta sahtecilik suçlarının işlenmesi suretiyle ihaleyi kazanması sonucu sözleşme bedelinin 29.11.1995 tarihinde İsviçre'deki sanıklara ait banka hesaplarına transfer edildiği, bu hesaplardan da 30.11.1995-01.08.1997 tarihleri arasında muhtelif ülkeler ve Türkiye`deki banka hesaplarına transferler yapıldığı ve bu tarihler ile sonrasında paranın çeşitli işlemlere tabi tutulduğu anlaşılmış olup, öncelikle bu eylemlerin 4208 sayılı Yasa kapsamında karapara aklama suçunu oluşturup oluşturmayacağının irdelenmesi gerekmektedir.

    4208 sayılı Yasa uyarınca karapara aklama suçunun oluşabilmesi için, anılan Yasanın 2/a madde fıkrasında sayılan ve öncül suç olarak nitelendirilen fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen paranın, elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması gerekmektedir.

    Bu durumda öncül suçların işlenmesi, sonucu elde edilen karapara, suçun unsurunu oluşturmaktadır.

    Suçtan elde edilen menfaatleri karapara aklama suçunun unsuru olma haline getiren 4208 sayılı Yasadır. 765 sayılı TCK'nun 2. maddesindeki (5237 sayılı TCK`nun 7. maddesi) ‘işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez’ hükmü karşısında, 4208 sayılı Yasa geriye yürütülerek öncül suç tanımının bulunmadığı tarihte işlenen fiillere bu nitelikler kazandırılamaz. Bir başka anlatımla atılı suçların 4208 sayılı Yasadan önce işlenmiş olmaları nedeniyle bu suçlar öncül suç olarak tanımlanamayacağından elde edilen paranın karapara olarak nitelendirilmesi olanaklı bulunmamaktadır.

    4208 sayılı Yasa kapsamında aklama suçunun unsurunu oluşturan karapara ancak bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra öncül suçların işlenmesi halinde bu niteliği taşıyacaktır.

    İşlendiği öne sürülen suçlardan elde edilen para 29.11.1995 tarihinde sanıkların banka hesaplarına yatırılmış, 4208 sayılı Yasa ise bu suçların tamamlanmasından sonra 19.11.1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    Açıklanan nedenlerle;

    Sanıklara atılı karapara aklama suçunun ve mahkemece sanıklar lehine olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK`nun 282. maddesindeki suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması.

    2.Kabule göre de;

    Sanıkların işlediği öne sürülen ve öncül suç oldukları kabul edilen fiiller nedeniyle Hindistan`da açılmış ceza davası bulunduğu anlaşılmaktadır.

    Karapara aklama suçundan açılan kamu davasında, unsur olan öncül suçun işlenip işlenmediğinin bu suç yönünden yargılama faaliyetinde bulunmayan hakim tarafından çözümü yani nisbi muhakeme ancak öncül suçun yargılama yapılarak kanıtlanmasına olanak bulunmayan sanığın ölümü, zamanaşımı, kamu davasının açılmaması ve benzeri hallerle sınırlıdır.

    Sanıklar hakkında Hindistan’da açılmış ceza davası bulunduğuna göre, öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nisbi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği de gözetilerek, Hindistan`daki yargılama sonucunda verilmiş ve kesinleşmiş bir karar varsa getirtilip incelenerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Yargıtay C.Başsavcılığı ise 03.02.2011 gün ve 276673 sayı ile;

    A ) Birinci Uyuşmazlık Konusuna İlişkin İtirazlarımız:

    Yargıtay 7. Ceza Dairesi anılan kararında özetle;

    ‘4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlenen öncül suçlardan elde edilen paranın sanıklara atılı karapara aklama suçunu ve mahkemece sanıklar lehine olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK.nun 282. maddesindeki suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun unsurlarının oluşturmayacağı’ görüşünde olup, bu görüşe katılmak şu nedenlerle imkansızdır;

    1.Bilindiği gibi, ‘karaparanın aklanması’ (money laundering) fiili ilk kez 1996 yılında 4208 sayılı Kanun ile hukuk sistemimizde suç olarak düzenlenmiştir. Karapara aklama suçunun oluşabilmesi için, ‘öncül suç’ olarak nitelendirilen fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen paranın (bir diğer deyişle suç gelirinin), elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi ya da transfer yoluyla aklanması gerekmektedir. Olayımızda ise, sanıklara isnat olunan öncül suç, Hindistan Devletine ait .... firmasının açtığı ihaleye katılarak, dolandırıcılık, rüşvet verme ve evrakta sahtecilik suçlarının işlenmesi suretiyle ihaleyi kazanmaları ve sonucunda sözleşme bedelinin iktisabıdır.

    2.4208 sayılı Kanun’da düzenlenen karapara aklama suçu ve TCK 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu ile, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin, yurtdışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması, ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. (Gerekçe, TCK md. 282) Kısacası, karapara aklama suçu, kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suçtur. Anılan karapara aklama suçu ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçları ile birden fazla hukuki yarar korunmaktadır, nitekim doktrinde, bu suçla korunan hukuki yarar, ‘…suçun finansmanının önlenmesi, organize suç ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadele, suç örgütlerinin ekonomik gücünün çökertilmesi, bunların elebaşlarına ve faillere ulaşılabilmesi yani kamu düzeninin korunması, finansal sistemin ve kuruluşların ekonomik denge ve istikrarının, bütünlüğünün, saygınlığının korunması, rüşvetin ve kirlenmenin yaygınlaşmasının ve suç örgütlerinin arz ettikleri tehlikeler sebebiyle demokratik değerlerin tahribinin önlenmesi’ olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla, açıklanan hukuki yararları korumak için suç olarak tanımlanmış olan karapara aklama fiilinin kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suç olup, öncül suç dışında tamamen ayrı hukuki yararları koruduğu nazara alındığında, öncül suçun işlendiği tarihte 4208 sayılı Kanun’un veya TCK 282. maddesinin yürürlükte olup olmaması önem taşımayacaktır. Gerçekten de, kanun koyucunun yukarıda açıklanan, suç finansmanının önlenmesinden başlayarak, kamu düzeninin ve demokratik değerlerin korunmasına kadar birincil ve ikincil olarak nitelendirilebilecek birçok hukuki yararı gerçekleştirmek amacıyla suç olarak tanımladığı karapara aklama suçunun işlendiği tarih, suç olarak tanımlanan ve ceza ile yaptırım altına alınan aklama fiilinin işlendiği tarihtir. Çünkü belirtilen fiil ile, suçtan kaynaklanan değerin ekonomiye katılması önlenmek istenmektedir. Dolayısıyla, karapara aklama suçunda korunan hukuki değer nazara alındığında, önem taşıyan asıl unsur, paranın kaynağının ‘suç’ olmasıdır. Buradan hareketle, bir değerin kaynağının ‘suç’ olması, o parayı ‘karapara ya da suç geliri’ saymak için gerekli ve yeterli olup, bunun ekonomiye sokulmaya çalışılması, çeşitli işlemlere tabi tutulması -öncül suç hangi tarihte işlenmiş olursa olsun - karapara aklama suçunu oluşturacaktır. Suçun oluşması için, öncül suçu oluşturan fiilin işlendiği tarihte bu fiilin ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmış olması, yani paranın suç sayılan fiillerle elde edilmiş olması gerekli ve yeterlidir.

    3.Aklamaya konu malvarlıklarının kaynağını oluşturan öncül suçun kanunun yürürlüğünden önce işlenmesi, ancak aklama fiilinin kanunun yürürlüğünden sonra gerçekleştirilmesi durumunda aklama suçunun oluşmayacağı hususunda doktrinde de Yüksek Daire ile aynı yönde görüşler bulunmakta olup, bu görüşlere göre, geçmişe yürürlük yasağı suçun unsurları için olduğu kadar suçun önşartı (öncül suç) için de geçerlidir, dolayısıyla 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce işlenen öncül suçlardan elde edilen gelirler üzerinde gerçekleşen aklama eylemleri suç oluşturmayacaktır. Bu görüşe göre, öncül suçun işlenmesi sonucu suçun konusu olarak ortaya çıkan gelire karapara niteliğini veren 4208 sayılı Kanundur.

    Belirtilen görüşe katılmaya imkan bulunmamaktadır, çünkü suçun önşartlarını unsurlardan ayırmakta yarar vardır. Önşartlar, suçun unsurlarından bağımsız oldukları için, suç sayılan hareketin dışında incelenmelidir, çünkü önşart, suç sayılan hareketin yapılmasından önce dış dünyada varlık kazanır. Nitekim, unsurun söz konusu olması halinde, failin bu unsurun varlığını bilmesi ve onun gerçekleşmesini istemesi gerektiği halde, önşartların –fiilden önce bulunmaları nedeniyle- fail tarafından iradi bir surette gerçekleştirilmiş olmasına, ihtiyaç yoktur, sadece failin bunların varlığını bilmiş, öngörmüş olması ile yetinilecektir. Buradan hareketle, suçun önşartı olan öncül suçun varlığının fail tarafından bilinmesi, yani aklama faaliyetine konu edilen değerin kaynağının ‘suç’ olduğunu bilmesi, aklama suçunun işlenebilmesi için gerekli ve yeterlidir.

    Kanaatimizce, Yüksek Daire kararında belirtildiği biçimde, öncül suçun işlendiği tarihte bizatihi karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmış olmasını aklama suçunun unsuru haline getirmek, TCK’nın 2. maddesinde yer bulan kanunilik ilkesi ve TCK’nın 7. maddesindeki geçmişe yürürlük yasağı (zaman bakımından uygulama) ilkesinin anlamını kanun koyucunun iradesine aykırı olarak genişletmek olacaktır. Ceza hukuku denildiğinde ilk akla gelen ilkelerden birisi olan kanunilik ilkesi, ancak kanunda gösterilen fiillerin suç sayılabileceği ve bunlara da ancak kanunda gösterilen cezaların verilebilmesi anlamını taşımaktadır. Bir fiilin suç sayılabilmesi için sadece kanunda suç olarak tanımlanmış olması yeterli değildir, ayrıca bu fiili suç olarak tanımlayan ve cezai yaptırıma bağlayan kanunun fiilin işlendiği tarihten önce yürürlüğe girmiş olması da gereklidir (TCK md. 7). Öncül suç yönünden, belirtilen zaman bakımından uygulama ilkesinin anlamı, öncül suçun işlendiği tarihte bu fiilin yani aklama fiiline kaynaklık oluşturan fiilin, suç olarak tanımlanmış olması zorunluluğudur. Öncül suçun işlendiği tarihte, bizatihi aklama fiilinin de suç olarak düzenlenmiş olmasını unsur olarak görmek, TCK’nın 7. maddesindeki zaman bakımından uygulama ilkesine yeni bir şey daha katmak anlamına gelebilecek, suç ve suçlulukla mücadelede zaafiyet yaratmak yanında tehlikeli sonuçlara da yol açabilecek bir düşüncedir.

    Doktrinde savunulan ve bizim de katıldığımız görüşe göre ise, 4208 sayılı Kanun, eskiden de suç olarak tanımlanmış fiilleri yeni ve daha ağır esaslar getirerek değiştirmemekte, sadece bu fiillerden elde edilen gelir üzerinde gerçekleştirilen birtakım fiilleri cezalandırmaktadır. Bu durumda, kanunun geçmişe yürürlüğünden ancak suç geliri üzerindeki aklama eyleminin kanunun yürürlüğünden önce sona ermesi halinde söz edilebilecektir. Karapara aklama fiillerinin Kanunun yürürlük tarihinden sonra gerçekleş¬tirilmesi veya yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyecektir.

    4.İtiraz konusu kararda savunulan ‘öncül suçun işlendiği tarihte karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmış olması’ halini karapara aklama suçunun unsuru sayma halinde, suç ve suçlulukla mücadelede kabul edilemez bazı sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Somut olarak örneklemek gerekirse, örneğin, 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce yapılmış bir uyuşturucu ticareti fiilinden elde edilen ve suç geliri olduğu şüphesiz olan bir malvarlığı, Kanun yürürlüğe girdikten sonra dönüştürme faaliyetine tabi tutulur ise, sırf kaynağının yani öncül suçun işlendiği tarihte karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmamış olması dikkate alındığında, bu görüşe dayanılması nedeniyle karapara aklama suçunu oluşturmayacağını düşündürebilecektir.

    5.4208 sayılı Kanun’da düzenlenen karapara aklama suçu ve TCK’nın 282. maddesinde tanımlanan suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama fiilleri ‘seçimlik hareketli’ bir suç olarak düzenlenmiştir. Bunlar, karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması biçimindeki seçimlik hareketlerdir.

    Somut olayımızda sanıklar, öncül suç sonucu elde ettikleri suç gelirinin 29.11.1995 tarihinde İsviçre'deki banka hesaplarına transfer edilmesinden hemen bir gün sonra bu hesaplardan da muhtelif ülkeler ve Türkiye`deki banka hesaplarına transferler yapılması ve bu tarihler ile sonrasında paranın çeşitli işlemlere tabi tutulması faaliyetlerini yoğun biçimde sürdürmüşlerdir. Olayımızda özellik arz eden husus, suçun seçimlik hareketlerinden sanıklarca yürütülen ‘gizleme’ faaliyetinin iddianame ile dava açılmasından sonra da devam etmesidir. Bu nedenle iddianame ile dava açılıncaya kadar yani hukuki kesinti dışında zamanaşımını kesen başka bir nedenin bulunmadığı aşikardır. Şöyle ki, sanıklar 4208 sayılı Kanun’un yürürlüğe girişinden sonra da iddianame ile dava açılıncaya kadar gizleme ve dönüştürme fiillerine devam etmişler, (şüphesiz başka bir iddianame ile açılması gereken ayrı bir dava konusunu oluşturmakla birlikte) gizledikleri paranın bir kısmını da iddianame ile dava açılmasından sonra 2006-2007 yıllarında da bazı hesaplara transfer etmiş olup, bu husus dosya kapsamındaki 17.10.2007 tarihli bilirkişi raporu, 01.04.2008 tarihli ek bilirkişi raporu, 30.07.199 tarih ve HUZ 1/1 sayılı MASAK soruşturma raporu ve tüm banka kayıtları ile anlaşılmaktadır.

    Dava açıldıktan sonra devam eden ‘gizleme’ ve ‘dönüştürme’ hareketlerinden başlıcaları aşağıda örnek olarak gösterilmiştir:

    Hesap Sahibi : Banka Adı ve Şubesi: Tarih : Miktar :

    T..A.. İş B. Keçiören 29.11.2002 2.317.233.10 USD

    T.. A.. İş B. Keçiören 29.11.2002 1.052.92 YTL

    C.. K.. İş B. Keçiören 29.11.2002 367.567.96 YTL

    S.. Ç..(Alankuş) İş B. Keçiören 17.04.2007 2.200.000.00 USD

    S.. Ç..(Alankuş) İş B. Keçiören 17.04.2007 1.724.200.00 USD

    K. A. Finansb. Necatibey 14.04.2000 11.826.11 USD

    K. A. Pamukb. Kavaklıdere 20.06.2000 164.291.38 YTL

    Y. A. YapıKredi B. Siteler 11.02.2000 1.066.438.00 USD

    S.A. İş B. Küçükevler 16.03.2001 1.430.655.52 USD

    Yukarıda somut olarak gösterilen örneklerle de anlaşıldığı üzere, 4208 sayılı Kanun ve TCK md. 282 ile cezai yaptırıma bağlanan ‘gizleme’ ve ‘çeşitli işlemlere tabi tutma’ faaliyetlerinin 4208 sayılı Kanun’un yürürlüğünden çok daha sonra da devam ettiği tartışmasızdır. Karapara aklama suçunun zincirleme suç şeklinde işlenebileceği kabul edilmektedir. Olayımızda sanıkların aklama fiilleri de zincirleme biçimde gerçekleşmiş ve teselsül eden fiiller iddianame ile dava açılıp hukuki kesinti oluşuncaya kadar devam etmiştir. Bilindiği gibi zincirleme suçlarda suçun işlendiği tarih, teselsülün sona erdiği tarihtir. Karapara aklama veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama fiillerinde de suçun maddi unsuru ‘dönüştürme’ hareketidir. Somut olayda da teselsül eden dönüştürme hareketlerinin gerçekleştirildiği tarihte 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla, itiraza konu kararda yer verilen ‘öncül suçlardan elde edilen paranın 4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girişinden önce sanıkların hesabına transfer edildiği ve bu nedenle atılı suçun oluşmayacağı’ şeklindeki gerekçeye katılmaya imkan bulunmamaktadır. Bu görüşün kabulü olayımızda aklama fiilinin tek bir hareketten oluştuğunu (ani suç olduğunu) savunmak anlamına gelecektir. Oysa olayımızda, aklama fiili teselsül etmiştir, sanıklar tarafından yüzlerce farklı işlemle para transferi/ dönüştürme faaliyeti yapıldığı dosyadaki tüm delillerle anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, karapara aklama fiillerinin 4208 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyecek ve sanıkların fiillerinin atılı suçu oluşturduğunun kabulü gerekecektir.

    B ) İkinci Uyuşmazlık Konusuna İlişkin İtirazlarımız:

    Yargıtay 7. Ceza Dairesi anılan kararında özetle;

    ‘Sanıkların işlediği öne sürülen ve öncül suç oldukları kabul edilen fiiller nedeniyle Hindistan'da açılmış ceza davası bulunduğuna göre, öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nisbi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği de gözetilerek, Hindistan`daki yargılama sonucunda verilmiş ve kesinleşmiş bir karar varsa getirtilip incelenerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması’ hususunu yasaya aykırı bulmuştur. Bu karara katılmaya imkan bulunmamaktadır, şöyle ki;

    1.Öncül suçun işlenip işlenmediğinin nispi muhakeme yapılarak çözümü hem usul ekonomisi hem de suç ve suçlulukla etkin mücadele açısından zorunluluktur. Ceza mahkemesinde yargılama konusu edilen suçun ispatının, başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı olduğu hallerde, ceza mahkemesinin uyuşmazlığı bizzat kendisinin çözmesi ‘nispi muhakeme’ olarak adlandırılmaktadır. İkincil nitelikteki uyuşmaz¬lığın bekletici sorun sayılması veya nispi muhakeme yoluyla çözümlenmesi kural olarak mahkemenin takdirinde olup, CMK md. 218/1’in anlamı da budur. Nispi muhakeme yapma halinde, bekletici sorun yapmada olduğu gibi, başka bir mahkemenin kararının beklenmesi gerekmediğinden, zaman kaybı söz konusu olmayacaktır. Somut olayımızda olduğu gibi başka bir ülkede devam eden öncül suçun yargılama sürecinin tamamlanmasının ne kadar zaman alacağının öngörülemeyeceği durumlarda, yargılama makamının yapması gereken tercihini nispi muhakeme yapmaktan yana kullanmaktır, suç ve suçlulukla etkin mücadelenin gereği de budur. Gerçekten de, nispi muhakeme yapılmasının, bir yandan muhakemenin çabuklaştırıl¬masına, diğer yandan da maddi gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet ettiği savunulmaktadır. Belirtilen tüm hususlar dikkate alındığında, öncül suç konusunda Hindistan’da devam eden yargılamanın sonucunun beklenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır.

    Yüksek Daire kararında, ‘nispi muhakeme yapmak, ancak öncül suçun yargılama yapılarak kanıtlanmasına olanak bulunmayan sanığın ölümü, zamanaşımı, kamu davasının açılmaması ve benzeri hallerle belirli hallerde başvurulabilecek’ istisnai bir yöntem olarak gösterilmiştir, oysa ki durum böyle değildir. Böyle bir zorunluluğu ne CMK, ne de başka bir kanun yargılama makamına yüklememiştir( Sadece CMK md. 218/2. sanığın gerçek yaşının belirlenmesi konusunda nispi muhakeme yapma zorunluluğu getirmektedir). Nitekim doktrinde de, aklama suçunu yargılayacak mahkemenin görev alanı ile ilgili olarak öncül suçun işlenip işlenmediğine nispi muhakeme yoluyla karar vereceği ifade edilmektedir. Belirtilen yasal dayanaklar ve doktrinde savunulan görüşlerin dışına çıkarak mahkemeyi bekletici sorun sayma yoluna başvurmaya sevketmek belirtildiği gibi suç ve suçlulukla etkin mücadeleyi engelleyecektir.

    2.Öncül suçların işlenip işlenmediğinin belirlenmesi için Hindistan adli makamlarının kararının beklenmesi zorunluluğu getirmek, adil yargılama hakkını ihlal de edebilecektir. Nispi muhakeme yapılmasının, bir yandan muhakemenin çabuklaştırılmasına, diğer yandan da maddi gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet ettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu yola başvurmamak davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecek ve adil yargılama hakkı ihlal edilmiş olacaktır.

    3.Dosya içinde bulunan deliller öncül suçların (dolandırıcılık, rüşvet ve evrakta sahtecilik) işlendiği, özellikle dolandırıcılık suçunun işlendiği hususunda hüküm kurmaya yeterli delil bulunmaktadır.

    Sanık T.’ın ortağı ve yetkilisi, sanık C.’ın ise fiilen yetkilisi olduğu K.. Danışmanlık, ..San. Tic. Ltd. Şirketi’nin Hindistan Devletine ait ...adlı gübre şirketinin açtığı 200.000 tonluk üre alımına ilişkin ihaleye katıldığı ve ihaleyi 38 milyon USD bedelle kazandığı, ancak bu ihalenin Hindistan devlet görevlilerine rüşvet vermek suretiyle kazanıldığı ve mal tesliminde ödeme yapılması sözleşmeyle kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Sanıklar malın teslim edilmemesi halinde ‘Birinci sınıf ..s sigorta poliçesi’ sunma koşuluna dayanmışlar ancak bu nitelikteki sigorta poliçesini sunmayıp, poliçe yerine bu koşulu yerine getirmiş görünmek için böyle bir riski içermeyen ‘gemiyle gönderme deniz sigorta senedi’ düzenletmişler ve işbirliği yaptıkları Hindistanlı görevlilerin yetkilerini aşarak bu durumu gözardı edip malın tesliminden önce mal bedelinin (sigorta bedeli düşüldükten sonra kalan 37.620.000 USD) ödenmesini sağlamışlar, ancak sözleşme bedelini almalarına karşın bu paranın karşılığında malın teslimine ilişkin hiçbir girişimde bulunmamışlardır. Sanıklar hakkında açıklanan iddialarla Hindistan’da rüşvet vermek, suç işlemek amacıyla gizli sözleşme yapmak, dolandırıcılık suçlamalarıyla dava açıldığı ve sanıkların bu suçlardan tutuklandıkları Hindistan ..., T.C. Dışişleri Bakanlığı Yeni Delhi Büyükelçiliği yazıları ve tüm dosya kapsamındaki delillerle anlaşılmaktadır.

    4.Sanıkların atılı suçları işlediklerine dair dosyaya sunulan deliller öncül suçlardan nispi muhakeme yapılması için yeterlidir, çünkü sanıkların yetkilisi olduğu .. şirketinin ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğu ve yapısı hususunda MASAK raporunda şu tespitlere yer verilmiştir;

    a) 200.000 ton gibi çok yüksek bir miktarda gübre satışını taahhüt eden şirketin kuruluşundan ihale tarihine kadar gübre üretimi veya ticareti ile ilgili hiçbir faaliyeti olmamıştır.

    b) Belirtilen yüksek miktardaki bir taahhüde girişen şirketin vergi beyannameleri incelendiğinde 1995 yılında ‘hiçbir faaliyetinin bulunmadığı’ şeklinde beyanname sunduğu, yine 1996-1997-1998 yıllarına ilişkin ise herhangi bir kurumlar vergisi beyanında bulunmadığı Çankaya Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün yazısı ile anlaşılmış olup, diğer yönden şirket adresine yapılan tebligatlar dahi ulaştırılamamış, hatta şirket ortaklarının adresleri dahi sahte çıkmıştır, dolayısıyla şirketin ve ortakların izine rastlanamamış olup, bu durum KARSAN şirketinin bir ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğuna delil olup, sonuç olarak belirtilen miktarlardaki nakit parayı temin edebilecek bir ticari organizasyon veya faaliyeti belirlenememiştir.

    c) Yurtdışından gelen paraların izinin kaybedilmeye çalışılması, diğer taraftan yurtdışı ticari faaliyete ya da yasal kaynağa ilişkin hiçbir belge sunulamaması hususları da sanıkların yetkilisi olduğu şirketin anılan ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğunun bir başka kanıtıdır.

    d) Karsan şirketinin kayıtlı bir tek personeli dahi bulunmamaktadır.

    e) 1988 yılında yayınlanan şirket tüzüğüne göre şirketin kayıtlı sermayesi 10.000.000 TL olup, bu tutar İngilizce metinlere 10.000.000 USD olarak yazılmış yani şirket sermayesi İngilizce metinlerde gerçekte olduğundan çok yüksek gösterilmiştir.

    Diğer taraftan, Yüksek Daire, öncül suçun 1995 tarihinde işlendiğini dosya kapsamındaki delillerle belirleyebildiğine göre (bkz. karar metni madde (1-), anılan deliller öncül suçtan nispi muhakeme yapılması içinde yeterlidir. Bozma kararının anılan gerekçesi de dosya kapsamındaki delillerin nispi muhakeme yapmak için yeterli olduğunun en önemli kanıtıdır. Aksinin kabulü halinde itiraza konu karar 1 ve 2 nolu bentleri yönünden kendi içinde çelişkili duruma düşmektedir.

    5.Sanıkların belirtilen fiillerini konu alan ve taraflar tarafından itiraz edilmeyen uluslararası tahkim kararı Amsterdam Yüksek Mahkemesi’nin 22.01.2004 tarihli onama kararı ile kesinleşmiş olup, bu karar ‘maddi olayın kabulü’ bakımından mahkemeye yeterli düzeyde bilgi sunmaktadır. Anılan tahkim kararı her ne kadar özel hukuka ilişkin bir karar ise de, bu karara karşı tarafların, bu bağlamda özellikle savunma tarafının itiraz etmemesi karşısında, bu karar maddi olayın değerlendirilmesi bakımından ceza mahkemesinin yararlanabileceği önemli bir delil aracı durumuna gelmiştir. Nitekim anılan tahkim kararı ile, sanıkların yetkilisi olduğu KARSAN şirketinin sözleşme bedelini almasına rağmen mal teslimine ilişkin bir girişimde bulunmadığı ve bedeli iade etmeye yanaşmadığı, sonuç olarak birçok açıdan sözleşmeyi ihlal ettiği hususu belirlenmiştir.

    6.Nispi muhakemenin kesin hüküm gücüne sahip olmaması nedeniyle, Hindistan mahkemesinin ulaşacağı sonucun farklı olabileceği şeklindeki gerekçe dayanaksızdır. Nispi muhakeme, davasız yargılama olmaz ilkesinin de özel bir istisnasını teşkil edip, ikincil nitelikteki uyuşmazlığa ilişkin verilecek kararın kesin hüküm gücüne sahip olmaması gerektiği hususu da dikkate alındığında Yüksek Daire kararında değinilen ‘öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nispi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği’ nedeniyle Hindistan’daki davanın sonucunun beklenmesi gerektiği şeklindeki gerekçe de dayanaksız kalmaktadır, çünkü nispi muhakeme sonunda verilecek karar hiçbir zaman kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır, dolayısıyla öncül suçlardan nispi muhakeme yapılmasının önünde engel bulunmadığı düşüncesindeyiz.

    Sonuç olarak,

    1.Karapara aklama (suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama) fiili kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suç olup, öncül suç dışında tamamen ayrı hukuki yararları koruduğu nazara alındığında, öncül suçun işlendiği tarihte 4208 sayılı Kanun’un veya TCK’nın 282. maddesinin yürürlükte olup olmaması önem taşımamaktadır. Bir malvarlığı değerinin kaynağının ‘suç’ olması, o parayı ‘karapara ya da suç geliri’ saymak için gerekli ve yeterli olup, bunun ekonomiye sokulmaya çalışılması, çeşitli işlemlere tabi tutulması -öncül suç hangi tarihte işlenmiş olursa olsun - karapara aklama suçunu oluşturacaktır. Karapara aklama veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama fiillerinde suçun maddi unsuru ‘dönüştürme’ hareketi olduğundan, suçun işlendiği tarih, dönüştürme hareketinin gerçekleştirildiği tarihtir. Somut olayda da dönüştürme hareketlerinin iddianame ile dava açılıncaya kadar hatta açıldıktan sonrasında dahi teselsül ederek devam ettiği gözetildiğinde, belirtilen tarihlerde 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir.

    Karapara aklama fiillerinin Kanunun yürürlük tarihinden sonra gerçekleştirilmesi veya somut olayımızda olduğu gibi yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyeceği görüşü doktrinde de yerleşiktir. Öncül suçun işlendiği tarihte, bizatihi aklama fiilinin de suç olarak düzenlenmiş olmasını unsur olarak görmek, TCK’nın 7. maddesindeki zaman bakımından uygulama ilkesine yeni bir şey daha katmak anlamına gelebilecek, suç ve suçlulukla mücadelede zaafiyet yaratmak yanında tehlikeli sonuçlara da yol açabilecek bir düşüncedir.

    2.Sanıkların atılı öncül suçları işlediklerine dair dosyaya sunulan deliller aklama suçundan hüküm kurulması için yeterlidir, çünkü sanıkların yetkilisi olduğu KARSAN şirketinin ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğu, hiçbir ticari faaliyetinin ve çalışanının olmadığı vb. hususlarda MASAK raporunda tespitlere yer verilmiş, sanıkların belirtilen fiillerini konu alan ve taraflar tarafından itiraz edilmeyen uluslararası tahkim kararı Amsterdam Yüksek Mahkemesi’nin 22.01.2004 tarihli onama kararı ile kesinleşmiş olup, bu karar ‘maddi olayın kabulü’ bakımından mahkemeye yeterli düzeyde bilgi sunmaktadır.

    Öncül suçun işlenip işlenmediğinin nispi muhakeme yapılarak çözümü hem usul ekonomisi hem de suç ve suçlulukla etkin mücadele açısından zorunluluktur. Belirtilen delillerin varlığına rağmen, Hindistan’daki dava konusunda mahkemeyi bekletici sorun sayma yoluna başvurmaya sevk etmek, belirtildiği gibi suç ve suçlulukla etkin mücadeleyi engelleyecek, yargılamanın uzamasına ve zamanaşımına uğrama tehlikesine maruz kalmasına neden olabilecek ve dolayısıyla adil yargılama hakkını da ihlal edebilecektir. Nispi muhakemenin kesin hüküm gücüne sahip olmaması nedeniyle, Hindistan mahkemesinin ulaşacağı sonucun farklı olabileceği şeklindeki gerekçe de dayanaksızdır.

    Açıklanan nedenlerle, somut olayda, yerel mahkemenin sanıklar T..A.ve C. K. hakkında verdiği atılı suçtan cezalandırılmalarına ve fer’ilerine dair kararının bozulmasına ilişkin Yargıtay 7. Ceza Dairesinin anılan kararı hukuka uygun değildir” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

    Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    TÜRK MİLLETİ ADINA

    CEZA GENEL KURULU KARARI

    Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

    1- Sanıkların 30.10.1995 tarihinde kazandıkları ihale sonucu 30.11.1995 tarihinde şirket hesabına yatırılan 37.620.000 ABD Dolarının 4208 sayılı Yasa kapsamında karapara olup olmadığı, bu bağlamda karapara aklama suçunun sabit olup olmadığı ile,

    2- Sanıklar hakkında öncü suçlardan Hindistan`da açılmış olan davaların sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediğinin,

    Belirlenmesine ilişkindir.

    İncelenen dosya içeriğinden;

    Sanık T.A.'un ortağı ve yöneticisi, sanık C.K.'nın ise müdür yardımcısı olarak göründüğü K.Danışmanlık Ltd. Şirketinin; toplam öz sermayesinin %97,64'ü Hindistan Hükümetine, %2,36'sı ise çalışanlarına ait olmak üzere mali kurumlar ve kamuya ait olan N..(N.F. Ltd) isimli gübre şirketi tarafından açılmış olan üre alım ihalesine katıldığı, ihalenin K.Danışmanlık Ltd. Şirketi tarafından kazanılması üzerine taraflar arasında 30.10.1995 tarihinde UREA 46 Gübre Alım-Satım Sözleşmesinin imzalandığı, sözleşme bedelinin %100 nakit ön ödemesi olan 37.620.000 ABD Dolarının (sözleşme bedeli olan 38.000.000 ABD Doları- 380.000 Dolar sigorta bedeli) tamamının malların tesliminden önce satıcının banka hesabına yatırılacağını belirten sözleşmenin ödeme başlıklı 8. maddesi gereğince NFL tarafından 37.620.000 Dolar K.Danışmanlık Ltd. Şirketinin İsviçre-Cenevre'de bulunan Pictet CIE Bankasındaki 91923 numaralı hesabına 29.11.1995 tarihinde yatırıldığı, bir gün sonra 30.11.1995 tarihinde şirket hesabında bulunan paranın 28.100.000 Dolarlık kısmının sanık T.'ın aynı bankada bulunan 91925 nolu hesabına, 1.100.000 Dolarlık kısmının sanık C.'ın aynı bankada bulunan 91924 nolu hesabına, geri kalan kısmının da sanık T.`ın yurt içi ve dışındaki farklı bankalarda bulunan hesaplarına aktarıldığı, bu hesaplardan, iddianame ile kamu davasının açıldığı 15.12.1999 tarihinden de sonra olmak üzere sanıkların beraat eden yakınlarının hesaplarına havale edildiği anlaşılmaktadır.
    Sanıklar T. A. ve C. K. hakkında Yeni Delhi-Hindistan savcılığı tarafından 01.12.1998 tarihinde emniyeti suistimal ve dolandırıcılık suçlarından dava açılmış olup, davaların sonucu ile ilgili olarak dosya içerisinde bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.
    Taraflar arasındaki uyuşmazlık birçok Uluslararası mahkemede yargılamaya konu olmuştur.
    Bu bağlamda, Cenevre Kantonu Adalet Divanı 14 Ekim 2005 günlü kararında, davalı T.A.aleyhine hiçbir dolandırıcılık suçunun kabul edilmediğine ve bir parayı aktarma yükümlülüğünün yerine getirilmemesinin ise tek başına güveni kötüye kullanma için yeterli olmadığına hükmetmiş,
    Bu karara karşı .... Şirketi tarafından İsviçre Yüksek Mahkemesine temyiz başvurusunda bulunulmuş, Yüksek mahkeme 28.07.2006 tarihli kararı ile temyiz başvurusunu reddetmiştir.

    Uluslararası Tahkim Mahkemesi 3 Aralık 1998 tarihli kararı ile davacı .. Şirketi tarafından davalı K.Şirketi aleyhine açılan davada; K.Şirketinin anlaşmayı ihlal ettiğine ve .şirketinin zararları nedeniyle tazminat ve faiz ödemesine karar vermiş,

    Bu karar 03.12.1998 tarihinde K.Şirketi tarafından temyiz edilmiş ve Amsterdam Yüksek Mahkemesi tarafından verilen 22.01.2004 tarihli karar ile Uluslararası Tahkim Mahkemesi kararı kesinleşmiştir.

    Mali Suçları Araştırma Kurulu tarafından düzenlenen 30.07.1999 tarih ve 1/1 sayılı raporda sanıkların 4208 sayılı Yasa hükümleri uyarınca cezalandırılması gerektiği yönünde görüş bildirilmiştir.

    Uyuşmazlık konusuna ilişkin yasal düzenlemeler incelendiğinde;
    Karaparanın tanımı ve karapara aklama fiillerinin suç olarak düzenlenmesi hukukumuza ilk olarak 19 Kasım 1996 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Yasa ile girmiş, anılan Yasanın 2. maddesinde karapara ve karapara aklama suçunun tanımı yapılarak, 7. maddesinde yaptırım öngörülmüştür.

    18.10.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkındaki Yasanın 26. maddesi ile 4208 sayılı Yasanın 2 ve 7. maddeleri de dahil olmak üzere bir çok maddesi yürürlükten kaldırılmış, Yasanın adından da anlaşılacağı üzere karapara terimi yerine suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini ifade eden ‘suç geliri’ terimi kullanılmış, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması anlamına gelen ‘aklama suçunun’ 5237 sayılı TCY`nın 282. maddesinde düzenlenmiş olan suçu ifade ettiği belirtilmiş, 5549 sayılı Yasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Diğer mevzuatta yer alan ‘karapara’ ibaresinden ‘suçtan kaynaklanan malvarlığı değeri’, ‘karapara aklama suçu’ ibaresinden ‘aklama suçu’ anlaşılır’”düzenlemesine yer verilmiştir.

    5549 sayılı Yasanın yollamada bulunduğu 5237 sayılı TCY`nın “Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” başlıklı 282. maddesinde, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerinin, yurt dışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

    Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından işlendiği iddia olunan suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 4208 sayılı Yasanın konuyla ilgili bölümlerinin incelenmesi gereklidir.

    4208 sayılı Yasanın tanımlar başlıklı 2. maddesinin (a) bendinde karapara;
    1.1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanundaki,
    2.6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanundaki,
    3.2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanundaki,
    4.2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında Kanundaki,
    5.213 sayılı Vergi Usul Kanununun 344 üncü maddesinin 2 ve 3 numaralı bentlerindeki,
    6.765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki Devletin Şahsiyetine Karşı İşlenen Cürümler ve aynı Kanunun 179, 192, 264, 316, 317, 318, 319, 322, 325, 332, 333, 335, 339, 341, 342, 345, 350, 403, 404, 406, 435, 436, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 504 ve 506`ncı maddelerindeki, fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirleri veya bir para biriminden diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi menfaat ve değeri” ,
    (b) bendinde ise karapara aklama suçu;

    “Türk Ceza Kanununun 296 ncı maddesinde belirtilen haller haricinde, bu maddenin (a) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen karaparanın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması; elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya karaparanın tespitini engellemeye yönelik fiilleri”ifade eder şeklinde tanımlanmıştır.

    Karapara aklama suçu kendisine kaynaklık eden “öncü suçtan” bağımsız ve ayrı bir suç tipidir. Karapara aklama suçunun varlığı için, “öncü suç” olarak adlandırılan ve 4208 sayılı Yasanın 2-a maddesinde sayılan suçlardan birinin işlenmesi, aklamaya konu değerlerin de “öncü suç” olarak adlandırılan bu suçlardan elde edilmiş olması ve belirtilen öncü suçların işlenmesi suretiyle elde edilen parada dahil olmak üzere her türlü maddi menfaat ve değerin, elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, öncü suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi ya da transfer yoluyla aklanması veya karaparanın tespitini engellemeye yönelik fiillerin yapılması gerekmektedir.
    Karapara aklama suçu açısından varlığı gerekli olan öncü suçun işlenme tarihi, karapara aklama suçunu hukukumuza sokan 4208 sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 19.11.1996 tarihinden önceki bir tarihe tekabül etmekte ise, artık karapara sayılan bir değerden ve karapara aklama suçundan söz edilemez. Belirli öncü suçların işlenmiş olması önşartına bağlı olarak karapara aklama suçunun konusunu oluşturan "karapara", ancak anılan Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra işlenen öncü suçlardan dolayı bu niteliği taşıyacaktır. Başka bir anlatımla, yasada belirtilen öncü suçların işlenmesi sonucu suçun konusu olarak ortaya çıkan "karapara" ya bu niteliğini veren 4208 sayılı Yasa olmuştur.

    Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Sanıklarca işlendiği iddia olunan öncü suçların gerçekleşme tarihi K. Danışmanlık Ltd. Şirketince gübre alım ihalesinin kazanılarak sözleşmenin imzalandığı 30.10.1995 günüdür. Diğer taraftan, karapara aklama suçunun konusunu oluşturan 37.620.000 ABD Doları, sanıkların yöneticisi olduğu şirketin ve hemen akabinde sanıkların şahsi banka hesaplarına 29.11.2005 ve 30.11.2005 tarihlerinde aktarılmış olup, hem işlendiği iddia olunan öncü suçların gerçekleşme tarihi, hem de öncü suçlar sonucu sanıklarca elde edilerek aklandığı iddia olunan paranın elde edildiği tarih 4208 sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 19.11.2006 tarihinden öncedir. Karapara aklama suçunun varlığı için, karapara olarak nitelendirilen değerlerin elde edilmesine araç oluşturan öncü suçların 4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 19.11.2006 tarihinden sonra gerçekleşmiş olması gerekir, çünkü ancak bu durumda Yasanın 2-a maddesinde sayılan suçların işlenmesi ile elde edilen değerler karapara olarak adlandırılabilir. Başka bir anlatımla karapara aklama suçunun işlenebilmesi için öncelikle karapara olarak adlandırabileceğimiz bir değerin varlığı gerekmekte olup, bu da Yasada sayılan öncü suçların Yasanın yürürlük tarihinden sonra işlenmesi halinde olanaklı olacaktır. Dolayısıyla sanıklarca aklandığı iddia olunan paranın elde edildiği tarihin 4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce olması nedeniyle karapara olarak nitelendirilemeyeceğinden, karapara olarak nitelendirilemeyen suça konu paranın da sanıklarca banka hesaplarından başka hesaplara aktarılması eylemlerinin karapara aklama suçunu oluşturduğunun kabulü olanaklı değildir.

    Zira, aksinin kabulü Anayasanın 38. maddesinde; “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” şeklinde, Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7. maddesinde ise; “Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez” biçiminde düzenlenerek güvence altına alınan ve buna paralel olarak da 5237 sayılı TCY`nın 2. maddesinin birinci fıkrasında “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz” şeklinde düzenlenmiş olan ve çağdaş ceza hukukunun en temel ilkelerinden birisini oluşturan suçta ve cezada kanunilik ilkesine aykırılık oluşturacaktır.

    Bu itibarla, sanıkların eylemlerinin karapara aklama suçunu oluşturduğunu kabul eden yerel mahkeme hükmünü bozan Özel Daire kararı isabetli olup, haklı nedene dayanmayan Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi; itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

    Diğer itiraz nedenine gelince; sanıkların eyleminin karapara aklama suçunu oluşturmayacağının saptandığı nazara alındığında, sanıklar hakkında öncü suçlardan Hindistan`da açılmış olan davaların sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediği hususundaki itiraz nedeninin ise bu aşamada değerlendirilmesinde hukuki bir yarar bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

    SONUÇ :

    Açıklanan nedenlerle,

    1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
    2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.