CMK Madde 175



  • İddianamenin Kabulü ve Duruşma Hazırlığı

    CMK Madde 175

    (1) İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.

    (2) Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır.




  • CMK Madde 175 Gerekçesi

    Ceza adalet sisteminin işlemesinde, temelde soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir orta aşama (Almanların Zwishenverfahren adını verdikleri) bulunduğu 173 üncü maddenin gerekçesinde açıklanmıştır. Ayrıntılar için söz konusu maddenin gerekçesine bakılmalıdır. Orta aşamada yapılacak işlemler için 178 ilâ 181 inci maddelere ve gerekçelerine bakılmalıdır.

    Tasarı bu orta aşamayı kovuşturma evresi kapsamında kabul ettiği için, iddianamenin verilmesi ile kamu davası açılmış olacak ve iddianamenin kabulünü takiben duruşma hazırlığı aşaması başlamış bulunacaktır.



  • CMK 175. Madde Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 20. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2017/1268 Karar : 2017/3523
    Tarih : 31.05.2017

    • CMK 175. Madde

    Yüksek Adalet Bakanlığı'nın, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan sanık ... hakkında, Bursa 11.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 08/02/2017 tarihli 2017/27 esas ve 2017/82 sayılı kararı ile verilen “karar verilmesine yer olmadığına” ilişkin kararının kanun yararına bozulması talebi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 18/04/2017 tarihli ihbar yazısı ekinde dosyanın Dairemize gönderildiği anlaşıldı.

    Dosya incelendi.

    GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

    İncelenen dosyadan;

    Sanık hakkında “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçundan yapılan soruşturma sonucunda Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 21/04/2016 tarihli ve 2016/12236 soruşturma, 2016/640 karar sayılı “kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve şüpheli hakkında bir yıl süre ile denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına” kararı verildiği, kararın kesinleşmesinden sonra infazı için Bursa Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’ne gönderildiği, 17/06/2016 tarihli çağrı yazısının 23/06/2016 tarihinde sanığa tebliğ edildiği, Müdürlüğe başvurmaması nedeniyle 20/07/2016 tarihli yazı ile uyarıldığı, uyarı yazısının 01/08/2016 tarihinde sanığa tebliğ edildiği,Müdürlüğe başvurması üzerine 02/08/2016 tarihinde AMATEM Polikliniğine sevk edildiği, hastaneye başvurmadığı hususunun Bursa Devlet Hastanesi’nin 30/11/2016 tarihli yazısı ile bildirildiği, sanığın denetimli serbestlik yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle, Bursa Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’nün 09/12/2016 tarihli ve 2016/3412 DS sayılı yazısı ile sanık hakkındaki ilam dosyasının kapatılarak Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmesi üzerine Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının kaldırılarak, 27/12/2016 tarihli ve 2016/12236 soruşturma, 2016/25474 esas, 2016/20930 sayılı iddianame ile kamu davasının açıldığı, yapılan yargılama sonucunda, sanığa yapılan tebligatların yükümlülüklere uymamakta ısrar etme eylemini doğuracak nitelikte bulunmadığı gerekçesiyle ihbar doğrultusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verildiği, kararın istinaf yoluna gidilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

    Kanun yararına bozma talebi ve ihbar yazısında;

    “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek, bulundurmak ve kullanmak suçundan şüpheli ... hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 21/04/2016 tarihli ve 2016/12236 soruşturma, 2016/640 sayılı kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve şüpheli hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına dair kararı müteakip, şüphelinin denetimli serbestlik yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle hakkındaki ilam dosyasının kapatılmasına ilişkin Bursa Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün 09/12/2016 tarihli ve 2016/3412 DS sayılı kararını müteakip, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 27/12/2016 tarihli ve 2016/12236 soruşturma, 2016/25474 esas, 2016/20930 sayılı iddianame ile kamu davası açılması üzerine yapılan yargılama sonucunda, sanığa yapılan tebligatların yükümlülüklere uymamakta ısrar etme eylemini doğuracak nitelikte bulunmadığı anlaşıldığından ihbar doğrultusunda karar verilmesine yer olmadığına dair Bursa 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 08/02/2017 tarihli ve 2017/27 esas, 2017/82 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

    Dosya kapsamına göre, mahkemesince 6545 sayılı Kanun ile değişik 5237 sayılı Kanun'un 191. maddesinde yükümlülüklere uymamakta ısrar etmesi düzenlemesi getirilmiş olduğundan ve sanığa yapılan tebligatların yükümlülüklere uymamakta ısrar etme eylemini doğuracak nitelikte bulunmadığı anlaşıldığından ihbar doğrultusunda karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmiş ise de,

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/2. maddesinde "Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında ... beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir.", 191/3. maddesinde "Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır." ve 191/4 - a maddesinde "Kişinin, erteleme süresi zarfında; a) Kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, ...hâlinde, hakkında kamu davası açılır." şeklinde düzenlemeler yer aldığı,

    5271 sayılı Kanun'un 175/1. maddesi uyarınca iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış olduğu ve kovuşturma evresinin başladığı, kovuşturma aşamasının anılan Kanun'un 176 ve devam eden maddelerde izlenen usul çerçevesinde yürütüleceği ve yargılamanın mezkur Kanun'un 223/1. madde uyarınca, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi şeklinde sınırlı olarak sayılan hükümlerden biri ile veya aynı maddenin 8. fıkrasında düzenlenen durma kararı ile sonlandırılabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilerek, Bursa 11.Asliye Ceza Mahkemesi'nin 08/02/2017 tarihli kararının bozulması istenmiştir.

    Yapılan incelemede;

    a) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/2. maddesinde; "Bu suçtan dolayı başlatılan soruşturmada şüpheli hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 171. maddesindeki şartlar aranmaksızın, beş yıl süreyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilir.",

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/3. maddesinde; "Erteleme süresi zarfında şüpheli hakkında asgari bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanır."

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/4 - a maddesinde; "Kişinin, erteleme süresi zarfında; kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, ...hâlinde, hakkında kamu davası açılır." düzenlemeleri yer almaktadır.

    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175/1. maddesi uyarınca; iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış olacağı ve kovuşturma evresinin başlayacağı, kovuşturma aşamasının anılan Kanun'un 176 ve devam eden maddelerinde belirlenen usul çerçevesinde yürütülerek yargılamanın aynı Kanun’un 223/1. maddesi uyarınca; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi şeklinde sınırlı olarak sayılan hükümlerden biri ile veya aynı maddenin 8. fıkrasında düzenlenen durma kararı ile sonlandırılabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde “karar verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi,

    Kanuna aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görüldüğünden; Bursa 11.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 08/02/2017 tarihli ve 2017/27 esas, 2017/82 sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesinin 3. fıkrası gereğince kanun yararına BOZULMASINA, aynı Kanun'un 309. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca gerekli işlemin yapılması için, dosyanın Adalet Bakanlığı'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine,

    31/05/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 17. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/19900 Karar : 2017/6644
    Tarih : 29.05.2017

    • CMK 175. Madde

    Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

    CMK'nın 260/1. maddesine göre katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolunun açık olduğu, müşteki kurum vekilinin şikayet dilekçesi ile sanığın cezalandırılmasını istediği, kararı temyiz etmekle de davaya katılma iradesini ortaya koyduğu ve mahkemece duruşma günü tebliğ edilmeden tensiple hüküm verildiği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 19.10.2010 gün ve 2010/9-149 Esas, 2010/205 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere mağdurun katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gördüğü konusunda araştırma yapmayı gerektirecek bir tereddüt bulunmadığı görülmekle, CMK'nın 237/2. maddesi uyarınca suçtan zarar gören müşteki Toroslar Elektrik Dağıtım A.Ş.'nin davaya katılmasına ve vekilinin katılan vekili olarak kabul edilmesine karar verilmekle, katılan vekilinin temyizi üzerine yapılan incelemede;

    1-Sanık hakkında açılan kamu davası üzerine iddianamenin kabulü ile kovuşturma evresinin başlaması nedeniyle CMK’nın 175. maddesinin 2. fıkrası uyarınca duruşma günü belirlenerek, hazır bulunması gereken kişilerin çağrılması ve CMK’nın 182 ve devamı maddeleri gereğince de duruşma yapılması gerektiği gözetilmeden, duruşma açılmadan tensip kararı ile dosya üzerinden yazılı şekilde kararı verilmesi,

    2-Ceza Yargılama Yasasında mahkemeye gelmemiş sanık hakkında duruşma yapılamayacağına ilişkin temel kuralın istisnalarından biri olarak öngörülen 5271 sayılı CMK'nın 193/2. maddesinin "ilk bakışta eylemin suç oluşturmayacağı ve derhal beraat kararı verilebilecek" hâllerle sınırlı olarak uygulanabileceği, bu hâller dışında, mutlaka sanığın sorgusunun yapılmasının gerektiği gözetilmeyip, sanığın savunması yöntemince saptanmadan hüküm kurulması,

    3-08.02.2013 tarihinde düzenlenen kaçak/usulsüz tespit tutanağı ile kuruma kayıtlı olmayan sayaçtan abonesiz elektrik kullanıldığının tespit edilmesi karşısında, kuruma kayıtlı olmayan sayacın her türlü müdahaleye ve değiştirmeye müsait olduğu, denetim imkânının bulunmadığı gözetilerek, sanığın söz konusu sayacı hangi tarihte taktırdığının ve suça konu meskende abonesiz olarak zati sayaçtan elektrik kullanarak ne kadar süre ile oturduğunun

    araştırılması ve tutanak tutulurken sayaçta okunan endeks ile zati sayaç kullanıldığı dönemde meskenin kurulu gücüne göre tüketmesi gereken elektrik miktarının uyumlu olup olmadığı hakkında konusunda uzman bilirkişiden rapor alınmasından sonra sanığın karşılıksız yararlanma kastının bulunup bulunmadığının ve hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden hüküm kurulması,

    4-Alınan bilirkişi raporu sonucunda, sanığın karşılıksız yararlanma kastıyla hareket ettiğinin tespiti halinde, kaçak kullanım bedeline ilişkin vergiler dahil cezasız kullanım bedeline ilişkin rapor alındıktan sonra ;bu durumda da bakılması gereken madde 5237 sayılı TCK'nın 168/5: ''Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi halinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi halinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz. ''Eğer zarar soruşturma aşamasında tamamen ödenmişse mutlaka düşme kararı verilip adli sicilde bunlara ilişkin mahsus bir sisteme kayıt ettirilmelidir. Sanık soruşturma aşamasında hiç ödeme yapmamış, sanığa ödeme ihtarı da yapılmamış ve sanık kovuşturma aşamasında bilirkişinin hesapladığı miktarı tamamen gidermişse yine düşme verilmelidir. Bilirkişi alınan rapor sonucunda sanığa makul bir süre verilerek ''bilirkişi tarafından belirlenen zararı tamamen tazmin etmesi halinde kamu davasının düşürüleceğine'' dair bildirimde bulunarak sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması,

    Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz nedeni bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün açıklanan nedenle 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, 29.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 19. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2016/632 Karar : 2017/5051
    Tarih : 29.05.2017

    • CMK 175. Madde

    5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununa muhalefet etmek suçundan sanık ...’in, anılan Kanun'un 63/10. maddesi uyarınca 1.000,60 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair Çatalca Asliye Ceza Mahkemesinin 04/06/2015 tarihli ve 2014/666 esas, 2015/501 sayılı kararı aleyhine, Adalet Bakanlığı'nın 15/01/2016 gün ve 14750 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08/02/2016 gün ve KYB. 2016 / 26407 sayılı ihbarnamesi ile dairemize gönderilmekle okundu.

    Anılan ihbarnamede;

    Dosya kapsamına göre,

    1- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 195/1. maddesinde "Suç, yalnız veya birlikte adli para cezasını veya müsadereyi gerektirmekte ise; sanık gelmese bile duruşma yapılabilir. Bu gibi hallerde sanığa gönderilecek davetiyede gelmese de duruşmanın yapılacağı yazılır." şeklindeki düzenleme nazara alındığında sanığa gelmediği takdirde duruşmanın yapılacağına ilişkin davetiye gönderilmeden savunması alınmaksızın karar verilmesinde,

    2- Sanığın eylemini müştekiler Murat Şele, Sezgin Şam, Mesut Karabulut, Becet Barut, Yunus Şahin ve Nevzat Çelepkolu'na karşı gerçekleştirdiği nazara alındığında, sanığın 6 ayrı müştekiye yönelik eylemleri nedeniyle ayrı ayrı cezalandırılması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmasında,

    3- Sanığa duruşma zaptı ve ön ödeme ihtarı 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesine göre tebliğ edilmiş ise de, anılan maddenin uygulanabilmesi için gerekli ön koşul olan kendisine veya adresine aynı Kanun’un gösterdiği usullere göre, daha önce yapılmış bir tebliğ işleminin bulunması veya tebliğ yapılmamış ise söz konusu Kanun'un 35. maddesinin son fıkrasında gösterilen istisnai durumlardan birinin oluşmasının gerekli olması karşısında; sanığın bilinen son adresine 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 35. maddesi dışındaki maddeleri uyarınca çıkartılmış geçerli bir tebligat bulunmaması sebebiyle anılan Kanun maddesi uyarınca yapılan tebligatın geçerli sayılamayacağı gibi, mahkemece sanığa gönderilen tebligatta ön ödeme ihtarı yapıldığının belirtilmesine rağmen sanığa ön ödeme için verilen sürenin ve koşullarının belirtildiği bir ihtarın bulunmadığı, sanığa usulüne göre ön ödeme önerisi tebliğ edilerek sonucuna göre hukuki durumunun takdir ve değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediği, gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla,

    Gereği görüşülüp düşünüldü:

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma ihbarnamesinin,

    (3-) numaralı bendi yönünden yapılan incelemede;

    5237 sayılı TCK'nın "ön ödeme" başlıklı 75. maddesi, "...(1) Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adli para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı altı ayı aşmayan suçların faili;

    a) Adli para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını,...

    Soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz...

    (2) Özel kanun hükümleri gereğince işin doğrudan mahkemeye intikal etmesi halinde de fail, hakim tarafından yapılacak bildirim üzerine birinci fıkra hükümlerine göre saptanacak miktardaki parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası düşer.

    (3) Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına giren suç nedeniyle önödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava konusu fiilin niteliğinin değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça dönüşmesi halinde de yukarıdaki fıkra uygulanır..." hükümlerinde soruşturma ve kovuşturma aşamalarında ön ödeme hükümlerinin uygulanma usullerini göstermektedir.

    7201 sayılı Tebligat Kanunu "Adres değiştirmenin bildirilmesi mecburiyeti" başlıklı 35. maddesi, "Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır.

    Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği takdirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır.

    Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır.

    Daha önce tebligat yapılmamış olsa bile, tüzel kişiler bakımından resmi kayıtlardaki adresleri esas alınır ve bu madde hükümleri uygulanır.

    Daha önce yurt dışındaki adresine tebligat yapılmış Türk vatandaşı, yurt dışı adresini değiştirir ve bunu tebliğ çıkaran mercie bildirmez, adres kayıt sisteminden de yerleşim yeri adresi tespit edilemezse, bu kişinin yurt dışında daha önce tebligat yapılan adresine Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğunca 25/a maddesine göre gönderilen bildirimin adrese ulaştığının belgelendiği tarihten itibaren otuz gün sonra tebligat yapılmış sayılır.

    Kanun yararına bozmaya konu edilen somut dosya incelendiğinde; sanığa soruşturma aşamasında çıkarılan tebligatın 14 ayrı sözleşme nedeniyle 14.011,44TL üzerinden çıkarıldığı, tebligatın TK 21/2. maddesine göre muhatabın adrese dayalı kayıt sisteminde görülen adresi olması nedeniyle muhtara yapıldığı, kapıya zorunlu bildirimin yapıştırıldığı, kovuşturma aşamasında ise muhatabın aynı adresine, bu sefer doğrudan TK 35. maddesi gereği kapıya yapıştırılmak suretiyle asıldığı ve geçerli kabul edildiği görülmektedir. Öncelikle, adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde kaydı olan bir kişi, adresini değiştirmediyse, bu adresin maddi anlamda yıkılması hali dışında ortadan kendiliğinden kaybolmayacağı, TK 35. maddesine göre, kişinin değiştirdiği adresini mutlaka kaza merciine bildirmek zorunda olduğu, bildirmez veya adres kayıt sisteminde kaydı olmazsa TK 35. maddesine göre önceden bir kez eski adrese tebligat yapmak şartıyla bu adrese tebligat yapılabileceği düzenlenmiştir. Dosya kapsamında yapılan işlemlere bakıldığında, Mahkeme kararıyla muhatabın adresten ayrıldığı gerekçesiyle, tutanak tutularak TK 35. maddeye göre tebligatın kapıya asılarak yapıldığı, dolayısıyla önceki tebligatla çelişkili ve yasaya göre geçersiz tebligat yapıldığı anlaşıldığından,

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma talebi yerinde görüldüğünden, Çatalca Asliye Ceza Mahkemesinin 04/06/2015 tarihli ve 2014/666 esas, 2015/501 sayılı kararının, 5271 sayılı CMK'nın 309/4-b maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma gereği kararı veren mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre, sanık hakkında önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olmamak koşuluyla gereken hükmün verilmesine,

    (1-) ve (2-) numaralı bentler yönünden yapılan incelemede ise;

    5271 sayılı CMK'nın "İddianamenin kabulü ve duruşma hazırlığı" başlıklı 175. maddesi, "..Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır..." ve "Sanığın yokluğunda duruşma" başlıklı 195. maddesi, "...Suç, yalnız veya birlikte adli para cezasını veya müsadereyi gerektirmekte ise; sanık gelmese bile duruşma yapılabilir. Bu gibi hallerde sanığa gönderilecek davetiyede gelmese de duruşmanın yapılacağı yazılır..." şeklinde sanığın üzerine atılı suçun cezasına göre, sanığın duruşmaya gelmemesi halinde de duruşmaya devam edilebileceği düzenlemiştir.

    Kanun yararına bozmaya konu edilen somut dosya incelendiğinde; kovuşturma aşamasında tensiben sanığın ikametgahına iddianame ve duruşma gününün tebliğe çıkarıldığı, sanığın evde geçici olarak bulunmaması nedeniyle tebligatın muhtara TK 21/1 maddesi gereği tebliğ edilip imzadan imtina eden komşusuna haber verildiği, böylece sanığın duruşmadan haberdar edildiği, ancak tebligat mazbatasına şartları oluşan CMK 195. maddesi gereği, gelmediği takdirde duruşmaya devam edileceği şerhi düşülmediği halde sanığın yokluğunda duruşmaya devam edilerek hüküm kurulduğu anlaşılmıştır.

    5237 sayılı TCK'nın "zincirleme suç başlıklı" 43/1 maddesi, "...Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır..." düzenlemesiyle, zincirleme suç hükümlerinin hangi durumlarda ve nasıl uygulanacağını belirtmiştir.

    5271 sayılı CMK'nın "cezanın belirlenmesi" başlıklı 61/1. maddesi, "...Hakim, somut olayda;

    a) Suçun işleniş biçimini,

    b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,

    c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,

    d) Suçun konusunun önem ve değerini,

    e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,

    f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,

    g) Failin güttüğü amaç ve saiki,

    Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler..." şeklindeki düzenlemeyle, hakimin zincirleme suç oluşturmayan bir suçun alt sınırı ile üst sınırı arasında temel cezayı nasıl belirleyeceğine dair gerekli kriterleri anlatmıştır.

    Kanun yararına bozmaya konu edilen somut dosya incelendiğinde; bir sanığın farklı tarihlerde 6 adet müştekiye karşı, izinsiz abonelik sözleşmesi düzenleme eyleminin kamu davasına konu edildiği, bu müştekilerin bazıları adına bir adet sözleşme yapıldığı gibi, bazıları adına değişik tarihlerde değişik numaralar için farklı abonelik sözleşmeleri veya numara taşıma işlemleri yapıldığı, müştekilerin bir kısmının davaya katılma istedikleri, bir kısmının istemedikleri, bir kısmının şikayetleri halen devam etmesine rağmen, mahkemece katılma hususunda karar alınmadığı, hangi müştekiye karşı hangi tarihte hangi eylem nedeniyle suçun oluştuğunun net bir şekilde ortaya konulamaması sebebiyle, sonuç cezanın belirlenmesinde, tüm müştekilerin davaları yönünden inceleme yapılarak, farklı tarihlerde meydana gelen suçlar bakımından, gerçek içtima hükümlerinin, aynı kişiye karşı değişik zamanlarda birden fazla gerçekleşen sözleşmeler bakımından TCK 43/1 maddesinin, aynı kişiye karşı aynı gün ve arada fasıla olduğu ispatlanamayan sözleşme ve işlemler bakımından ise tek suç kabul edilerek TCK'nın 61/1 maddesigözetilerek uygulama yapılması gerekirken eksik kovuşturma ile sanığa tek bir ceza verilmesinde hukuka uygunluk bulunmadığı anlaşılmıştır.
    Ancak;
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma talebi (3-) nolu bent nedeniyle de yerinde görülerek, adı geçen kesinleşmiş kararın Bozulmasına karar verildiğinden, yargılama işlemleri bakımından en önde yer alan ön ödeme kovuşturma şartının yerine getirilmesini müteakip diğer yönlerden yapılan işlemler tekrarlanacağından, bu sebepler yönünden KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA, 29/05/2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/25157 Karar : 2017/1532
    Tarih : 13.02.2017

    • CMK 175. Madde

    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:

    Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

    Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede,

    İddianamenin kabulünden sonra duruşma günü belirlenerek ve duruşmada hazır bulunması gereken kişiler ile sanığın ve katılanın duruşmaya çağrılması, varsa diyecekleri sorularak, CMK’nın 175 ve devamı maddeleri uyarınca yapılan yargılama sonucuna göre hüküm kurulması gerekliyken, suçtan zarar görmesi mümkün olan ve davaya katılma hakkı bulunan ...’ın davaya katılma imkanı sağlanmadan, sanık ...’ın ise usulüne uygun şekilde duruşmaya çağrılmaması ve savunmasının alınmaması suretiyle savunma hakkı kısıtlanarak, 5271 sayılı CMK'nın 191, 193 ve 234. maddelerine aykırı davranılması,

    Kanuna aykırı ve müşteki ... vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnameye uygun olarak, başkaca yönleri incelenmeksizin, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 13.02.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2016/18277 Karar : 2017/609
    Tarih : 17.01.2017

    • CMK 175. Madde

    Hakaret suçundan sanık ...’ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/1, 125/4, 62 ve 52/2. maddeleri gereğince 2.320,00 Türk Lirası adlî para cezası ile cezalandırılmasına dair Kocaeli 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 12/04/2016 tarihli ve 2015/777 esas, 2016/284 sayılı kararının, Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23/11/2016 gün ve 390077 sayılı istem yazısıyla, Dairemize gönderilen dava dosyası incelendi.

    İstem yazısında; "5187 sayılı Basın Kanunu'nun hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 26. maddesi uyarınca “Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur.” ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175/1. maddesinde “İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.” hükümlerinin öngörülmesi karşısında, sanık hakkında www......com isimli internet sitesinde 18/08/2014 tarihinde ''.... Ediyor'' ve aynı internet sitesinin 09/12/2014 tarihinde ''Dereden Çıkan Sahte Gazi'' şeklinde haberler yapıldığı, anılan haberlerle ilgili 18/12/2014 tarihinde şikayetçi olunduğu, hak düşürücü sürenin katılanın şikayet dilekçesinin havale edildiği ve Cumhuriyet savcısının suçtan haberdar olduğu 18/12/2014 günü başlayacağı, iddianamenin ise 16/12/2015 tarihinde kabul edilmesi ve kamu davasının da bu tarihte açılmış sayılacağının kabulünün gerektiği, bu nedenle davanın kovuşturma koşulu olan süre içinde açılmadığının anlaşılması karşısında, kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir."denilmektedir.

    Hukuksal Değerlendirme:

    5187 sayılı Basın Kanunu’nun, 05/07/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki “Dava açma süreleri” başlıklı 26. maddesinde;

    “Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının, günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur.

    Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak; bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz. Kovuşturulması şikayete bağlı suçlarda dava açma süreleri, suç için kanunun öngördüğü dava zamanaşımı süresini aşmamak şartıyla, suçun işlendiğinin öğrenildiği tarihten başlar.” hükümlerine yer verilmiştir.

    Maddedeki açık düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere basılmış eserler yoluyla işlenen veya anılan Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının belli sürelerde açılması zorunludur. Bu süreler hak düşürücü niteliktedir. 6352 sayılı Kanunun 77. maddesiyle yapılan değişiklikten sonra, maddedeki iki ay olan süre dört ay, dört ay olan süre ise, altı ay olarak değiştirilmiştir.

    Maddenin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere birinci fıkrada düzenlenmiş olan süreler, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği, teslim edilmemesi halinde ise suçu oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihten başlayacaktır.

    Kovuşturulması şikayete bağlı suçlarda ise dava açma süreleri, suç için kanunun öngördüğü dava zamanaşımı süresini aşmamak şartıyla, suçun işlendiğinin öğrenildiği tarihten başlayacaktır.

    İnceleme konusu somut olayda, Cumhuriyet Başsavcılığının suç oluşturan fiilden haberdar olduğu 18/12/2014 tarihinin, Basın Kanunun 26. maddesinde belirtilen sürenin başlangıcı olarak kabulü gerekmektedir. Bu durumda sanık hakkındaki ceza davasının dört aylık sürede açılmış olması zorunludur. İddianamenin ise 16/12/2015 tarihinde kabul edilmesi ve kamu davasının da bu tarihte açılmış sayılacağının kabulünün gerektiği, bu nedenle davanın kovuşturma koşulu olan süre içinde açılmadığının anlaşılması karşısında, kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırıdır.

    Sonuç ve Karar:

    Yukarıda açıklanan nedenlerle;

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden,

    1- Hakaret suçundan sanık ... hakkında, Kocaeli 10. Asliye Ceza Mahkemesinin 12/04/2016 tarihli ve 2015/777 esas, 2016/284 sayılı kararının, 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA,

    2- Anılan Kanun maddesinin 4/d fıkrası uyarınca karardaki hukuka aykırılık, hükmün Yargıtay tarafından düzeltilmesini gerektirmekle; sanık hakkında hakaret suçundan açılan kamu davasının, 5187 sayılı Kanunun 26. maddesi ve CMK’nın 223/8. maddeleri gereğince DÜŞMESİNE, dosyanın Yüksek Adalet Bakanlığına sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 17/01/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 19. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/11354 Karar : 2016/2664
    Tarih : 25.02.2016

    • CMK 175. Madde

    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

    Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

    Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

    a - Mahkemenin 01/02/2012 tarih 2011/143 Esas ve 2012/25 sayılı kararının katılan vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmesinden sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07/09/2012 tarihli yazısı ile hükümden sonra yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 77. ve 94. maddeleri ile yapılan değişiklikler uyarınca yeniden değerlendirme için dava dosyasının iade edilmesi üzerine mahkemece duruşma açılıp yeni hüküm kurulurken temyiz edilen ilk kararın geçerliliğini yitirmiş olması nedeniyle CMK'nın 34. ve 230/1. maddelerinde belirtilen hususların hükmün gerekçesinde gösterilmesi, Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde mahkemenin ulaştığı sonuçların, iddia ve savunmanın, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, hükme esas alınan ve reddedilen kanıtların neler olduğunun, sabit görülen fiilin ve nitelendirilmesinin açık olarak gerekçeye yansıtılması gerektiği gözetilmeden ve Anayasa'nın 141, CMK'nın 230/1-b-c ve 289/1-g maddelerine de aykırı olarak yetersiz gerekçeyle ve önceki hükme atıfta bulunur şekilde hüküm kurulması,

    b- Kabule göre de;

    5187 sayılı Basın Kanunu'nun 26/1. maddesinin 05/07/2012 tarih ve 28344 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 02/07/2012 tarih ve 6352 sayılı Kanun'un 77. maddesi ile değiştirilmeden önceki halinde " Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur."

    5271 sayılı CMK'nın 175/1. maddesine göre de iddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.

    Günlük süreli yayınlarda hak düşürücü nitelikte olan 2 aylık süre, yayının Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihte, teslim edilmemişse öğrenildiği tarihte başlar. Somut

    olayda bu sürenin Cumhuriyet Savcılığına suç ihbarının yapıldığı 30/03/2011 günü başlayacağı, 23/05/2011 tarihinde de iddianamenin kabul edilmesi ile kamu davasının açılmış sayılacağı ve davanın kovuşturma koşulu olan iki aylık süre içinde açılmış olduğu gözetilerek, yargılamaya devamla sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal olmayan gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması,

    Kanuna aykırı ve katılan vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak diğer yönleri incelenmeyen HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 25/02/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 22. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/7718 Karar : 2016/1767
    Tarih : 16.02.2016

    • CMK 175. Madde

    Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, kararların nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

    A-O yer Cumhuriyet savcısının temyiz talebinin incelenmesinde;

    Sanıklar ve suça sürüklenen çocuk hakkında işyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan CMK`nın 175. maddesi uyarınca iddianame ile açılmış bir kamu davası olmadığından, bu hususta bir karar vermeğe yer olmadığına,

    B-Sanıklar K.. hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;

    Sanık ..'ın adli sicil kaydında bulunan Kozan Sulh Ceza Mahkemesinin 11/04/2007 kesinleşme tarihli, 2002/438 Esas ve 46 Karar sayılı ilamının TCK`nın 58. maddesi uyarınca tekerrüre esas olduğunun gözetilmemesi, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

    Anayasa Mahkemesi'nin karar tarihinden sonra 24.11.2015 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 gün, 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı TCK`nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin kararının infazda gözetilmesi olanaklı görülmüştür.

    Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine göre diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

    Ancak;

    Sanıkların, TCK’nın 53. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar aynı maddenin 1. fıkrasında öngörülen hakları kullanmaktan yoksun kılınmalarına, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca da kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından, söz konusu yasaklamanın koşullu salıverilen sanıklar hakkında uygulanmamasına karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde uygulama yapılması,

    Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ..'nın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle ( BOZULMASINA ), bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi aracılığıyla 1412 sayılı CMUK`nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından 5237 sayılı Yasanın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölüm çıkarılarak yerine, “Sanıkların TCK’nın 53. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar aynı maddenin 1. fıkrasında öngörülen hakları kullanmaktan yoksun kılınmalarına, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca da kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından, söz konusu yasaklamanın koşullu salıverilen sanıklar hakkında uygulanmamasına,” cümlesinin yazılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükümlerin ( DÜZELTİLEREK ONANMASINA ),

    C-Suça sürüklenen çocuk .. hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükme yönelik temyiz talebinin incelenmesinde;

    Suç tarihi itibariyle 15-18 yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuğun eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b, 31/3. maddesinde tanımlanan hırsızlık suçu için öngörülen cezanın üst sınırına göre aynı Kanun`un 66/1-e, 66/2, 67/4. maddelerinde öngörülen 7 yıl 12 aylık zamanaşımının suçun işlendiği 15/02/2008 gününden inceleme tarihine kadar geçmiş bulunması,

    Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk .. ve müdafiinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle ( BOZULMASINA ), bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Kanun`un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan, 1412 sayılı CMUK’nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, suça sürüklenen çocuk hakkında açılan kamu davasının ( DÜŞÜRÜLMESİNE ), oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/125 Karar : 2015/101
    Tarih : 1.04.2015

    • CMK 175. Madde

    Dosya kapsamına göre, sanıklar hakkında göçmen kaçakçılığı yapmak eyleminden dolayı Fatih Cumhuriyet Başsavcılığının 13/09/2005 tarihli ve 2005/4738 iddianame numarası ile açılan kamu davasının kabulüne karar verilerek yapılan yargılama sırasında,
    sanıklara ulaşılamaması üzerine, açık kimlik bilgileri tespit edilmeden şüpheliler hakkında açılan davanın, kamu davası niteliği taşımadığından bahisle davanın reddine karar verilmiş ise de,
    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175/1. maddesine göre iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış olacağı ve kovuşturma aşamasının başlayacağı, anılan Kanun'un 223. maddesinde de hüküm türleri belirtilmiş olup, davanın reddi sebeplerinin de gösterilmiş olduğu,
    sanıklara ulaşılamamış olunmasının davanın reddi nedeni olmadığı, zamanaşımı süresi boyunca kamu davasının görülmeye devam etmesi gerektiği gözeltilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu`nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu, Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü 18/12/2014 gün ve 94660652 -105-34-10699-2014-22691/75190 sayılı yazılı istemin Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize ihbar ve dava evrakı gönderilmekle gereği düşünüldü:

    Sanıklar hakkında verilip temyiz edilmeden kesinleşen hükmün incelenmesinde;

    Sanıklar hakkında yerel mahkemece göçmen kaçakcılığı suçundan yapılan yargılama sonucunda açık kimlikleri tespit edilmediği, böylelikle açılan davanın kamu davası niteliği taşlımadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    İddianamenin iadesinin koşulları ve süresi 5271 sayılı CMK`nın 174. maddesinde düzenlenmiş olup, Yerel Mahkeme 13/09/2005 düzenleme tarihli iddianameyi 16/09/2005 tarihinde kabul etmiş, iddianamenin iadesi tartışma konusu olmaktan çıkmıştır.

    Yerel Mahkemece 06/02/2013 tarihinde yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiştir. Ret kararı CMK'nın 309/4-c maddesi gereği davanın esasını çözen mahkumiyet dışındaki hükümlerdendir. Kamu davasının reddi kararı 5271 sayılı CMK`nın 223/7. maddesi uyarınca hüküm niteliği olup "aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir” biçimindeki düzenleme gözönüne alındığında somut davada her iki koşulun da gerçekleşmediği dikkate alınarak yargılamaya devam edilip varılan sonuca göre bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

    Kanuna aykırı olup, bu itibarla kanun yararına bozma istemine dayanan tebliğname yerinde görüldüğünden, İstanbul 44. Asliye Ceza Mahkemesinin 06/02/2013 tarihli 2005/1776 E.- 2013/68 K. sayılı kararının sanığın aleyhine tesir etmemek kaydıyla CMK`nın 309. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2016/210 Karar: 2016/1244
    Tarih: 17.02.2016

    • CMK 175. Madde

    Kullanmak için uyuşturucu ve uyarıcı madde satın almak suçundan sanık ... hakkında açılan kamu davasında, Cumhuriyet Başsavcılığının 23.01.2015 tarihli 2015/85 soruşturma, 2015/8 karar sayılı davanın açılmasının ertelenmesi kararının sanığa tebliğ edilmediği ve denetime uymamakta ısrar şartının gerçekleşmediğinden bahisle sanığın denetimi ihlal ettiği kabul edilemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına dair Ereğli ( Konya ) 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 18.05.2015 tarihli ve 2015/286 esas, 2015/315 Sayılı kararı ile ilgili olarak;

    Cumhuriyet Başsavcılığının 2015/85 esas sayılı dosyası üzerinden şüpheli ... hakkında 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 191. maddesi kapsamında kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek, bulundurmak ve kullanmak suçu sebebiyle yapılan soruşturma neticesinde, 23.01.2015 tarihinde 5237 Sayılı Kanun'un 191/2. maddesi uyarınca kamu davasının 5 yıl süre ile açılmasının ertelenmesine, 191/4. madde gereğince şüphelinin 1 yıl süre ile denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulmasına karar verildiği, şüphelinin usulüne uygun olarak yapılan çağrıya rağmen 10 gün içinde müracaat etmediğinden bahisle Denetimli Serbestlik Yönetmeliğinin 40. maddesinin 4. fıkras 4. fıkrası uyarınca kayıtlarının kapatıldığı hususunun Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün 06.04.2015 tarihli yazıyla Cumhuriyet Başsavcılığına bildirildiği, bunu müteakip Cumhuriyet Başsavcılığının 27.04.2015 tarihli ve 2015/1602 soruşturma, 2015/ 852 esas sayılı iddianamesi ile şüpheli hakkında mezkur Kanun'un 191/1. maddesi gereğince cezalandırılması talebi ile kamu davası açıldığı ve Ereğli ( Konya ) 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.05.2015 tarihli ve 2015/200 esas kararı ile iddianamenin 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 175. maddesi uyarınca kabulüne karar verilerek 2015/286 esas sayılı dosya üzerinden sanığın yargılanmasına başlanılmasına karşın,

    Ereğli ( Konya ) 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 18.05.2015 tarihli ve 2015/286 esas, 2015/315 Sayılı kararı ile Cumhuriyet Başsavcılığının 23.01.2015 tarihli 2015/85 soruşturma, 2015/8 karar sayılı davanın açılmasının ertelenmesi kararının sanığa tebliğ edilmediği ve denetime uymamakta ısrar şartının gerçekleşmediğinden bahisle sanığın denetimi ihlal ettiği kabul edilemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de,

    5271 Sayılı Kanun'un 175/1. maddesi5271 Sayılı Kanun'un 175/1. maddesi uyarınca iddianamenin kabulüyle kamu davasının açılmış olduğu ve kovuşturma evresinin başladığı, kovuşturma aşamasının anılan Kanunun 176 ve devam eden maddelerde izlenen usul çerçevesinde yürütüleceği ve yargılamanın mezkur Kanunun 223/1. madde uyarınca, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi şeklinde sınırlı olarak sayılan hükümlerden biri ile veya aynı maddenin 8. fıkrasında düzenlenen durma kararı ile sonlandırılabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle, 5271 Sayılı CMK'nın 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Adalet Bakanlığının 06.11.2015 tarih ve 2015/23013/72497 Sayılı kanun yararına bozma talebine atfen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.12.2015 tarih ve 2015/381956 Sayılı tebliğnamesi ile daireye ihbar ve dava evrakı tevdii kılınmakla;

    Dosya incelenerek gereği düşünüldü:

    KARAR : Kanun yararına bozma talebine dayanılarak düzenlenen tebliğnamedeki bozma istemi incelenen dosya kapsamına nazaran bu gerekçelerle yerinde görüldüğünden,

    SONUÇ : Ereğli ( Konya ) 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 18.05.2015 tarihli ve 2015/286 esas, 2015/315 Sayılı kararının CMK'nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın gereği için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 15. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2015/1135 Karar: 2015/28207
    Tarih: 07.09.2015

    • CMK 175. Madde

    Mala zarar verme suçu başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz malın kısmen veya tamamen yıkılması, tahrip edilmesi, yok edilmesi, bozulması kullanılamaz hale getirilmesi veya kirletilmesiyle oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Yıkma, yalnızca taşınmazlar için söz konusudur. Taşınmazın önceki kullanış biçimine uygun olarak bir daha kullanılamaz duruma getirilmesini ifade eder. Yok etme, suça konu şeyin maddî varlığını ortadan kaldırmaktır. Bozma, suça konu şeyin, amacına uygun olarak kullanılması olanağını ortadan kaldırmaktır. Kirletme, başkasının binasının duvarına yazı yazmak, resim yapmak, afiş ve ilan yapıştırmak şeklinde gerçekleştirilmektedir.

    Sanık C.'in müştekiye ait işyeri camını kırdığının iddia edildiği olayda;

    1- İddianamenin "kabulü" ile açılacak olan kamu davası ve başlayacak kovuşturma evresinin CMK'nın 175. ve devamı maddeleri uyarınca yürütülmesi, bu kapsamda sanığın duruşmadan haberdar edilerek savunma hakkı tanınması gerektiği gözetilmeden, duruşma açılmaksızın tensiple yazılı şekilde hüküm kurulması,

    2- Bursa Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 15.04.2013 tarihli raporuna göre, ceza sorumluluğu olmadığı belirtilen sanığa zorunlu müdafii atanması gerektiği gözetilmeyerek, CMK'nın 150/2. maddesine aykırı davranılması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,

    3- Kabule göre de; akıl hastalığı nedeniyle cezai ehliyetinin bulunmadığından bahisle hakkında 5237 sayılı TCK'nın 32/1. maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığına karar verilen sanık hakkında aynı Yasanın 57/1. maddesi gereğince yüksek güvenlikli bir sağlık kurumunda koruma ve tedavi altına alınmasına karar verildiği halde, aynı Kanunun 57/2. maddesi gereğince "hakkında güvenlik tedbirine hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya önemli ölçü de azaldığının belirlenmesi üzerine mahkemece serbest bırakılmasına" karar verilmesinin gerektiğinin gözetilmemesi,

    Sonuç: Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükmün bu nedenlerle, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesine istinaden uygulanması gereken 1412 sayılı 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 07.09.2015 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.



  • YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2012/22800 Karar: 2015/38487
    Tarih: 04.03.2015

    • CMK 175. Madde

    KARAR : Katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören yakınanlar Y. Ö. ve G.G.'in 5271 Sayılı C.M.K.nın 260. maddesi uyarınca katılan olarak kabulüyle vekillerinin süresinde yaptığı temyiz isteminin incelenmesinde; Oluş ve dosya içeriğine göre, 17.7.2009 tarihinde yakınan Y. Ö.'nin jandarmaya müracaatı üzerine, 55 ... ... plakalı aracın, sanık M. M. tarafından şoförü olan yakınan G.G.'den yağmalandığı iddiasıyla başlatılan soruşturma sonucunda,

    Ondokuzmayıs Cumhuriyet Başsavcılığımın 29.9.2009 gün, 2009/250 Esas sayılı iddianamesiyle sanık M. M. hakkında, yakınan G.G.'e yönelik kasten yaralama suçundan 5237 Sayılı T.C.K.nın 86/2,, 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle Ondokuzmayıs Sulh Ceza Mahkemesi'nde kamu davası açılırken, adı geçenle ilgili olarak hırsızlık, şüpheli ticari taksi şoförü hakkında ise yaralama suçlarından aynı tarihte, ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,

    Yakınanlar vekilinin ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara ( sanık M. M. yönünden ) itirazı üzerine, Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'nın 25.11.2009 gün, 2009/877 Sayılı kararıyla, "... Şüpheli M. M.'ın müşteki G.G.'e karşı yağma suçundan kamu davası açmayı gerektirir yeterli delil bulunduğu..." gerekçesiyle itirazın kabulüne ve kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına karar verilmesi üzerine, Bafra Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya devam edilip, tanık M. T.'ın ardından sanık R. M.'ın beyanlarına başvurulduğu ve Bafra Cumhuriyet Başsavcılığımın 14.4.2010 gün, 2010/825 Esas sayılı iddianamesiyle sanıklar M. M. ve R. M.'ın yağma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,

    Mahkemece, 20.4.2010 tarihinde iddianamenin kabulünün ardından, aynı tarihli tensip zaptıyla, "... Başkaca bir inceleme ve yargılamaya gerek olmaksızın, sanıkların eylemlerinin T.C.K.nın 150. maddesinde düzenlenen hukuki ilişkiye dayanan alacağını tahsil amacıyla gerçekleşen etkili eylemden ibarettir. Bu madde düzenlemesinden anlaşıldığı üzere hukuki hakka dayanarak cebir ve tehdit kullanılması halinde ancak tehdit veya kasten yaralama suçuna dair hükümler uygulanabilir. Sanıkların üzerlerine atılı suçta tehdit anlatımı ve iddiası bulunmadığı, yağmanın unsuru olarak gösterilen araçtan itme olayında müşteki-mağdur G.'in basit tıbbi müdahaleyle yaralandığı ve şikayetçi olduğu, buna dair 19 Mayıs Sulh Ceza Mahkemesinde sanık M. hakkında kamu davası açıldığı, bu sanık hakkında derdest kamu davasının bulunması sebebiyle mahkememizde açılan bu kamu davasının C.M.K.nın 223/7. maddesi gereğince reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere, davaya konu olayla ilgili yağma iddiasına dair olarak 19 Mayıs Cumhuriyet Başsavcılığımın 29.9.2009 tarih ve 2009/422 Sor. Ek Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı ile, sanık M.'in yanında bulunan kişi hakkında kovuşturmama kararı verildiği, yapılan itiraz üzerine Samsun 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 25.11.2009 tarih ve 2009/877 D.İş sayılı kararıyla sadece M. M. yönünden yağma suçundan kamu davası açılması için takipsizlik kaldırılmasına karar verilmekle sanık R. M. hakkındaki kyodk'ın kesinleştiğinin kabulü gerekir. Ancak iddianameyle yağma suçundan dava açıldığına göre, bu sanık hakkındaki eyleminde hukuki nitelikte olduğu ve C.M.K.nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat kararı verilmesi gerekir gerekçesiyle, sanıklar M. M. hakkında yağma suçundan kamu davası açılmış ise de, eyleminin 5237 Sayılı T.C.K.nın 150. maddesi yollaması ile 5237 Sayılı T.C.K.nın 86/2. maddesi kapsamında kalması ve bu eylemle ilgili soruşturma yürütülerek basit yaralama suçundan kamu davası açılmış olması sebebiyle Mahkememize açılan kamu davasının cmm'nın 223/7. maddesi gereğince reddine, sanık R. M. hakkında açılan kamu davasında ise, üzerine atılı eylemin tarafları arasında hukuki ilişki mahiyetinde kalması, atılı fiillerin kendisi bakımından suç teşkil etmemesi sebebiyle C.M.K.nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine...", karar verildiğinin anlaşılması karşısında,

    Sanıklar hakkında yağma suçundan iddianame düzenlenip mahkemeye sunulmasından sonra, 5271 Sayılı C.M.K.nın 174., 175. maddelerinde yazılı yöntemlere uygun olarak duruşma açılıp kovuşturma yapılmadan ve katılma istemleri Dairemizce kabul edilen suçtan zarar gören yakınanlar Y. Ö. ve G.G. sanıklara kanıt sunma olanağı verilmeden iddia ve savunmalar doğrultusunda kanıtlar toplanıp irdelenmeden toplanan kanıtlara karşı diyecekleri sorulmadan ve mükerrer uygulamalara neden olunup olunmadığının yerinde denetlenebilmesi açısından da, Ondokuzmayıs Sulh Ceza Mahkemesi'nin 2009/121 Esas sayılı dosyasıyla bu dosyanın birleştirilmesinin olanaklı olup olmadığı, olanaklı değil ise, denetime imkan sağlaması açısından dosyanın onaylı suretinin dosya içerisine konulması, kanıtların bir bütün halinde değerlendirilmesi ve sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun takdiri gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi,

    SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, katılanlar Y. Ö. ve G. G. vekilinin temyiz itirazıyla tebliğnamedeki düşünce bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükümlerin açıklanan sebeplerle tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, 04.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2012/18959 Karar: 2013/12490
    Tarih: 06.06.2013

    • CMK 175. Madde

    Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra gereği düşünüldü:

    KARAR : Karar tarihi itibariyle 5187 Sayılı Basın Yasasının uyarınca "Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur."

    5271 Sayılı C.M.K.nun 175/1. maddesinde "iddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar." amir hükmü bulunmaktadır.

    Günlük süreli yayınlarda hak düşürücü nitelikte olan 2 aylık süre, yayının Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihte, teslim edilmemişse öğrenildiği tarihte başlar. Somut olayda bu sürenin Cumhuriyet Savcılığına şikayetin yapıldığı 24.11.2008 günü başlayacağı, iddianamenin ise 2.3.2009 tarihinde kabul edilmesiyle kamu davasının bu tarihte açılmış sayılacağı ve davanın kovuşturma koşulu olan iki aylık süre içinde açılmadığı anlaşıldığından, kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi,

    SONUÇ : Yasaya aykırı, sanıklar müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 Sayılı C.M.U.K.nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, Basın Yasasının 26 ve 5271 Sayılı C.M.K.nun 223. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine, 06.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 22. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2015/21500 Karar : 2016/4225
    Tarih : 22.03.2016

    • CMK 175. Madde

    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

    6352 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra işlenen suçta katılan kamu kurumun zararının CMK'nın 175/1. maddesinde belirlendiği şekilde kamu davası açılmadan önce ödendiğinin anlaşılması karşısında; sanık hakkında TCK`nın 168/5 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/4-a maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde düşme kararı verilmesi,

    Bozmayı gerektirmiş, katılan ... vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle ( BOZULMASINA ), bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi aracılığıyla CMUK'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından düşmeye ilişkin kısım çıkarılarak yerine, “TCK'nın 168/5 ve 5271 sayılı CMK`nın 223/4-a maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına cümlesi yazılmak suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükümlerin ( DÜZELTİLEREK ONANMASINA ), oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2009/8221 Karar : 2010/252
    Tarih : 22.01.2010

    • CMK 175. Madde

    Osman'ı kasten öldürmekten ve izinsiz silah taşımaktan sanık Engin, işbu suça yardımdan sanık Güney'in yapılan yargılanmaları sonunda;
    sanık Engin'in hükümlülüğüne, Güney'in beraatine ilişkin Kartal Birinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 18.01.2007 gün ve 142/21 sayılı hükmün
    Yargıtay'ca incelenmesi C. Savcısı, sanık Engin müdafii ile müdahiller vekili taraflarından istenilmiş, müdahiller vekili duruşma da talep etmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığı`ndan tebliğname ile dairemize gönderilmekle; kararda açıklanan nedenle duruşmasız olarak incelendi ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    1- Müdahillerin hak ve yetkisi olmadığından vekillerinin duruşmalı inceleme isteminin CMUK 317. maddesi nedeniyle reddine karar verilmiştir.

    2- a) Ceza Genel Kurulu`nun dairemizce de benimsenen 04.12.2007 tarih ve 255/266 sayılı kararı uyarınca kısa kararın hüküm kısmının son sahifesi dışında üye hakimlerin imzasının bulunmaması, bozma nedeni olamayacağından tebliğnamenin, üye hakimlerin imzası olmadığından hükmün bozulmasını isteyen 2/a nolu düşüncesi,

    b) Suçtan zarar görme ve katılmaya ilişkin, dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulu`nun 17.06.2003 tarih ve 1-172/194 sayılı kararında belirtilen kriterlere göre, suçu yetkili makamlara bildirmeme suçundan açılan davaya katılmanın mümkün olması nedeniyle, tebliğnamenin, katılan vekilinin bu suçtan kurulan hükmü temyiz etme hak ve yetkisi olmadığından reddi gerektiğine dair görüşü benimsenmemiştir.

    3- Sanık Güney hakkında, maktulü öldürmeye yardım suçundan 05.01.2007 tarihinde ek iddianame ile kamu davası açıldığı anlaşılmakla;

    a) Müdahiller vekilinin, ek iddianamenin okunarak sorgunun yapıldığı 18.01.2007 tarihli duruşmada, sanık Güney'den şikayetçi olduklarını beyan ederek cezalandırılmasını istemesi karşısında, dairemizce de kabul edilen Yargıtay Ceza Genel Kurulu`nun 21.11.2006 tarih ve 2-249/247 sayılı kararı uyarınca ek iddianame ile açılan kamu davasına katılma istemi içeren bu taleple ilgili olarak CMK 238. maddesine aykırı şekilde, olumlu ya da olumsuz karar verilmemesi,

    b) CMK 176/4 fıkrası uyarınca “iddianamenin tebliğiyle duruşma günü arasında en az bir hafta süre bulunması” gerektiği, sanığa ek iddianame tebliğ edilmediği gibi CMK 175. maddesine aykırı şekilde kabulüne ya da reddine de karar verilmemiş ek iddianamenin okunduktan sonra süre yönünden açıkça sanığın muvafakati da alınmadan duruşmaya devamla yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması,

    Usule aykırı ve sanık Engin müdafii ile müdahiller vekili ve Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, sair cihetleri incelenmeksizin, sanık Güney yönünden hükmün öncelikle bu nedenlerle, sanık Engin yönünde ise bağlantı nedeniyle tebliğnamedeki düşünce gibi CMUK 321. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 2. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2007/1251 Karar : 2007/417
    Tarih : 14.02.2007

    • CMK 175. Madde

    Kasten adam öldürme, kasten yaralama ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun'a aykırılık suçlarından şüpheliler K., A. ve T. haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen 22.11.2006 tarihli ve 2005/55127 Soruşturma, 2006/17685 Esas, 2006/1209 Karar sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 170. maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı kanunun 174. maddesi gereğince iadesine dair, İstanbul. 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 06.12.2006 tarihli ve 2006/176 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin, İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi`nin 12.12.2006 tarihli ve 2006/1235-1235 Değişik İş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

    Tüm dosya kapsamına göre, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 170/3. maddesinde iddianamede hangi hususların gösterileceği, aynı kanunun 174/1. maddesinde ise iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, iddianamenin iade sebepleri arasında şüphelinin ifadesinin alınmamasının bulunmadığı, kaldı ki şüpheliler hakkında 30.11.2005,01.12.2005 ve 09.11.2006 tarihlerinde yakalama emri düzenlenmesi karşısında, ifadelerinin mahkemesince de alınmasının mümkün bulunduğu ve mevcut delillerin söz konusu ifadelerle birlikte yargılama aşamasında değerlendirilebileceği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden söz edilerek Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 23.01.2007 tarih ve 3334 sayılı istemlerine dayanılarak anılan kararın, 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesi gereğince kanun yararına bozulmasına ilişkin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı`nın 06.02.2007 tarih ve 18728 sayılı tebliğnamesine bağlı dosyası dairemize gönderilmekle okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

    I. ) Olay: Şüpheli K., A., T. haklarındaki dosya kapsamından:

    Kasten adam öldürme, kasten yaralamak ve 6136 Sayılı Yasaya aykırı eylemde bulunmak suçlarından şüpheliler haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 22.11.2006 tarihli, 2005/55127 Soruşturma, 2006/17685 Esas, 2006/1209 Karar sayılı iddianamesinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 170. maddesine uygun bulunmadığından bahisle aynı kanunun 174. maddesi gereğince iadesine ilişkin İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 06.12.2006 tarihli ve 2006/176 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın, İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi`nin 12.12.2006 tarihli ve 2006/1235-1235 Değişik İş sayılı kararıyla reddedildiği anlaşılmıştır.

    II ) Kanun yararına bozma istemine ilişkin uyuşmazlığın kapsamı:

    Kanun yararına bozma istemi, 5271 sayılı CMK`nun 170/3. maddesinde iddianamede hangi hususların gösterileceği, aynı kanunun 174/1. maddesinde ise iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, iddianamenin iade sebepleri arasında şüphelilerin ifadelerinin alınmamasının yer almadığı halde bu nedenle iddianamenin iadesine karar verilmesinin yerinde olmadığına ilişkindir.

    III ) Hukuksal değerlendirme:

    Kamu adına ceza davasını açma yetki ve görevi Cumhuriyet Savcısının tekelindedir ( CMK m. 170/1 ). Soruşturma evresinin sonunda toplanan kanıtlardan suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşuyorsa Cumhuriyet Savcısı iddianameyi düzenler ( CMK m. 170/2 ). İddianamenin, sunulduğu mahkemece kabulüyle kamu davası açılmış ve kovuşturma evresi başlamış olur ( CMK m. 175/1 ). İddianamenin içereceği unsurlar yasada ayrıntılı bir biçimde sayılmıştır ( CMK m. 170 ). İddianamenin sunulduğu görevli mahkeme onbeş gün içerisinde iddianameyi inceleyerek, CMK`nun 170. maddede yazılı unsurları taşımadığına, suçun kanıtlanmasına etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil toplanmadığına, ön ödemeye veya uzlaşmaya tabi olduğu soruşturma dosyasından açıkça anlaşılan işlerde öngörülen usule uyulmadığı kanısına varırsa iddianameyi iade eder ( CM K m.174 ).
    Somut olayı oluşturan sorun, şüphelilerin ifadesi alınmadan düzenlenen iddianamenin salt bu nedenle iadesine karar verilip verilmeyeceğine ilişkindir.
    Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, maktulün ateşli silahla öldürüldüğü otopsi tutanağıyla saptanmış, olay yerinde bulunan maddi kanıtlar toplanmış, olay yeri krokisi çizilmiş, oluşa ilişkin birçok tanık dinlenmiş, kaçak şüphelilerin ifadesinin alınması dışında lehine olanlar dahil kanıtlar büyük ölçüde toplanarak iddianamede gösterilmiş, haklarında kamu davası açmayı gerektirir yeterli şüphe oluşmuştur. Şüphelilerin kaçak olduğu için ifadesi alınamamış ve de hakkında yakalama emri düzenlenmiştir.

    Şüphelilerin ifadesinin alınmasını zorunlu kılan ve bu yapılmadan düzenlenen iddianamenin reddi gerektiği konusunda açık yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Gerçi, iddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut kanıtlarla ilişkilendirilerek açıklanacağı ( CMK. m. 170/4 ), sonuç bölümündeyse şüphelilerin yalnız aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususların da ileri sürülmesi gerektiği yolunda açık bir düzenleme vardır ( CMK m. 170/5 ). Bu hükmün işlemesi, şüphelilerin lehine olan kanıtların ortaya çıkarılıp toplanması her zaman olmasa bile çoğu kez ifadesinin alınmasıyla olanaklıdır. Ancak,

    Yüksek Yargıtay 8. Ceza Dairesi'nin 08.12.2006 tarihli ve 5851-9074 sayılı kararında da açıklandığı gibi, adil yargılanma hakkıyla doğrudan ilgili, şüpheliler açısından önemli bir güvence oluşturan bu ilke kötü niyetli kaçak şüpheliler tarafından kullanılmaması durumunda soruşturma makamı kaynaklı bir haksızlığın varlığı düşünülemez. Bu durumda, şüphelilerin ifadesinin alınmamasının tek başına iddianamenin reddini gerektirmeyeceği sonucuna ulaşılmaktadır. Kaldı ki, 5271 sayılı CMK'nun 247. maddesinde belirli koşullarda kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabileceği öngörmesi, hakkında kamu davasını açmayı gerektirecek yeterlikteki şüphenin oluşması durumunda kaçak şüphelilerin ifadesi alınamamış olsa bile hakkında iddianame düzenlenmesine engel bir durumun bulunmadığına ilişkin önemli bir örnektir. Nitekim Yüksek Yargıtay 1 ı. Ceza Dairesi'nin 20.10.2005 tarihli ve 6429-10112; 7. Ceza Dairesi`nin 23.11.2006 tarihli ve 6826-17935 sayılı kararlarında da aynı sonuca varılmıştır.

    Bu nedenlerle, İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 06/12/2006 tarihli ve 2006/176 sayılı iddianame değerlendirme kararına yönelik itirazın kabulü yerine reddine ilişkin, İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi`nin 12.12.2006 tarihli ve 2006/1235 1235 Değişik İş sayılı hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

    IV ) Sonuç ve karar:

    Yukarıda açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın istemi yerinde görüldüğünden, İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 12.12.2006 tarihli ve 2006/1235-1235 Değişik İş sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı`na ( TEVDİİNE ), oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2007/985 Karar : 2007/287
    Tarih : 9.02.2007

    • CMK 175. Madde

    Şüpheli A.Ö. hakkındaki dosya kapsamından: Şüpheli hakkında, 12.4.2006 tarihinde kardeşini kasten öldürmek suçundan yapılan soruşturma evresi sonucunda Malatya Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 29.9.2006 tarihli ve 2006/11777 soruşturma, 2006/2695 esas, 2006/307 sayılı iddianamenin, 5271 sayılı CMK.`nun 170. maddesine uygun bulunmadığından söz edilerek aynı Yasanın 174. maddesi gereğince iadesine ilişkin Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 9.10.2006 tarihli ve 2006/165 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın, Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 13.10.2006 tarihli ve 2006/537 müteferrik sayılı kararıyla reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

    Kanun yararına bozma istemine ilişkin uyuşmazlığın kapsamı:

    Kanun yararına bozma istemi, 5271 sayılı CMK.'nun 170/3. maddesinde iddianamede hangi hususların gösterileceği, aynı Kanun`un 174/1. maddesinde ise iddianamenin hangi hallerde iadesine karar verileceğinin belirtildiği, iddianamenin iade sebepleri arasında şüphelilerin ifadelerinin alınmamasının sayılmadığı halde bu nedenle iddianamenin iadesine karar verilmesinin ve buna ilişkin itirazın reddinin yerinde olmadığına ilişkindir.

    Hukuksal değerlendirme:

    Kamu adına ceza davasını açma yetki ve görevi cumhuriyet savcısının tekelindedir (CMK.m.170/1). Soruşturma evresinin sonunda toplanan kanıtlardan suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşuyorsa cumhuriyet savcısı iddianameyi düzenler (CMK.m.170/2). İddianamenin, sunulduğu mahkemece kabulüyle kamu davası açılmış ve kovuşturma evresi başlamış olur (CMK.m.175/1). iddianamenin içereceği unsurlar yasada ayrıntılı bir biçimde sayılmıştır (CMK.m.170). Sunulduğu yetkili ve görevli mahkeme 15 gün içerisinde iddianameyi inceleyerek, CM.K`nun 170. maddede yazılı unsurları taşımadığı, suçun kanıtlanmasına etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil toplanmadığı, önödemeye veya uzlaşmaya tabi olduğu soruşturma dosyasından açıkça anlaşılan işlerde öngörülen usule uyulmadığı kanısına varırsa iddianameyi iade eder (CMK.m.174).

    Bu yasal ilkeler ışığında değerlendirilmesi gereken somut olayı oluşturan sorun, sanığın ifadesi alınmadan düzenlenen iddianamenin salt bu nedenle iadesine karar verilip verilmeyeceğine ilişkindir.

    Dosya kapsamından anlaşıldığı üzere, şüphelinin kardeşinin ateşli silahla öldürüldüğü otopsi tutanağıyla saptanmıştır. Olay yerinde bulunan maddi kanıtların toplanmış, olay yerinin durumunu gösterir kroki ve resimle gösterilmiştir. Oluşa ilişkin birçok tanık dinlenmiş, kaçak olan şüphelinin ifadesinin alınmaması dışında lehine olanlar da dâhil kanıtlar büyük ölçüde toplanmış, hakkında kamu davasını açmayı gerektirir yeterli şüphe oluşmuştur.

    Şüpheli kaçak olduğu için ifadesi alınamamış ve de hakkında yakalama emri düzenlenmiştir.

    Şüphelinin ifadesinin alınmasını zorunlu kılan, bu yapılmadan düzenlenen iddianamenin reddini gerektiren açık yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Gerçi, iddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut kanıtlarla ilişkilendirilerek açıklanacağı (CMK.m.170/4), sonuç bölümündeyse şüphelinin yalnız aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususların da ileri sürülmesi gerektiği yolunda açık bir düzenleme vardır (CMK.m.170/5). Bu hükmün işlemesi, şüphelinin lehine olan kanıtların ortaya çıkarılıp toplanması her zaman olmasa bile çoğu kez ifadesinin alınmasıyla olanaklıdır. Ancak, Yüksek Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 8.12.2006 tarihli ve 5851-9074 sayılı kararında da açıklandığı gibi, adil yargılanma hakkıyla doğrudan ilgili, şüpheli açısından önemli bir güvence oluşturan bu ilke kötüniyetli kaçak şüpheli tarafından kullanılmaması durumunda soruşturma makamı kaynaklı bir haksızlığın varlığı düşünülemez. Bu durumda, şüphelinin ifadesinin alınmamasının tek başına iddianamenin reddini gerektirmeyeceği sonucuna ulaşılmalıdır. Kaldı ki, 5271 sayılı CMK.`nun 247. maddesinde belirli koşullarda kaçak sanık hakkında kovuşturma yapılabileceği öngören düzenleme, hakkında kamu davasını açmayı gerektirecek yeterlikteki şüphenin oluşması durumunda kaçak şüphelinin ifadesi alınamamış olsa bile hakkında iddianame düzenlenmesine engel bir durumun bulunmadığına ilişkin önemli bir örnektir. Nitekim Yüksek Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 20.10.2005 tarihli ve 6429-10112; 7. Ceza Dairesinin 23.11.2006 tarihli ve 6826-17935 sayılı kararlarında da aynı sonuca varılmıştır.

    Bu nedenlerle, Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 9.10.2006 tarihli ve 2006/165 iddianame değerlendirme sayılı kararına yönelik itirazın kabulü yerine reddine ilişkin Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 13.10.2006 tarihli ve 2006/537 müteferrik sayılı hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

    Yukarıda açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının istemi yerinde görüldüğünden, Malatya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 13.10.2006 tarihli ve 2006/537 mut. sayılı kararının, ( BOZULMASINA ), diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ( TEVDİİNE ), oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2011/15951 Karar: 2011/6360
    Tarih: 28.11.2011

    • CMK 175. Madde

    Taksirle yaralama suçundan sanığın kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin hüküm Cumhuriyet savcıları tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:

    13.11.2007 tarihli tensip zaptında iddianamenin kabul edilmiş olması karşısında sanıklar ve mağdura duruşma günü tebliğ edilmeden hüküm kurulması suretiyle CMK'nın 175 inci maddelerine muhalefet edilmesi,

    Kabul ve uygulamaya göre de;

    Süresinde yapılmış şikayet olmadığının kabul edilmiş olması nedeniyle CMK'nın 223/8 maddesi uyarınca davanın düşmesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden koğuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilmesi,

    Sonuç: Kanuna aykırı, Cumhuriyet savcılarının temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeyen hükmün öncelikle bu sebeplerden dolayı isteme uygun olarak BOZULMASINA, 28.11.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas: 2014/2-37 Karar: 2015/47
    Tarih: 17.03.2015

    • CMK 175. Madde

    Sanık S.. C..'ın aynı mağdura yönelik farklı tarihlerde işlediği iki ayrı hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK'nun 142/1-b,, 168/2,, 53, 58. maddeleri uyarınca 1 yıl ve 1 yıl 3 ay hapis cezaları ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hükmolunan hapis cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Salihli 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.11.2009 gün ve 250-520 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 27.03.2013 gün ve 21866-6353 sayı ile;

    “10.05.2009 tarihinde mağdur A..Y..’e ait dükkandan yeğeni M.. Y..’in bulunduğu sırada, sanığın dükkana gelerek M.’nın almasına rızası olmadığı halde parasını vermeden alkollü içecekleri alarak gitmesi ve 24.05.2009 günü tekrar aynı dükkana gelerek yine M.’nın almasına rızası olmadığı halde dolaptan içki alarak gitmesi şeklindeki eylemlerinin bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunun söz konusu olması nedeniyle sanığın 5237 sayılı TCK'nun 142/1-b,, 168/2,, 43/1. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ayrı ayrı hüküm kurulması”isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Yerel mahkeme ise 30.04.2013 gün ve 385-306 sayı ile;

    “...Her ne kadar Yargıtay bozma ilamıyla sanığın eylemleri hakkında tek suç kabul edilerek 142/1-b, 168/2,, 43/1. maddelerinin uygulanması gerektiğinden bahisle önceki kararımız bozulmuş ise de, karar gerekçesinde de belirtildiği üzere sanığın ilk eyleminin 10.05.2009 tarihinde işlendiği ve bu eyleme ilişkin 13.05.2009 tarihinde iddianame tanzim edildiği, 26.05.2009 tarihinde iddianamenin kabulüne karar verilmekle koğuşturma aşamasına geçildiği, sanığın ikinci eyleminin 24.05.2009 tarihinde işlendiği,...her iki eylem arasında fiili ve hukuki kesintinin mevcut olduğu, somut olayda 43. maddesinin uygulanma şartlarının bulunmadığı" gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

    Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığının 08.01.2014 gün ve 176984 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    CEZA GENEL KURULU KARARI

    Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aynı mağdura ait işyerinden 10.05.2009 ve 24.05.2009 tarihlerinde hırsızlık yapan sanık hakkında ilk olayla ilgili 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, bu iddianamenin de 26.05.2009 tarihinde mahkemece kabulüne karar verildiği olayda, zincirleme suç hükümlerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

    İncelenen dosya kapsamından;

    Sanığın 10.05.2009 günü saat 18.00 sıralarında Y..Market isimli işyerine geldiği, işyerinde bulunan mağdurun yeğeni tanık M.. Y..’dan 4 şişe bira istediği, tanığın 4 şişe birayı poşete koyduğu ve parasını istediği, sanığın para vermemesi üzerine tanığın bira şişelerinin bulunduğu poşeti kasanın kenarına koyduğu, tanığın bu sırada işyerine giren başka müşterilerle ilgilenmesinden yararlanan sanığın bira poşetini alarak çıktığı, bu eyleme ilişkin Salihli Cumhuriyet Başsavcılığınca 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, mahkemece iddianamenin 26.05.2009 tarihinde kabul edildiği,

    24.05.2009 tarihinde saat 17.30 sıralarında sanığın tekrar aynı işyerine gelerek içki dolabından bir şişe şarabı aldığı, tanık M.. Y..’ın birkaç defa şarap şişesini elinden almasına rağmen ısrarla şarap şişesini geri alarak işyerinden ayrıldığı, bu eylem nedeniyle 29.07.2009 tarihli iddianame ile kamu davası açıldığı, 07.08.2009 tarihinde de mahkemece iddianame kabul edildiği, 19.11.2009 tarihinde mahkemece kamu davalarının birleştirilmesine karar verildiği ve ilk olayla ilgili iddianame düzenlendikten sonra ikinci suçun işlenmesi nedeniyle eylemin kesintiye uğradığı kabul edilerek iki ayrı hırsızlık suçundan hüküm kurulduğu,

    Anlaşılmaktadır.

    Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi için "zincirleme suç" hükümleri üzerinde durulmalıdır.

    5237 sayılı TCK’na hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, "kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza" söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda da; "Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır' şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, 5237 sayılı TCK’nun "suçların içtimaı" bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir.

    Konumuza ilişkin olan zincirleme suç, 765 sayılı Kanunun 80. maddesinde; "Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır" şeklinde düzenlenmiştir. Buna karşın 5237 sayılı Kanunun 43. maddesinin ilk fıkrasında; "Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır" biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; "Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır" denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; "Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, ... ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz" düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir.

    TCK'nun 43/1. maddesi düzenlemesinden anlaşılacağı üzere, zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı hallerde aslında işlenmiş birden fazla suç olmasına karşın, fail bu suçların her birinden ayrı ayrı cezalandırılmamakta, buna karşın bir suçtan verilen ceza belirli bir miktarda arttırılmaktadır.

    5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesi5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;

    a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

    b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

    c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.

    Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan unsurların üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında yarar bulunmaktadır.

    a) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi;

    Aynı suç 5237 sayılı TCK’nun 43. maddesinde; “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır” denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide de “aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu”, kanunda düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Buna göre suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz etmek mümkün iken, suçun ismi değiştiğinde artık aynı suçtan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hali de dahildir. Zincirleme suç oluşturan eylemlerden bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, işlenen suçların isimleri değişmediği sürece, aynı suç sayılacaktır. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi 18. Baskı, Ankara, 2012. s.339; Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan-M. Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1. cilt, Ankara, 2014, s.1241-1242; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 7. bası, Ankara, 2014, s. 484-487; Türkan Sancar Yalçın-Yeni Türk Ceza Kanunun da “Zincirleme Suç”, TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253)

    765 sayılı TCK’nda yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer şartların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi mümkündür. Nitekim, 765 sayılı yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir.

    5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesinde5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesinde bulunan “değişik zamanlarda” ifadesinin açıklığı karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda öğreti ve uygulamada tam bir görüş birliği bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde gözönünde bulundurulacaktır.

    b) İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması;

    Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökcen - A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. bası, Ankara, 2014, s.284; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. bası, Ankara, 2013, s. 211-215; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. bası, Ankara, 2013, s.107-108; Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan-M. Artuç, Türk Ceza Kanunu, 6. cilt, Ankara, 2014, s.7958-7959)

    c) Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi;

    Ceza Genel Kurulunun 14.01.2014 gün ve 384-2, 03.12.2013 gün ve 1475-577, 30.05.2006 gün ve 173-145, 08.07.2003 gün ve 189-207, 13.10.1998 gün ve 205-304, 20.03.1995 gün ve 48-68 ile 02.03.1987 gün ve 341-84 sayılı kararlarında "aynı suç işleme kararı" kavramından, kanunun aynı hükmünü birçok kez ihlal etme hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyetin anlaşılması gerektiği, bu bağlamda failin suçu işlemeden önce bir plan yapmasının veya bu suça niyet etmesinin, fakat fiili bir defada yapmak yerine, kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmesinin, hareketinin önceki hareketinin devamı olmasının ve tüm hareketleri arasında subjektif bir bağlantı bulunmasının anlaşılması gerektiği kabul edilmiş, ilk eylemle ikinci eylem arasında makul sayılamayacak uzunca bir sürenin geçmesinin, sanığın aynı suç işleme kararıyla değil, çıkan fırsatlardan yararlanmak suretiyle suçu işlediğini gösterdiği belirtilmiştir.

    Öğretide ise aynı suç işleme kararının, kanunun aynı hükmünü müteaddit defa ihlal etmek hususunda önceden kurulan bir plan ve genel bir niyet anlamında bulunduğu (Sulhi Dönmezer-Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza hukuku, Beta Basım Yayım, 14. bası, İstanbul, 1997, s.528 vd), çok genel bir birliğin, genel bir saik birliği sonucuna götüreceği, saik birliğinin, kararda birliği meydana getiremeyeceği, suç saiki, niyeti, amacı ile kararının karıştırılmaması gerektiği, yine fırsat çıktığı zaman suç işlemek için verilen genel bir kararın, müteselsil suçun bu sübjektif şartını oluşturmayacağı (Türkan Yalçın Sancar, Mütesessil Suç, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, s.70 vd), failin çıkacak her fırsattan yararlanmak hususunda genel ve soyut bir kararının varlığının aynı suç işleme kararının kabulünü gerektirmeyeceği (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 136-137; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. bası, Ankara, 2013, s. 489), kanunda kullanılan karar tabirinden anlaşılması gerekenin, failin daha baştan itibaren birden fazla suçu kısım kısım işlemeye yönelik tasavvuru olduğu, önceden bir plan yapmış, niyetini oluşturmuş, fakat bunu bir defada gerçekleştireceği yerde, kısımlara bölmeyi ve o suretle gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plana göre hareket etmiş olduğu için zincirleme suçun kabul edildiği (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi 16. Baskı, Ankara, 2013, s.697), zincirleme suç halinde failin somut fiiline ve fiillerin bütününe yönelik olmak üzere iki iradesinden söz edilebileceği, zincirleme suç işlemeye yönelik iradenin, yani bir suç işleme kararının her bir suça ilişkin kasıttan önce geldiği (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 4. bası, İstanbul, Şubat 2015, s. 456), zincirleme suçun sübjektif şartının bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen suçlar arasında manevi bir bağ bulunması olduğu (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. bası, Ankara, 2013, s. 553), suçların işleniş biçimindeki benzerlik, aynı türden fırsatları değerlendirme, suçla korunan hukuki değer, hareketin yöneldiği maddi konunun nitelik ve başkalıkları ve suçlar arasındaki zaman aralığı gibi dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanılarak tespit edilecek olan bir suç işleme kararının kanunun aynı hükmünü ihlal etmek hususundaki failin genel planı olduğu (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. bası, Ankara, 2014, s. 648-649) görüşleri ileri sürülmüştür.

    Suç kastından daha geniş bir anlamı içeren suç işleme kararı, suç kastından daha önce gelen genel bir karar ve niyeti ifade etmektedir. Önce suç işleme kararı verilmekte ve bundan sonra bu genel kararın icrası farklı zamanlardaki suçlarla gerçekleştirilmektedir. Kararın gerçekleştirilmesi için gerekli suçların herbirinde ayrı suç kastları, bir başka deyişle bir suç için gerekli olan maddi ve manevi unsurlar ayrı ayrı yer almaktadır. Böylece suç işleme kararı denilen genel plan, niyet veya karar, zinciri oluşturan ve her biri birbirinden bağımsız olan suçları birbirine bağlayan ortak bir zemini oluşturur.

    Suç işleme kararının yenilenip yenilenmediği, birden çok suçun aynı karara dayanıp dayanmadığı, aynı zamanda suçlar arasındaki süre ile de ilgilidir. İşlenen suçların arasında kısa zaman aralıklarının olması suç işleme kararında birlik olduğuna; uzun zaman aralıklarının olması ise suç işleme kararında birlik olmadığına karine teşkil edebilecektir. Yine de çeşitli suçlar arasında az veya çok uzun zaman aralığının var olması, bu suçların aynı suç işleme kararının etkisi altında işlendiğini ya da işlenmediğini her zaman göstermeyecektir. Diğer bir anlatımla, sürenin uzunluğu kararın yenilendiğini düşündürebileceği gibi, kısalığı da her zaman kararın yürürlükte olduğunu göstermeyebilecektir. Diğer taraftan, hukuki veya fiili kesintiler olduğunda farklı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Ancak bu değerlendirme her olayda ayrı ayrı ve diğer şartlar da dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu nedenle, başlangıçta belirli bir süre geçince suç işleme kararı yenilenmiş ya da değişmiş olur demek, soyut ve delillerden kopuk bir değerlendirme olacaktır. Failin iç dünyasını ilgilendiren bu kararın varlığının her olayın özelliğine göre suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluşum ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler değerlendirilerek belirlenmesi gerekecektir.

    Görüldüğü üzere, zincirleme suçun oluşumu için işlenen suçlar arasında ne kadar zaman geçmesi gerektiği konusunda genel ve mutlak bir kural koymak mümkün olmadığından, hangi süre içerisinde işlenirse işlensin, işlenen suç başlangıçtaki genel niyete veya suç işleme konusundaki tek karara dayanıyor ise zincirleme suç hükümleri uygulanacak, ancak işlenen suç failin yeni bir suç işleme kararına dayanıyorsa artık zincirleme suç söz konusu olmayacaktır.

    Zincirleme suça ilişkin bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümüne katkısı bakımından "hukuki kesinti" kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.

    Yapılmakta olan soruşturma sonucunda toplanan delillerin failin suçu işlediği yönünde yeterli şüphe oluşturması üzerine Cumhuriyet savcısınca şüpheli hakkında 170. maddesi uyarınca iddianamenin düzenlenmesiyle hukuki kesinti oluşmaktadır. İddianamenin düzenlenmesiyle olaylar arasında hukuki kesinti oluştuğundan iddianamenin düzenlenmesinden sonra devam eden eylemler ise başka bir ceza soruşturmasının konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla sanık hakkında iddianame düzenlendikten sonra, sanık tarafından aynı suçun tekrar işlenmesi durumda, yeni ve ayrı bir suç söz konusu olacaktır.

    Buna karşın işlemiş olduğu suçtan dolayı henüz hakkında iddianame düzenlenmeden, sanığın aynı suç işleme kararıyla ve aynı mağdura karşı yeniden suç işlemesi durumunda, hukuki kesinti gerçekleşmeden aynı suçun işlenmesi söz konusu olduğundan sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır. Bu ahvalde sanığın her suçtan ayrı ayrı cezalandırılması yoluna gidilmeyecek, sanığa bir suçtan ceza verildikten sonra hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle cezasından artırım yapılacaktır.

    Buna göre, soruşturma aşamasında sanığın aynı suç işleme kararıyla, aynı mağdura karşı değişik zamanlarda aynı suçu işlediğinin tespit edilmesi durumda, soruşturma dosyalarının birleştirilerek kamu davası açılması, bu hususa riayet edilmeden kamu davalarının açılması halinde ise hukuki kesintinin oluşmasından önce sanığın aynı mağdura karşı bir suç işleme kararıyla aynı suçu değişik zamanlarda işlediğinin anlaşılması durumunda dava dosyalarının birleştirilerek sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi isabetli bir uygulama olacaktır.

    Nitekim Ceza Genel Kurulu 18.09.2012 gün ve 1244-1775 ile 12.03.1996 gün ve 24-34 sayılı kararlarında; "mahkumiyet hükmü, şikayetten vazgeçme üzerine verilen düşme kararı ve af yasasında olduğu gibi iddianamenin düzenlenmesi de hukuki kesinti oluşturmaktadır. Mütemadi suçlarda hukuki kesintiden sonra fiile devam edilmesi, müteselsil suçlarda ise fiilin tekrarlanması yeni ve müstakil bir suçu oluşturmaktadır", 11.03.2003 gün ve 325-28 sayılı kararında; "iddianame düzenlenmesiyle hukuki kesinti husule geldikten sonraki zapt ve tasarruf eylemleri ayrı bir suçu oluşturur", 05.02.2002 gün ve 28-179 sayılı kararında; "iddianameyle dava açılması gibi suçta hukuki kesinti husule gelmesi halinde ayrı bağımsız suçlar oluşur", 03.02.1998 gün ve 306-2 sayılı kararında; "iddianamenin düzenlenmesi suçta hukuki kesinti meydana getirir. Mütemadi suçlarda hukuki kesintiden sonra eyleme devam edilmesi yeni ve müstakil bir suçu oluşturduğundan bu konuda ayrıca bir dava açılması zorunludur" sonucuna ulaşmıştır.

    Öğretide de; "İddianame, olaylar arasında hukuki bir kesinti meydana getirir ve iddianameden sonra devam eden olaylar artık başka bir ceza yargılamasının konusunu oluşturur. Bu nedenle, devam eden hareketler, kesin hükme dahil sayılmaz; bunlar, yeni bir yargılamanın konusu yapılabilir. Hukuki kesintiden sonraki eylemler, kendi aralarında zincirleme suç kapsamında değerlendirilebilir" (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul, 2013, s.1566-1567; Ali Rıza Çınar, Hükmün Konusu ve Eylemi Değerlendirmede Mahkemenin Yetkisi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, sayı 84,, 2009, s.56) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.

    Öte yandan 1412 sayılı iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmemesi nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açıldığının kabul edildiği, ancak 5271 sayılı CMK'nun 175. maddesinde iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmesi nedeniyle kamu davasının açılmasının iddianamenin kabulü koşuluna bağlandığı görülmektedir. Diğer bir anlatımla kovuşturmanın başlaması için düzenlenen iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi şarttır. Bu nedenle 01.06.2005 tarihinden sonra düzenlenen iddianamelerin hukuki kesinti oluşturabilmesi için mahkemece kabul edilmiş olması gerekir.

    Buna göre mahkeme tarafından kabul edilen iddianamenin düzenlendiği tarihten itibaren hukuki kesinti oluşacak, sonra devam eden eylemler başka bir ceza davasının konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla sanık hakkında mahkemece kabul edilmek şartıyla iddianame düzenlendikten sonra, sanık tarafından aynı suçun tekrar işlenmesi durumda hukuki kesinti nedeniyle yeni ve ayrı bir suç söz konusu olacak, mahkeme tarafından iddianame iade edildiği aşamada ise aynı suç işleme kararıyla ve aynı mağdura karşı yeniden suç işlemesi durumunda hukuki kesinti gerçekleşmediğinden sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanabilecektir.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Aynı mağdura ait işyerinden 10.05.2009 ve 24.05.2009 tarihlerinde hırsızlık yapan sanık hakkında ilk olayla ilgili 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, bu iddianamenin de 26.05.2009 tarihinde mahkemece kabulüne karar verildiği olayda; 13.05.2009 tarihli iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi nedeniyle bu iddianamenin düzenlenme tarihi itibariyle hukuki kesinti oluştuğundan 24.05.2009 tarihinde gerçekleştirilen ikinci eylemin ayrı bir suç olarak değerlendirilerek iki ayrı hırsızlık suçundan hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

    Bu itibarla hukuki kesinti nedeniyle zincirleme suç hükmünün uygulanma şartları bulunmadığını kabul eden yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Doç.Dr.İ. Şahbaz; "Dava konusu dosyayla ilgili olarak; Genel Kurul gündeminde dile getirilen ve iddianamenin düzenlenmesiyle zamanaşımının kesilip kesilmeyeceği konusuyla sınırlı olarak aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır:

    1-5237 sayılı TCY’nın 43/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır'.

    Bu düzenlemede, 'değişik zamanlarda' kavramının neyi ifade ettiği konusunda açıklık bulunmamaktadır.

    2-Eski TCY’nın 80 nci maddesinde de benzeri düzenleme bulunmaktaydı. 765 sayılı TCY’nın 80 nci maddesindeki düzenleme şöyleydi: 'Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır'.

    Eski yasa dönemindeki içtihatlarda, değişik/çeşitli/muhtelif zamanlarda kavramı her olay bakımından farklı değerlendirilmekteydi.

    Değişik zaman kavramının ne olduğu konusunda açıklık olmayınca, somut olaylar bakımından sürenin uzunluğu dikkate alınarak, kimi içtihatlarda zincirleme suç değil, gerçek içtima kuralı; kimi hallerde ise, zincirleme suç hükmü uygulanmaktaydı.

    Somut olayımız gibi durumlarda, değişik zaman kavramına bir sınır konulması amacıyla objektif bir ölçü getirilmeye çalışılmıştı.

    Buna göre, 765 sayılı eski TCY’nın 104 ncü maddesinde, 'Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

    Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz' düzenlemesi bulunmaktaydı.

    Ancak eski yasa döneminde, içtihatlarda iddianamenin düzenlenmesi ile zamanaşımının kesildiği kabul edilmişti.

    3-Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasında iddianamenin kabule bağlı olduğu konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktaydı. Bu nedenle 765 sayılı TCY’da yer alan, 'maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir' (765, m.104/1) düzenlemesinden hareketle, 765 sayılı TCY’nın 80 nci maddesindeki “muhtelif zamanlarda” kavramının kesintiye uğramasına objektif bir ölçü bulunmaya çalışılmıştı. Eski uygulamada da sadece iddianamenin imzalanması değil, yargıç tarafından havale edilmesi ve kayda alınması dikkate alınmıştı.

    4-Yeni TCY’sı döneminde, 765 sayılı Yasada yer alan, zamanaşımının kesilmesiyle ilgili olarak, 'son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir' (765, m.104/1) biçiminde bir düzenleme değil; sadece, 'suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi' (5237, 67/2-c) denildi. Bu son düzenlemede, iddianame dışında yer alan ve dava açan karar veya belgenin zamanaşımını keseceğine ilişkin açık bir düzenleme yoktur. Hatta, dava açılmasına ilişkin, kararla ilgili özel yasada da dava açan kararın zamanaşımını keseceğine ilişkin açık bir düzenleme de bulunmamaktadır. Örneğin, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın 53/1-c-2 nci maddesindeki düzenlemeye göre, son soruşturmanın açılıp açılmamasına; 'a) Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri ile Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkan ve üyeleri hakkında Danıştay’ın 2 nci Dairesi, b) Üniversite rektörleri, rektör yardımcıları ile üst kuruluş genel sekreterleri hakkında, Yükseköğretim Kurulu üyelerinden teşkil edilecek üç kişilik kurul, c) Üniversite, fakülte, enstitü ve yüksekokul yönetim kurulu üyeleri, fakülte dekanları ve dekan yardımcıları, enstitü ve yüksekokul müdürleri ve yardımcıları ile üniversite genel sekreterleri hakkında, rektörün başkanlığında rektörce görevlendirilen rektör yardımcılarından oluşacak üç kişilik kurul, d) Öğretim elemanları, fakülte, enstitü ve yüksekokul sekreterleri hakkında üniversite yönetim kurulu üyeleri arasından oluşturulacak üç kişilik kurul, e) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi memurlar hakkında, mahal itibariyle yetkili il idare kurulu, Karar verir'.

    Bu örnek aldığımız düzenleme göstermektedir ki; iddianame dışında açılan davalar bakımından, açıkça zamanaşımının kesileceğine ilişkin düzenleme yoktur.

    765 sayılı TCY’nın 104/1 nci maddesinde yer alan, 'son tahkikatın açılmasına dair olan karar' kavramına yer verilmemiştir. Kuşkusuz yorum yoluyla dava açan kararların da iddianame gibi zamanaşımını keseceğini, eski uygulamalar gibi kabul etmek mümkündür. Ancak, böyle bir kabul (765 sayılı yasanın 104/1 nci maddesindeki gibi açık bir düzenleme olmadığından), sanığın aleyhine olacağından, yasama organının eksik düzenlemesinden söz etmek gerekir. Ayrıca, 2802 sayılı Yasa’nın 89 ncu maddesine de bakılabilir.

    5-Görüldüğü gibi, örnekler çoğaltılabilir. Bu açıklamada amacım; yasa koyucunun TCY’nın 43/1 nci maddesinde “değişik zamanla” kavramına açıklık getirmeme yanında, objektif bir ölçü olarak alınmak istenen zamanaşımının kesilmesinde iddianame ile iddianame yerine geçen karar/belge konusunda açıklığın bulunmamasıdır.

    6-İddianameyle dava açılmasının zamanaşımını keseceğine ilişkin düzenlemeden (5237, m.67/2-c) hareket edildiğinde de hukuki sorunlar bitmemektedir. Çünkü, hukukumuzda iddianameyle davanın açılmış sayılması süre veya karara bağlanmıştır.

    Maddede, iddianameyle davanın açılmasına ilişkin düzenlemeden (5237, m.67/2-c) sadece Cumhuriyet savcısının iddianameyi imzalamasıyla dava açılmış sayılır gibi bir anlam çıkmaktadır.

    Oysa, TCY’ndaki bu düzenlemeye karşın, 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası’ndaki düzenlemede, iddianamenin iadesi, açıkça veya zımnen kabul edilmesi benimsenmiştir.

    a-İddianamenin İadesi Kararı

    Bu düzenlemeye göre, 'Mahkeme tarafından, iddianamenin ve soruşturma evrakının verildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle; (…) İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar verilir' (5271, m.174/1).

    Maddede, iddianamenin iadesine karar verilemeyecek hal de kabul edilmiştir. Buna göre, 'Suçun hukukî nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade edilemez' (m.174/2).

    Düzenlemede, iddianamenin belli bir süre içerisinde açıkça reddedilmemesi halinde kabul edilmiş sayılacağına yer verilmiştir. buna göre, 'En geç birinci fıkrada belirtilen süre sonunda iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır' (m.174/3).

    Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez (m.174/4).

    İddianamenin iadesi kararına karşı Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir (m.174/5).

    Görüldüğü gibi, hukukumuzda dava iddianameyle açılmış olsa da, iddianamenin imzalanmış olmasıyla dava açılmış sayılmamaktadır. Davanın açılmış sayılabilmesi için, iddianamenin iade edilmemiş olması veya zımni veya açıkça iddianamenin kabul edilmesine karar verilmiş olması gerekir. İddianamenin açıkça veya kapalı/zımni olarak kabulü ile kovuşturma evresi başlamış olacaktır.

    Ceza Yargılama Yasası’ndaki düzenlemelere göre, 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi' (m.2/1-e) ve 'Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi' (m.2/1-f) ifade eder. İddianameyle davanın açılması demek, soruşturmanın savcının kanaatine göre bitirildiği demektir. Ancak, savcının soruşturmanın bittiğine ilişkin kanaati her zaman tek başına anlam ifade etmeyip, yargıcın iddianameyi iade etmemesi koşuluna bağlanmıştır. Kuşkusuz, yargıca iddianameyi iade yetkisi verilmesi, savcının soruşturma yapma yetkisine müdahale olarak nitelendirilebilir ve eleştirilebilir. Ancak, tahkik sisteminin kalıntısı olarak kabul edilebilecek bu düzenleme, yasada açıkça kabul edildiğine göre, iddianamenin düzenlenmesi tek başına her koşulda zamanaşımını kesememekte/ kesmemektedir.

    Örneğin, iddianamenin düzenlenmesi zamanaşımını kesmiş olsaydı, iddianamenin iadesi halinde de zamanaşımının kesildiğinin kabul edilmesi gerekirdi. Öğretide, kabulüne karar verilmesi kaydıyla iddianamenin düzenlenmesinin zamanaşımını keseceğinin kabul edilmesi benimsenmektedir. Hatta kimi görüşlere göre, iddianamenin kabulüne ilişkin karar da tek başına zamanaşımını kesmemekte olup, esasa kaydı da gerekmektedir.

    Nitekim, CGK’nun 2010/7-250, 2011/53 sayı ve 19.4.2011 günlü kararında, iddianame 10.4.2006 tarihinde düzenlenir ve mahkemece aynı gün iade edilir. İddianamenin iadesi kararına karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine, itiraz 26.4.2006 günü kabul edildiği halde, davanın açılmış sayıldığı tarih, iddianamenin düzenlendiği 10.4.2006 günü değil, iddianamenin iadesine karar veren mahkemenin esasına yeniden kaydın yapıldığı 01.05.2006 günü olarak kabul edilmiştir. Yani, CGK bu kararında, iade edilen iddianamenin düzenlendiği tarih değil, itiraz evresi geçildikten sonra ve iddianamenin düzenlendiği tarihten 21 gün sonraki bir tarihte davanın açılmış sayılmasını kabul etmiştir. Bu durum göstermektedir ki, iddianamenin düzenlendiği tarih davanın açılmış sayıldığı tarih değildir. Yine bu içtihat göstermektedir ki, itiraz bir yasa yolu olmasına karşın, itirazın kabulünde bile, iddianamenin düzenlendiği tarihe geri dönülmemektedir/dönülmemiştir. Bu itibarla, iddianamenin kabulünün benimsendiği bir sistemde, özellikle somut olayımız bakımından, iddianamenin düzenlendiği tarihin zamanaşımını kestiğinin kabul edilmesi, sistem içerisinde bir kısır döngü oluşturmaktadır. Bu kısır döngülü bir düzenlemede, sanığın aleyhine sonuç doğurabilecek bir yorum tarzının benimsenmemesi uygun olur.

    Ayrıca, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi ve bu karara itiraz üzerine verilen karar nedeniyle de davanın açılması kabul edilmiştir.

    b-Kovuşturmaya Yer Olmadığına İlişkin Karara İtiraz Üzerine Davanın Açılması

    Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hallerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir (m.172/1). Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz (m.172/2). Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi halinde yeniden soruşturma açılır (m.172/3).

    Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hakimliğine itiraz edebilir (m.173/1).Sulh ceza hakimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir (m.173/4). Ancak, Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hallerde bu madde hükmü uygulanmaz (m.173/5).

    7-TCY’nın 43/1, 67/2-c; CYY’nın 2/1-e-f, 171 vd. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, somut olayımız bakımından, iddianamenin kabul edildiği tarihten iki gün önce aynı kasıtla, kısa süre aralıklarla, aynı mağdura karşı işlenmiş suçla ilgili olarak zincirleme suç hükmü yerine gerçek içtima kuralının uygulanması, yasalarda yer alan ve açık, anlaşılabilir olmayan hükümlerin sanık aleyhine yorumlanması sonucunu doğurmaktadır.

    Yasaları yasama organı kabul eder; ancak yorumlayarak somutlaştırma yetkisini yargıçlar kullanırlar. Yargıçlar, yasalarda yer alan ve açık olmayan hükümleri, kuşkusuz yasama organının iradesine uygun yorumlamakla görevlilerdir. Ancak, yargıçlar, kavramlardaki kapalılığı/açık olmamayı yorumlamak zorundadırlar.

    Burada, TCYnın 67/2-c maddesinin, sadece 'suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi'nin zamanaşımını keseceği yönünde bir 'şekli yorum'la mı; yoksa, iddianameyle açılan davanın kovuşturmayı başlatacak şekle gelmesi (iddianamenin açıkça veya zımnen/kapalı biçimde kabul edilmesi) biçiminde, özsel/içeriksel bir yorumdan hareketle mi yorumlanması gerektiği konusunda bir tercihte bulunulması gerekir.

    Yasa hükmünün konuş nedeni/amacı belirlenerek, düzenlemeden yararlanacak kimsenin (mağdur veya sanık gibi), yararlanmasına uygun bir yorum yönteminin kabul edilmesi gerekir.

    8-Diğer yandan, yasa koyucunun anlamı açık olmayan düzenlemesinin yargıç tarafından anlaşılır hale getirilerek uygulanması gerekmektedir.

    Hukuk kuralı 'soyut ve genel' veya 'somut ve özel olabilir' (Sabine CARRE, Stage de philosophie: Le Droit, Vendredi 20 mars 2009, L’interprétation En Droit; http://www.etudier. com/dissertations/Interpretation-En-Droit/501887.html; Siteyi Ziyaret Tarihi:17.3.2015). Her iki halde de kuralın yorumu gerekir Ancak, kural soyut ve genel ise, ki yukarıda belirttiğim kurallar oldukça soyut, yoruma ihtiyaç daha fazladır. Öyleyse, hukuk metninin yorumu yolu ile adil bir sonuca ulaşmak gerekecektir.

    Bu konuda, Ord. Prof. Dr. Andreas B. SCHWARZ' in hukukçulara yönelik şu uyarısının dikkate alınmasında yarar var: 'Somut olayda hukuk kurallarına dayanarak vardığınızı sandığınız sonuç yada çözüm, akıl ve mantığa, hakkaniyete, gereksinmelere, böylece hukuka güveninize ters düşüyorsa, hukuktan değil, kendi hukukçuluğunuzdan kuşku duymalısınız. Gerçekten de, modern hukukta, başta Medeni Yasanın 2. maddesindeki Dürüstlük Kuralı, doğru yorumlama yöntemleri ve yargıcın takdir hakkı, size, akıl ve mantığa, hakkaniyete, gereksinmelere, böylece hukuka güveninize uygun bir çözümü kesinlikle sunacaktır. Onu arayıp bulmak size düşer' (http://www. turkhukuksitesi. Com/ showthread.php?t=1382&page=2; Siteyi Ziyaret Tarihi: 17.3.2015).

    Yorum işlemi hukukun tabiatıdır; kavramın anlama sahip olması, yorumlanmış olmasını gerektirmektedir (Gilles WALERS: Entreesprit et lettre: Le juge et l’interprétationducontrat en droitfrançais et en droitaméricain (uneétudecomparative), Sous la direction de Monsieur le Professeur Dr. MartijnHesselink, s.2; http://www.lepetitjuriste. Fr/wp- content/uploads/2011/04/Memoire-%20l'interpr%C3%A9tation%20_Gilles_Walers.pdf?aa0226, Siteyi Ziyaret Tarihi: 17.3.2015).

    Yorumun nasıl olması gerektiği konusu tartışma yaratabilir. Yasa maddelerinin açık olmayışı karşısında, adalete/hakkaniyete uygun bir yorum yönteminin tercih edilmesi gerekecektir. Çünkü, 'hukuk normu, kanun koyucunun kabul ettiği ve resmi gazetede yayınlanan metin değil, ama bu metnin içerdiği normdur. Bu normun ne olduğunu söyleyen ise kanun koyucu değil, hakimdir' (Gözler, Kemal: Hukukun Genel Teorisine Giriş: Hukuk Normlarının Geçerliliği ve Yorumu Sorunu, Ankara, US-A Yayıncılık, 1998 s.224; http://www.anayasa.gen.tr/hgt-2-s-149-245.pdf, Siteyi Ziyaret Tarihi:17.3.2015).

    Yasanın genel hükümlerinin yorumunda, göz önünde bulundurulacak husus, normun ratiosu (normun konuş amacı) ölçütüdür. Bu nedenle yorumu, normun amacının saptanması/belirlenmesi olarak tanımlamak mümkündür. Normun amacından hareket edilmesi yorumda keyfiliği önler (Hafızoğulları, Zeki: 'Yeni Türk ceza Kanununun Yorumu Meselesi', Türk Hukuk Kurumu Yetmişbirinci Yılı Armağanı, Türk Hukuk Kurumu Yayınları, 9 Nisan 2005, Ankara, s.77-78).

    Bu nedenle, yasa maddelerindeki bu anlaşılamazlığın yorum yoluyla anlaşılabilir hale getirilmesi gerekir.

    9-Yasa metninin anlaşılabilirliği için, somut olayımız bakımından, 'iddianamenin düzenlenmesi' kavramının ne demek istediğinin (TCY, m.67/2-c), CYY’nın yukarıda belirttiğimiz maddelerindeki düzenlemelerle belirginleştirilmesi gerekir. Bu durumda, TCY’nın 43/1 nci maddesindeki 'değişik zamanlarda' kavramının, artık değişik zaman sayılamayacak bir zaman dilimini ifade edebilmesi için, TCY’nın 67/2-c maddesindeki düzenleme gereğince kesen işlemin belirginleştirilmesi zorunludur. TCY’nın 67/2-c maddesinde yer alan 'iddianamenin düzenlenmesi' kavramının, sadece maddede yer aldığı şekliyle değil, iddianamenin kabul edilmesi ve soruşturmanın sonlanmış sayılacağı tarihte düzenlendiğinin/düzenlenmiş sayılmasının kabulü sanığın lehine olacaktır. Böyle bir yorum şeklinin kabulü karşısında da, somut olayımız bakımından, aynı suçun aynı kişiye karşı değişik tarihlerde birden fazla işlenmiş sayılması gözetilerek, hakkında TCY’nın 43/1 nci maddesinin uygulanması gerekecektir.

    İddianamenin iadesinin mümkün olması karşısında, iade kararının verilmesi halinde davanın açılmış sayılması söz konusu olamayacaktır. Öyleyse, TCY’nın 67/2-c maddesindeki düzenleme tek başına yeterli olmayıp, CYY’nın iddianameyle ilgili hükümlerinin de dikkate alınması gerekecektir.

    10- Sanık, 10.5.2009 tarihli fiili gerçekleştirmiş ve hakkında 13.05.2009 günlü iddianameyle dava açılmış, iddianamenin düzenlendiği tarihten itibaren 15 günlük süre dolmadan, 26.05.2009 günlü kararla iddianamenin kabulüne karar verilmiştir. Sanığın aynı mağdura karşı aynı suçla ilgili ikinci fiili ise, 24.5.2009 tarihte gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla ikinci fiil, iddianamenin kabul tarihinden önce gerçekleşmiş olduğu için, 43/1 nci maddedeki “değişik zaman” kavramı henüz kesintiye uğramamıştır. Yasada açık hüküm olmadığı halde, yorum yoluyla, davanın açılmış sayılma tarihinin iddianamenin kabul tarihinden öne çekilerek, yani davanın iddianamenin düzenlendiği tarihe çekilmesi, somut olay bakımından sanığın aleyhine sonuç vermektedir. Oysa, iddianamenin kabulüne karşın, henüz dava mahkemenin esasına kaydedilmiş değildir. Nitekim yukarıda örneklediğimiz CGK’nun 2010/7-250, 2011/53 sayı ve 19.4.2011 günlü kararında esasa kaydedilme tarihi benimsenmiştir.

    11-TCY’nın 67/2-c maddesinde yer alan ve zamanaşımını kesen husus, 'iddianamenin düzenlenmesi' olarak belirtilmiş ise de; bunu iddianame ile dava açılması olarak anlamak gerekir. Dava ise, iddianamenin düzenlenmesi ile açılmış sayılmayıp, iddianame, 5271 sayılı CYY’nın 174/3 ncü maddesi gereğince zımni veya 175/1 nci maddesi gereğince açıkça kabul edilmiş olursa açılmış sayılır. Davanın açılması ile de soruşturma evresi biter ve kovuşturma evresi başlar.

    'İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar' (CYY, m.175/1). CYY’nın 175/1 nci maddesindeki bu düzenleme, açıkça davanın açılmış sayıldığı ve kovuşturmanın başladığı tarihi gösterdiğinden, davanın iddianamenin düzenlendiği tarihe çekilmesi kabul edilemez. CYY’nın 175/1 nci maddesindeki bu düzenleme ile, 2/1-e-f maddesinde yer alan, 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi'; 'Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi' ifade eder düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde, iddianame kabul edilmeden önceki evrede (iddianame düzenlenmiş olmasına karşın), kamu davası açılmış sayılamayacağından/ sayılmadığından, zamanaşımını kesen süre de başlamamış olmaktadır. Bu durumda ise, sanığın, iddianamenin kabulünden önceki tarihte verdiği karar üzerine işlemiş olduğu suç için, gerçek içtima değil, zincirleme suç hükmünün uygulanması gerekir (m.43/1).

    12-Bir başka açıdan, ceza sistemimizde iddianamenin iadesinin benimsenmesi ve iddianamenin mahkemenin zımni veya açık kabulüne bağlı kabul edilmesi, savcının sadece iddianameyi düzenlemesiyle kamu davasının açılmış sayılamayacağını göstermektedir.

    Bu nedenle, iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış sayılmasına ilişkin açık düzenlemelere rağmen (CYY, m.175/1; m.2/1-f), zamanaşımını kesen tarihin, iddianamenin kabulü tarihi yerine, iddianamenin kabulü kaydıyla düzenlendiği tarihte davanın açılmış sayılması, yasa maddesine ilave etmek demektir.

    13-Duruşmanın başlaması konusunda özel düzenleme getirilmiştir. Buna göre, 'Mahkeme başkanı veya hakim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar' (CYY, m.191/1). Sonra, “İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur” (CYY, m.191/3-b). Bu düzenlemelerde iddianamenin düzenlendiği tarihe değil, kabulüne verilen önem ve içeriğine işaret edilmiştir. Oysa, eski yasalar döneminde, iddianamenin kabulü söz konusu olmadığı için, iddianamenin okunması yeterliydi; yeni sistemde ise, iddianamenin kabulü benimsendiği için, duruşmanın başlangıcında iddianamenin kabulünün sanığa okunması olarak kabul edilmiştir.

    Sonuç olarak, somut olayımızda, iddianamenin kabulünden iki gün önce işlenmiş suçun, aynı mağdura karşı gerçekleştirildiği gözetilerek, iddianamenin düzenlendiği tarihte değil, kabul edildiği tarihte zamanaşımının kesildiğinin kabulü ile, sanık hakkında TCY’nın 43/1 nci maddesi gereğince zincirleme suç hükmünün uygulanması gerektiği kanaatiyle, Ceza Genel Kurulu’nun yüksek çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle,

    Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle yerel mahkeme direnme hükmünün bozulması gerektiği yönünde karşıoy kullanmışlardır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle,

    1- Usul ve kanuna uygun olan Salihli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 30.04.2013 gün ve 385-306 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.03.2015 tarihinde yapılan ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 17.03.2015 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.Sanık S.. C..'ın aynı mağdura yönelik farklı tarihlerde işlediği iki ayrı hırsızlık suçundan 5237 sayılı TCK'nun 142/1-b,, 168/2,, 53, 58. maddeleri uyarınca 1 yıl ve 1 yıl 3 ay hapis cezaları ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve hükmolunan hapis cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Salihli 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.11.2009 gün ve 250-520 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 27.03.2013 gün ve 21866-6353 sayı ile;

    “10.05.2009 tarihinde mağdur A..Y..’e ait dükkandan yeğeni M.. Y..’in bulunduğu sırada, sanığın dükkana gelerek M.’nın almasına rızası olmadığı halde parasını vermeden alkollü içecekleri alarak gitmesi ve 24.05.2009 günü tekrar aynı dükkana gelerek yine M.’nın almasına rızası olmadığı halde dolaptan içki alarak gitmesi şeklindeki eylemlerinin bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunun söz konusu olması nedeniyle sanığın 5237 sayılı TCK'nun 142/1-b,, 168/2,, 43/1. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ayrı ayrı hüküm kurulması”isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Yerel mahkeme ise 30.04.2013 gün ve 385-306 sayı ile;

    “...Her ne kadar Yargıtay bozma ilamıyla sanığın eylemleri hakkında tek suç kabul edilerek 142/1-b, 168/2,, 43/1. maddelerinin uygulanması gerektiğinden bahisle önceki kararımız bozulmuş ise de, karar gerekçesinde de belirtildiği üzere sanığın ilk eyleminin 10.05.2009 tarihinde işlendiği ve bu eyleme ilişkin 13.05.2009 tarihinde iddianame tanzim edildiği, 26.05.2009 tarihinde iddianamenin kabulüne karar verilmekle koğuşturma aşamasına geçildiği, sanığın ikinci eyleminin 24.05.2009 tarihinde işlendiği,...her iki eylem arasında fiili ve hukuki kesintinin mevcut olduğu, somut olayda 43. maddesinin uygulanma şartlarının bulunmadığı" gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

    Bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığının 08.01.2014 gün ve 176984 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    CEZA GENEL KURULU KARARI

    Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; aynı mağdura ait işyerinden 10.05.2009 ve 24.05.2009 tarihlerinde hırsızlık yapan sanık hakkında ilk olayla ilgili 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, bu iddianamenin de 26.05.2009 tarihinde mahkemece kabulüne karar verildiği olayda, zincirleme suç hükümlerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

    İncelenen dosya kapsamından;

    Sanığın 10.05.2009 günü saat 18.00 sıralarında Y..Market isimli işyerine geldiği, işyerinde bulunan mağdurun yeğeni tanık M.. Y..’dan 4 şişe bira istediği, tanığın 4 şişe birayı poşete koyduğu ve parasını istediği, sanığın para vermemesi üzerine tanığın bira şişelerinin bulunduğu poşeti kasanın kenarına koyduğu, tanığın bu sırada işyerine giren başka müşterilerle ilgilenmesinden yararlanan sanığın bira poşetini alarak çıktığı, bu eyleme ilişkin Salihli Cumhuriyet Başsavcılığınca 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, mahkemece iddianamenin 26.05.2009 tarihinde kabul edildiği,

    24.05.2009 tarihinde saat 17.30 sıralarında sanığın tekrar aynı işyerine gelerek içki dolabından bir şişe şarabı aldığı, tanık M.. Y..’ın birkaç defa şarap şişesini elinden almasına rağmen ısrarla şarap şişesini geri alarak işyerinden ayrıldığı, bu eylem nedeniyle 29.07.2009 tarihli iddianame ile kamu davası açıldığı, 07.08.2009 tarihinde de mahkemece iddianame kabul edildiği, 19.11.2009 tarihinde mahkemece kamu davalarının birleştirilmesine karar verildiği ve ilk olayla ilgili iddianame düzenlendikten sonra ikinci suçun işlenmesi nedeniyle eylemin kesintiye uğradığı kabul edilerek iki ayrı hırsızlık suçundan hüküm kurulduğu,

    Anlaşılmaktadır.

    Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi için "zincirleme suç" hükümleri üzerinde durulmalıdır.

    5237 sayılı TCK’na hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, "kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza" söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda da; "Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır' şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, 5237 sayılı TCK’nun "suçların içtimaı" bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir.

    Konumuza ilişkin olan zincirleme suç, 765 sayılı Kanunun 80. maddesinde; "Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır" şeklinde düzenlenmiştir. Buna karşın 5237 sayılı Kanunun 43. maddesinin ilk fıkrasında; "Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır" biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; "Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır" denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; "Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, ... ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz" düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir.

    TCK'nun 43/1. maddesi düzenlemesinden anlaşılacağı üzere, zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı hallerde aslında işlenmiş birden fazla suç olmasına karşın, fail bu suçların her birinden ayrı ayrı cezalandırılmamakta, buna karşın bir suçtan verilen ceza belirli bir miktarda arttırılmaktadır.

    5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesi5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;

    a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

    b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

    c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.

    Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan unsurların üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında yarar bulunmaktadır.

    a) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi;

    Aynı suç 5237 sayılı TCK’nun 43. maddesinde; “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır” denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide de “aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu”, kanunda düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Buna göre suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz etmek mümkün iken, suçun ismi değiştiğinde artık aynı suçtan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hali de dahildir. Zincirleme suç oluşturan eylemlerden bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, işlenen suçların isimleri değişmediği sürece, aynı suç sayılacaktır. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi 18. Baskı, Ankara, 2012. s.339; Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan-M. Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1. cilt, Ankara, 2014, s.1241-1242; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 7. bası, Ankara, 2014, s. 484-487; Türkan Sancar Yalçın-Yeni Türk Ceza Kanunun da “Zincirleme Suç”, TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253)

    765 sayılı TCK’nda yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer şartların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi mümkündür. Nitekim, 765 sayılı yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir.

    5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesinde5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesinde bulunan “değişik zamanlarda” ifadesinin açıklığı karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda öğreti ve uygulamada tam bir görüş birliği bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde gözönünde bulundurulacaktır.

    b) İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması;

    Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökcen - A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. bası, Ankara, 2014, s.284; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. bası, Ankara, 2013, s. 211-215; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. bası, Ankara, 2013, s.107-108; Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan-M. Artuç, Türk Ceza Kanunu, 6. cilt, Ankara, 2014, s.7958-7959)

    c) Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi;

    Ceza Genel Kurulunun 14.01.2014 gün ve 384-2, 03.12.2013 gün ve 1475-577, 30.05.2006 gün ve 173-145, 08.07.2003 gün ve 189-207, 13.10.1998 gün ve 205-304, 20.03.1995 gün ve 48-68 ile 02.03.1987 gün ve 341-84 sayılı kararlarında "aynı suç işleme kararı" kavramından, kanunun aynı hükmünü birçok kez ihlal etme hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyetin anlaşılması gerektiği, bu bağlamda failin suçu işlemeden önce bir plan yapmasının veya bu suça niyet etmesinin, fakat fiili bir defada yapmak yerine, kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmesinin, hareketinin önceki hareketinin devamı olmasının ve tüm hareketleri arasında subjektif bir bağlantı bulunmasının anlaşılması gerektiği kabul edilmiş, ilk eylemle ikinci eylem arasında makul sayılamayacak uzunca bir sürenin geçmesinin, sanığın aynı suç işleme kararıyla değil, çıkan fırsatlardan yararlanmak suretiyle suçu işlediğini gösterdiği belirtilmiştir.

    Öğretide ise aynı suç işleme kararının, kanunun aynı hükmünü müteaddit defa ihlal etmek hususunda önceden kurulan bir plan ve genel bir niyet anlamında bulunduğu (Sulhi Dönmezer-Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza hukuku, Beta Basım Yayım, 14. bası, İstanbul, 1997, s.528 vd), çok genel bir birliğin, genel bir saik birliği sonucuna götüreceği, saik birliğinin, kararda birliği meydana getiremeyeceği, suç saiki, niyeti, amacı ile kararının karıştırılmaması gerektiği, yine fırsat çıktığı zaman suç işlemek için verilen genel bir kararın, müteselsil suçun bu sübjektif şartını oluşturmayacağı (Türkan Yalçın Sancar, Mütesessil Suç, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, s.70 vd), failin çıkacak her fırsattan yararlanmak hususunda genel ve soyut bir kararının varlığının aynı suç işleme kararının kabulünü gerektirmeyeceği (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 136-137; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. bası, Ankara, 2013, s. 489), kanunda kullanılan karar tabirinden anlaşılması gerekenin, failin daha baştan itibaren birden fazla suçu kısım kısım işlemeye yönelik tasavvuru olduğu, önceden bir plan yapmış, niyetini oluşturmuş, fakat bunu bir defada gerçekleştireceği yerde, kısımlara bölmeyi ve o suretle gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plana göre hareket etmiş olduğu için zincirleme suçun kabul edildiği (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi 16. Baskı, Ankara, 2013, s.697), zincirleme suç halinde failin somut fiiline ve fiillerin bütününe yönelik olmak üzere iki iradesinden söz edilebileceği, zincirleme suç işlemeye yönelik iradenin, yani bir suç işleme kararının her bir suça ilişkin kasıttan önce geldiği (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 4. bası, İstanbul, Şubat 2015, s. 456), zincirleme suçun sübjektif şartının bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen suçlar arasında manevi bir bağ bulunması olduğu (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. bası, Ankara, 2013, s. 553), suçların işleniş biçimindeki benzerlik, aynı türden fırsatları değerlendirme, suçla korunan hukuki değer, hareketin yöneldiği maddi konunun nitelik ve başkalıkları ve suçlar arasındaki zaman aralığı gibi dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanılarak tespit edilecek olan bir suç işleme kararının kanunun aynı hükmünü ihlal etmek hususundaki failin genel planı olduğu (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. bası, Ankara, 2014, s. 648-649) görüşleri ileri sürülmüştür.

    Suç kastından daha geniş bir anlamı içeren suç işleme kararı, suç kastından daha önce gelen genel bir karar ve niyeti ifade etmektedir. Önce suç işleme kararı verilmekte ve bundan sonra bu genel kararın icrası farklı zamanlardaki suçlarla gerçekleştirilmektedir. Kararın gerçekleştirilmesi için gerekli suçların herbirinde ayrı suç kastları, bir başka deyişle bir suç için gerekli olan maddi ve manevi unsurlar ayrı ayrı yer almaktadır. Böylece suç işleme kararı denilen genel plan, niyet veya karar, zinciri oluşturan ve her biri birbirinden bağımsız olan suçları birbirine bağlayan ortak bir zemini oluşturur.

    Suç işleme kararının yenilenip yenilenmediği, birden çok suçun aynı karara dayanıp dayanmadığı, aynı zamanda suçlar arasındaki süre ile de ilgilidir. İşlenen suçların arasında kısa zaman aralıklarının olması suç işleme kararında birlik olduğuna; uzun zaman aralıklarının olması ise suç işleme kararında birlik olmadığına karine teşkil edebilecektir. Yine de çeşitli suçlar arasında az veya çok uzun zaman aralığının var olması, bu suçların aynı suç işleme kararının etkisi altında işlendiğini ya da işlenmediğini her zaman göstermeyecektir. Diğer bir anlatımla, sürenin uzunluğu kararın yenilendiğini düşündürebileceği gibi, kısalığı da her zaman kararın yürürlükte olduğunu göstermeyebilecektir. Diğer taraftan, hukuki veya fiili kesintiler olduğunda farklı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Ancak bu değerlendirme her olayda ayrı ayrı ve diğer şartlar da dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu nedenle, başlangıçta belirli bir süre geçince suç işleme kararı yenilenmiş ya da değişmiş olur demek, soyut ve delillerden kopuk bir değerlendirme olacaktır. Failin iç dünyasını ilgilendiren bu kararın varlığının her olayın özelliğine göre suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluşum ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler değerlendirilerek belirlenmesi gerekecektir.

    Görüldüğü üzere, zincirleme suçun oluşumu için işlenen suçlar arasında ne kadar zaman geçmesi gerektiği konusunda genel ve mutlak bir kural koymak mümkün olmadığından, hangi süre içerisinde işlenirse işlensin, işlenen suç başlangıçtaki genel niyete veya suç işleme konusundaki tek karara dayanıyor ise zincirleme suç hükümleri uygulanacak, ancak işlenen suç failin yeni bir suç işleme kararına dayanıyorsa artık zincirleme suç söz konusu olmayacaktır.

    Zincirleme suça ilişkin bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümüne katkısı bakımından "hukuki kesinti" kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.

    Yapılmakta olan soruşturma sonucunda toplanan delillerin failin suçu işlediği yönünde yeterli şüphe oluşturması üzerine Cumhuriyet savcısınca şüpheli hakkında 170. maddesi uyarınca iddianamenin düzenlenmesiyle hukuki kesinti oluşmaktadır. İddianamenin düzenlenmesiyle olaylar arasında hukuki kesinti oluştuğundan iddianamenin düzenlenmesinden sonra devam eden eylemler ise başka bir ceza soruşturmasının konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla sanık hakkında iddianame düzenlendikten sonra, sanık tarafından aynı suçun tekrar işlenmesi durumda, yeni ve ayrı bir suç söz konusu olacaktır.

    Buna karşın işlemiş olduğu suçtan dolayı henüz hakkında iddianame düzenlenmeden, sanığın aynı suç işleme kararıyla ve aynı mağdura karşı yeniden suç işlemesi durumunda, hukuki kesinti gerçekleşmeden aynı suçun işlenmesi söz konusu olduğundan sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır. Bu ahvalde sanığın her suçtan ayrı ayrı cezalandırılması yoluna gidilmeyecek, sanığa bir suçtan ceza verildikten sonra hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle cezasından artırım yapılacaktır.

    Buna göre, soruşturma aşamasında sanığın aynı suç işleme kararıyla, aynı mağdura karşı değişik zamanlarda aynı suçu işlediğinin tespit edilmesi durumda, soruşturma dosyalarının birleştirilerek kamu davası açılması, bu hususa riayet edilmeden kamu davalarının açılması halinde ise hukuki kesintinin oluşmasından önce sanığın aynı mağdura karşı bir suç işleme kararıyla aynı suçu değişik zamanlarda işlediğinin anlaşılması durumunda dava dosyalarının birleştirilerek sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi isabetli bir uygulama olacaktır.

    Nitekim Ceza Genel Kurulu 18.09.2012 gün ve 1244-1775 ile 12.03.1996 gün ve 24-34 sayılı kararlarında; "mahkumiyet hükmü, şikayetten vazgeçme üzerine verilen düşme kararı ve af yasasında olduğu gibi iddianamenin düzenlenmesi de hukuki kesinti oluşturmaktadır. Mütemadi suçlarda hukuki kesintiden sonra fiile devam edilmesi, müteselsil suçlarda ise fiilin tekrarlanması yeni ve müstakil bir suçu oluşturmaktadır", 11.03.2003 gün ve 325-28 sayılı kararında; "iddianame düzenlenmesiyle hukuki kesinti husule geldikten sonraki zapt ve tasarruf eylemleri ayrı bir suçu oluşturur", 05.02.2002 gün ve 28-179 sayılı kararında; "iddianameyle dava açılması gibi suçta hukuki kesinti husule gelmesi halinde ayrı bağımsız suçlar oluşur", 03.02.1998 gün ve 306-2 sayılı kararında; "iddianamenin düzenlenmesi suçta hukuki kesinti meydana getirir. Mütemadi suçlarda hukuki kesintiden sonra eyleme devam edilmesi yeni ve müstakil bir suçu oluşturduğundan bu konuda ayrıca bir dava açılması zorunludur" sonucuna ulaşmıştır.

    Öğretide de; "İddianame, olaylar arasında hukuki bir kesinti meydana getirir ve iddianameden sonra devam eden olaylar artık başka bir ceza yargılamasının konusunu oluşturur. Bu nedenle, devam eden hareketler, kesin hükme dahil sayılmaz; bunlar, yeni bir yargılamanın konusu yapılabilir. Hukuki kesintiden sonraki eylemler, kendi aralarında zincirleme suç kapsamında değerlendirilebilir" (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul, 2013, s.1566-1567; Ali Rıza Çınar, Hükmün Konusu ve Eylemi Değerlendirmede Mahkemenin Yetkisi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, sayı 84,, 2009, s.56) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.

    Öte yandan 1412 sayılı iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmemesi nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açıldığının kabul edildiği, ancak 5271 sayılı CMK'nun 175. maddesinde iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmesi nedeniyle kamu davasının açılmasının iddianamenin kabulü koşuluna bağlandığı görülmektedir. Diğer bir anlatımla kovuşturmanın başlaması için düzenlenen iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi şarttır. Bu nedenle 01.06.2005 tarihinden sonra düzenlenen iddianamelerin hukuki kesinti oluşturabilmesi için mahkemece kabul edilmiş olması gerekir.

    Buna göre mahkeme tarafından kabul edilen iddianamenin düzenlendiği tarihten itibaren hukuki kesinti oluşacak, sonra devam eden eylemler başka bir ceza davasının konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla sanık hakkında mahkemece kabul edilmek şartıyla iddianame düzenlendikten sonra, sanık tarafından aynı suçun tekrar işlenmesi durumda hukuki kesinti nedeniyle yeni ve ayrı bir suç söz konusu olacak, mahkeme tarafından iddianame iade edildiği aşamada ise aynı suç işleme kararıyla ve aynı mağdura karşı yeniden suç işlemesi durumunda hukuki kesinti gerçekleşmediğinden sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanabilecektir.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Aynı mağdura ait işyerinden 10.05.2009 ve 24.05.2009 tarihlerinde hırsızlık yapan sanık hakkında ilk olayla ilgili 13.05.2009 tarihinde iddianame düzenlendiği, bu iddianamenin de 26.05.2009 tarihinde mahkemece kabulüne karar verildiği olayda; 13.05.2009 tarihli iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi nedeniyle bu iddianamenin düzenlenme tarihi itibariyle hukuki kesinti oluştuğundan 24.05.2009 tarihinde gerçekleştirilen ikinci eylemin ayrı bir suç olarak değerlendirilerek iki ayrı hırsızlık suçundan hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

    Bu itibarla hukuki kesinti nedeniyle zincirleme suç hükmünün uygulanma şartları bulunmadığını kabul eden yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli olup onanmasına karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Doç.Dr.İ. Şahbaz; "Dava konusu dosyayla ilgili olarak; Genel Kurul gündeminde dile getirilen ve iddianamenin düzenlenmesiyle zamanaşımının kesilip kesilmeyeceği konusuyla sınırlı olarak aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır:

    1-5237 sayılı TCY’nın 43/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır'.

    Bu düzenlemede, 'değişik zamanlarda' kavramının neyi ifade ettiği konusunda açıklık bulunmamaktadır.

    2-Eski TCY’nın 80 nci maddesinde de benzeri düzenleme bulunmaktaydı. 765 sayılı TCY’nın 80 nci maddesindeki düzenleme şöyleydi: 'Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır'.

    Eski yasa dönemindeki içtihatlarda, değişik/çeşitli/muhtelif zamanlarda kavramı her olay bakımından farklı değerlendirilmekteydi.

    Değişik zaman kavramının ne olduğu konusunda açıklık olmayınca, somut olaylar bakımından sürenin uzunluğu dikkate alınarak, kimi içtihatlarda zincirleme suç değil, gerçek içtima kuralı; kimi hallerde ise, zincirleme suç hükmü uygulanmaktaydı.

    Somut olayımız gibi durumlarda, değişik zaman kavramına bir sınır konulması amacıyla objektif bir ölçü getirilmeye çalışılmıştı.

    Buna göre, 765 sayılı eski TCY’nın 104 ncü maddesinde, 'Hukuku amme davasının müruru zamanı, mahkûmiyet hükmü yakalama, tevkif, celb veya ihzar müzekkereleri, adli makamlar huzurunda maznunun sorguya çekilmesi, maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir.

    Bu halde müruru zaman, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeğe başlar. Eğer müruru zamanı kesen muameleler müteaddid ise müruru zaman bunların en sonuncusundan itibaren tekrar işlemeğe başlar. Ancak bu sebepler müruru zaman müddetini 102 nci maddede ayrı ayrı muayyen olan müddetlerin yarısının ilavesiyle baliğ olacağı müddetten fazla uzatamaz' düzenlemesi bulunmaktaydı.

    Ancak eski yasa döneminde, içtihatlarda iddianamenin düzenlenmesi ile zamanaşımının kesildiği kabul edilmişti.

    3-Yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasında iddianamenin kabule bağlı olduğu konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktaydı. Bu nedenle 765 sayılı TCY’da yer alan, 'maznun hakkında son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir' (765, m.104/1) düzenlemesinden hareketle, 765 sayılı TCY’nın 80 nci maddesindeki “muhtelif zamanlarda” kavramının kesintiye uğramasına objektif bir ölçü bulunmaya çalışılmıştı. Eski uygulamada da sadece iddianamenin imzalanması değil, yargıç tarafından havale edilmesi ve kayda alınması dikkate alınmıştı.

    4-Yeni TCY’sı döneminde, 765 sayılı Yasada yer alan, zamanaşımının kesilmesiyle ilgili olarak, 'son tahkikatın açılmasına dair olan karar veya C. müddeiumumisi tarafından mahkemeye yazılan iddianame ile kesilir' (765, m.104/1) biçiminde bir düzenleme değil; sadece, 'suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi' (5237, 67/2-c) denildi. Bu son düzenlemede, iddianame dışında yer alan ve dava açan karar veya belgenin zamanaşımını keseceğine ilişkin açık bir düzenleme yoktur. Hatta, dava açılmasına ilişkin, kararla ilgili özel yasada da dava açan kararın zamanaşımını keseceğine ilişkin açık bir düzenleme de bulunmamaktadır. Örneğin, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın 53/1-c-2 nci maddesindeki düzenlemeye göre, son soruşturmanın açılıp açılmamasına; 'a) Yükseköğretim Kurulu Başkan ve üyeleri ile Yükseköğretim Denetleme Kurulu Başkan ve üyeleri hakkında Danıştay’ın 2 nci Dairesi, b) Üniversite rektörleri, rektör yardımcıları ile üst kuruluş genel sekreterleri hakkında, Yükseköğretim Kurulu üyelerinden teşkil edilecek üç kişilik kurul, c) Üniversite, fakülte, enstitü ve yüksekokul yönetim kurulu üyeleri, fakülte dekanları ve dekan yardımcıları, enstitü ve yüksekokul müdürleri ve yardımcıları ile üniversite genel sekreterleri hakkında, rektörün başkanlığında rektörce görevlendirilen rektör yardımcılarından oluşacak üç kişilik kurul, d) Öğretim elemanları, fakülte, enstitü ve yüksekokul sekreterleri hakkında üniversite yönetim kurulu üyeleri arasından oluşturulacak üç kişilik kurul, e) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi memurlar hakkında, mahal itibariyle yetkili il idare kurulu, Karar verir'.

    Bu örnek aldığımız düzenleme göstermektedir ki; iddianame dışında açılan davalar bakımından, açıkça zamanaşımının kesileceğine ilişkin düzenleme yoktur.

    765 sayılı TCY’nın 104/1 nci maddesinde yer alan, 'son tahkikatın açılmasına dair olan karar' kavramına yer verilmemiştir. Kuşkusuz yorum yoluyla dava açan kararların da iddianame gibi zamanaşımını keseceğini, eski uygulamalar gibi kabul etmek mümkündür. Ancak, böyle bir kabul (765 sayılı yasanın 104/1 nci maddesindeki gibi açık bir düzenleme olmadığından), sanığın aleyhine olacağından, yasama organının eksik düzenlemesinden söz etmek gerekir. Ayrıca, 2802 sayılı Yasa’nın 89 ncu maddesine de bakılabilir.

    5-Görüldüğü gibi, örnekler çoğaltılabilir. Bu açıklamada amacım; yasa koyucunun TCY’nın 43/1 nci maddesinde “değişik zamanla” kavramına açıklık getirmeme yanında, objektif bir ölçü olarak alınmak istenen zamanaşımının kesilmesinde iddianame ile iddianame yerine geçen karar/belge konusunda açıklığın bulunmamasıdır.

    6-İddianameyle dava açılmasının zamanaşımını keseceğine ilişkin düzenlemeden (5237, m.67/2-c) hareket edildiğinde de hukuki sorunlar bitmemektedir. Çünkü, hukukumuzda iddianameyle davanın açılmış sayılması süre veya karara bağlanmıştır.

    Maddede, iddianameyle davanın açılmasına ilişkin düzenlemeden (5237, m.67/2-c) sadece Cumhuriyet savcısının iddianameyi imzalamasıyla dava açılmış sayılır gibi bir anlam çıkmaktadır.

    Oysa, TCY’ndaki bu düzenlemeye karşın, 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası’ndaki düzenlemede, iddianamenin iadesi, açıkça veya zımnen kabul edilmesi benimsenmiştir.

    a-İddianamenin İadesi Kararı

    Bu düzenlemeye göre, 'Mahkeme tarafından, iddianamenin ve soruşturma evrakının verildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle; (…) İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar verilir' (5271, m.174/1).

    Maddede, iddianamenin iadesine karar verilemeyecek hal de kabul edilmiştir. Buna göre, 'Suçun hukukî nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade edilemez' (m.174/2).

    Düzenlemede, iddianamenin belli bir süre içerisinde açıkça reddedilmemesi halinde kabul edilmiş sayılacağına yer verilmiştir. buna göre, 'En geç birinci fıkrada belirtilen süre sonunda iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır' (m.174/3).

    Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez (m.174/4).

    İddianamenin iadesi kararına karşı Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir (m.174/5).

    Görüldüğü gibi, hukukumuzda dava iddianameyle açılmış olsa da, iddianamenin imzalanmış olmasıyla dava açılmış sayılmamaktadır. Davanın açılmış sayılabilmesi için, iddianamenin iade edilmemiş olması veya zımni veya açıkça iddianamenin kabul edilmesine karar verilmiş olması gerekir. İddianamenin açıkça veya kapalı/zımni olarak kabulü ile kovuşturma evresi başlamış olacaktır.

    Ceza Yargılama Yasası’ndaki düzenlemelere göre, 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi' (m.2/1-e) ve 'Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi' (m.2/1-f) ifade eder. İddianameyle davanın açılması demek, soruşturmanın savcının kanaatine göre bitirildiği demektir. Ancak, savcının soruşturmanın bittiğine ilişkin kanaati her zaman tek başına anlam ifade etmeyip, yargıcın iddianameyi iade etmemesi koşuluna bağlanmıştır. Kuşkusuz, yargıca iddianameyi iade yetkisi verilmesi, savcının soruşturma yapma yetkisine müdahale olarak nitelendirilebilir ve eleştirilebilir. Ancak, tahkik sisteminin kalıntısı olarak kabul edilebilecek bu düzenleme, yasada açıkça kabul edildiğine göre, iddianamenin düzenlenmesi tek başına her koşulda zamanaşımını kesememekte/ kesmemektedir.

    Örneğin, iddianamenin düzenlenmesi zamanaşımını kesmiş olsaydı, iddianamenin iadesi halinde de zamanaşımının kesildiğinin kabul edilmesi gerekirdi. Öğretide, kabulüne karar verilmesi kaydıyla iddianamenin düzenlenmesinin zamanaşımını keseceğinin kabul edilmesi benimsenmektedir. Hatta kimi görüşlere göre, iddianamenin kabulüne ilişkin karar da tek başına zamanaşımını kesmemekte olup, esasa kaydı da gerekmektedir.

    Nitekim, CGK’nun 2010/7-250, 2011/53 sayı ve 19.4.2011 günlü kararında, iddianame 10.4.2006 tarihinde düzenlenir ve mahkemece aynı gün iade edilir. İddianamenin iadesi kararına karşı yapılan itiraz başvurusu üzerine, itiraz 26.4.2006 günü kabul edildiği halde, davanın açılmış sayıldığı tarih, iddianamenin düzenlendiği 10.4.2006 günü değil, iddianamenin iadesine karar veren mahkemenin esasına yeniden kaydın yapıldığı 01.05.2006 günü olarak kabul edilmiştir. Yani, CGK bu kararında, iade edilen iddianamenin düzenlendiği tarih değil, itiraz evresi geçildikten sonra ve iddianamenin düzenlendiği tarihten 21 gün sonraki bir tarihte davanın açılmış sayılmasını kabul etmiştir. Bu durum göstermektedir ki, iddianamenin düzenlendiği tarih davanın açılmış sayıldığı tarih değildir. Yine bu içtihat göstermektedir ki, itiraz bir yasa yolu olmasına karşın, itirazın kabulünde bile, iddianamenin düzenlendiği tarihe geri dönülmemektedir/dönülmemiştir. Bu itibarla, iddianamenin kabulünün benimsendiği bir sistemde, özellikle somut olayımız bakımından, iddianamenin düzenlendiği tarihin zamanaşımını kestiğinin kabul edilmesi, sistem içerisinde bir kısır döngü oluşturmaktadır. Bu kısır döngülü bir düzenlemede, sanığın aleyhine sonuç doğurabilecek bir yorum tarzının benimsenmemesi uygun olur.

    Ayrıca, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi ve bu karara itiraz üzerine verilen karar nedeniyle de davanın açılması kabul edilmiştir.

    b-Kovuşturmaya Yer Olmadığına İlişkin Karara İtiraz Üzerine Davanın Açılması

    Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hallerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir (m.172/1). Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz (m.172/2). Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi halinde yeniden soruşturma açılır (m.172/3).

    Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hakimliğine itiraz edebilir (m.173/1).Sulh ceza hakimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir (m.173/4). Ancak, Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hallerde bu madde hükmü uygulanmaz (m.173/5).

    7-TCY’nın 43/1, 67/2-c; CYY’nın 2/1-e-f, 171 vd. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, somut olayımız bakımından, iddianamenin kabul edildiği tarihten iki gün önce aynı kasıtla, kısa süre aralıklarla, aynı mağdura karşı işlenmiş suçla ilgili olarak zincirleme suç hükmü yerine gerçek içtima kuralının uygulanması, yasalarda yer alan ve açık, anlaşılabilir olmayan hükümlerin sanık aleyhine yorumlanması sonucunu doğurmaktadır.

    Yasaları yasama organı kabul eder; ancak yorumlayarak somutlaştırma yetkisini yargıçlar kullanırlar. Yargıçlar, yasalarda yer alan ve açık olmayan hükümleri, kuşkusuz yasama organının iradesine uygun yorumlamakla görevlilerdir. Ancak, yargıçlar, kavramlardaki kapalılığı/açık olmamayı yorumlamak zorundadırlar.

    Burada, TCYnın 67/2-c maddesinin, sadece 'suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi'nin zamanaşımını keseceği yönünde bir 'şekli yorum'la mı; yoksa, iddianameyle açılan davanın kovuşturmayı başlatacak şekle gelmesi (iddianamenin açıkça veya zımnen/kapalı biçimde kabul edilmesi) biçiminde, özsel/içeriksel bir yorumdan hareketle mi yorumlanması gerektiği konusunda bir tercihte bulunulması gerekir.

    Yasa hükmünün konuş nedeni/amacı belirlenerek, düzenlemeden yararlanacak kimsenin (mağdur veya sanık gibi), yararlanmasına uygun bir yorum yönteminin kabul edilmesi gerekir.

    8-Diğer yandan, yasa koyucunun anlamı açık olmayan düzenlemesinin yargıç tarafından anlaşılır hale getirilerek uygulanması gerekmektedir.

    Hukuk kuralı 'soyut ve genel' veya 'somut ve özel olabilir' (Sabine CARRE, Stage de philosophie: Le Droit, Vendredi 20 mars 2009, L’interprétation En Droit; http://www.etudier. com/dissertations/Interpretation-En-Droit/501887.html; Siteyi Ziyaret Tarihi:17.3.2015). Her iki halde de kuralın yorumu gerekir Ancak, kural soyut ve genel ise, ki yukarıda belirttiğim kurallar oldukça soyut, yoruma ihtiyaç daha fazladır. Öyleyse, hukuk metninin yorumu yolu ile adil bir sonuca ulaşmak gerekecektir.

    Bu konuda, Ord. Prof. Dr. Andreas B. SCHWARZ' in hukukçulara yönelik şu uyarısının dikkate alınmasında yarar var: 'Somut olayda hukuk kurallarına dayanarak vardığınızı sandığınız sonuç yada çözüm, akıl ve mantığa, hakkaniyete, gereksinmelere, böylece hukuka güveninize ters düşüyorsa, hukuktan değil, kendi hukukçuluğunuzdan kuşku duymalısınız. Gerçekten de, modern hukukta, başta Medeni Yasanın 2. maddesindeki Dürüstlük Kuralı, doğru yorumlama yöntemleri ve yargıcın takdir hakkı, size, akıl ve mantığa, hakkaniyete, gereksinmelere, böylece hukuka güveninize uygun bir çözümü kesinlikle sunacaktır. Onu arayıp bulmak size düşer' (http://www. turkhukuksitesi. Com/ showthread.php?t=1382&page=2; Siteyi Ziyaret Tarihi: 17.3.2015).

    Yorum işlemi hukukun tabiatıdır; kavramın anlama sahip olması, yorumlanmış olmasını gerektirmektedir (Gilles WALERS: Entreesprit et lettre: Le juge et l’interprétationducontrat en droitfrançais et en droitaméricain (uneétudecomparative), Sous la direction de Monsieur le Professeur Dr. MartijnHesselink, s.2; http://www.lepetitjuriste. Fr/wp- content/uploads/2011/04/Memoire-%20l'interpr%C3%A9tation%20_Gilles_Walers.pdf?aa0226, Siteyi Ziyaret Tarihi: 17.3.2015).

    Yorumun nasıl olması gerektiği konusu tartışma yaratabilir. Yasa maddelerinin açık olmayışı karşısında, adalete/hakkaniyete uygun bir yorum yönteminin tercih edilmesi gerekecektir. Çünkü, 'hukuk normu, kanun koyucunun kabul ettiği ve resmi gazetede yayınlanan metin değil, ama bu metnin içerdiği normdur. Bu normun ne olduğunu söyleyen ise kanun koyucu değil, hakimdir' (Gözler, Kemal: Hukukun Genel Teorisine Giriş: Hukuk Normlarının Geçerliliği ve Yorumu Sorunu, Ankara, US-A Yayıncılık, 1998 s.224; http://www.anayasa.gen.tr/hgt-2-s-149-245.pdf, Siteyi Ziyaret Tarihi:17.3.2015).

    Yasanın genel hükümlerinin yorumunda, göz önünde bulundurulacak husus, normun ratiosu (normun konuş amacı) ölçütüdür. Bu nedenle yorumu, normun amacının saptanması/belirlenmesi olarak tanımlamak mümkündür. Normun amacından hareket edilmesi yorumda keyfiliği önler (Hafızoğulları, Zeki: 'Yeni Türk ceza Kanununun Yorumu Meselesi', Türk Hukuk Kurumu Yetmişbirinci Yılı Armağanı, Türk Hukuk Kurumu Yayınları, 9 Nisan 2005, Ankara, s.77-78).

    Bu nedenle, yasa maddelerindeki bu anlaşılamazlığın yorum yoluyla anlaşılabilir hale getirilmesi gerekir.

    9-Yasa metninin anlaşılabilirliği için, somut olayımız bakımından, 'iddianamenin düzenlenmesi' kavramının ne demek istediğinin (TCY, m.67/2-c), CYY’nın yukarıda belirttiğimiz maddelerindeki düzenlemelerle belirginleştirilmesi gerekir. Bu durumda, TCY’nın 43/1 nci maddesindeki 'değişik zamanlarda' kavramının, artık değişik zaman sayılamayacak bir zaman dilimini ifade edebilmesi için, TCY’nın 67/2-c maddesindeki düzenleme gereğince kesen işlemin belirginleştirilmesi zorunludur. TCY’nın 67/2-c maddesinde yer alan 'iddianamenin düzenlenmesi' kavramının, sadece maddede yer aldığı şekliyle değil, iddianamenin kabul edilmesi ve soruşturmanın sonlanmış sayılacağı tarihte düzenlendiğinin/düzenlenmiş sayılmasının kabulü sanığın lehine olacaktır. Böyle bir yorum şeklinin kabulü karşısında da, somut olayımız bakımından, aynı suçun aynı kişiye karşı değişik tarihlerde birden fazla işlenmiş sayılması gözetilerek, hakkında TCY’nın 43/1 nci maddesinin uygulanması gerekecektir.

    İddianamenin iadesinin mümkün olması karşısında, iade kararının verilmesi halinde davanın açılmış sayılması söz konusu olamayacaktır. Öyleyse, TCY’nın 67/2-c maddesindeki düzenleme tek başına yeterli olmayıp, CYY’nın iddianameyle ilgili hükümlerinin de dikkate alınması gerekecektir.

    10- Sanık, 10.5.2009 tarihli fiili gerçekleştirmiş ve hakkında 13.05.2009 günlü iddianameyle dava açılmış, iddianamenin düzenlendiği tarihten itibaren 15 günlük süre dolmadan, 26.05.2009 günlü kararla iddianamenin kabulüne karar verilmiştir. Sanığın aynı mağdura karşı aynı suçla ilgili ikinci fiili ise, 24.5.2009 tarihte gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla ikinci fiil, iddianamenin kabul tarihinden önce gerçekleşmiş olduğu için, 43/1 nci maddedeki “değişik zaman” kavramı henüz kesintiye uğramamıştır. Yasada açık hüküm olmadığı halde, yorum yoluyla, davanın açılmış sayılma tarihinin iddianamenin kabul tarihinden öne çekilerek, yani davanın iddianamenin düzenlendiği tarihe çekilmesi, somut olay bakımından sanığın aleyhine sonuç vermektedir. Oysa, iddianamenin kabulüne karşın, henüz dava mahkemenin esasına kaydedilmiş değildir. Nitekim yukarıda örneklediğimiz CGK’nun 2010/7-250, 2011/53 sayı ve 19.4.2011 günlü kararında esasa kaydedilme tarihi benimsenmiştir.

    11-TCY’nın 67/2-c maddesinde yer alan ve zamanaşımını kesen husus, 'iddianamenin düzenlenmesi' olarak belirtilmiş ise de; bunu iddianame ile dava açılması olarak anlamak gerekir. Dava ise, iddianamenin düzenlenmesi ile açılmış sayılmayıp, iddianame, 5271 sayılı CYY’nın 174/3 ncü maddesi gereğince zımni veya 175/1 nci maddesi gereğince açıkça kabul edilmiş olursa açılmış sayılır. Davanın açılması ile de soruşturma evresi biter ve kovuşturma evresi başlar.

    'İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar' (CYY, m.175/1). CYY’nın 175/1 nci maddesindeki bu düzenleme, açıkça davanın açılmış sayıldığı ve kovuşturmanın başladığı tarihi gösterdiğinden, davanın iddianamenin düzenlendiği tarihe çekilmesi kabul edilemez. CYY’nın 175/1 nci maddesindeki bu düzenleme ile, 2/1-e-f maddesinde yer alan, 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi'; 'Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi' ifade eder düzenlemeleri birlikte değerlendirildiğinde, iddianame kabul edilmeden önceki evrede (iddianame düzenlenmiş olmasına karşın), kamu davası açılmış sayılamayacağından/ sayılmadığından, zamanaşımını kesen süre de başlamamış olmaktadır. Bu durumda ise, sanığın, iddianamenin kabulünden önceki tarihte verdiği karar üzerine işlemiş olduğu suç için, gerçek içtima değil, zincirleme suç hükmünün uygulanması gerekir (m.43/1).

    12-Bir başka açıdan, ceza sistemimizde iddianamenin iadesinin benimsenmesi ve iddianamenin mahkemenin zımni veya açık kabulüne bağlı kabul edilmesi, savcının sadece iddianameyi düzenlemesiyle kamu davasının açılmış sayılamayacağını göstermektedir.

    Bu nedenle, iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış sayılmasına ilişkin açık düzenlemelere rağmen (CYY, m.175/1; m.2/1-f), zamanaşımını kesen tarihin, iddianamenin kabulü tarihi yerine, iddianamenin kabulü kaydıyla düzenlendiği tarihte davanın açılmış sayılması, yasa maddesine ilave etmek demektir.

    13-Duruşmanın başlaması konusunda özel düzenleme getirilmiştir. Buna göre, 'Mahkeme başkanı veya hakim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar' (CYY, m.191/1). Sonra, “İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur” (CYY, m.191/3-b). Bu düzenlemelerde iddianamenin düzenlendiği tarihe değil, kabulüne verilen önem ve içeriğine işaret edilmiştir. Oysa, eski yasalar döneminde, iddianamenin kabulü söz konusu olmadığı için, iddianamenin okunması yeterliydi; yeni sistemde ise, iddianamenin kabulü benimsendiği için, duruşmanın başlangıcında iddianamenin kabulünün sanığa okunması olarak kabul edilmiştir.

    Sonuç olarak, somut olayımızda, iddianamenin kabulünden iki gün önce işlenmiş suçun, aynı mağdura karşı gerçekleştirildiği gözetilerek, iddianamenin düzenlendiği tarihte değil, kabul edildiği tarihte zamanaşımının kesildiğinin kabulü ile, sanık hakkında TCY’nın 43/1 nci maddesi gereğince zincirleme suç hükmünün uygulanması gerektiği kanaatiyle, Ceza Genel Kurulu’nun yüksek çoğunluğunun görüşüne iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle,

    Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle yerel mahkeme direnme hükmünün bozulması gerektiği yönünde karşıoy kullanmışlardır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle,

    1- Usul ve kanuna uygun olan Salihli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 30.04.2013 gün ve 385-306 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.03.2015 tarihinde yapılan ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 17.03.2015 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas: 2013/7-416 Karar: 2014/404
    Tarih: 30.09.2014

    • CMK 175. Madde

    Sanık Y. Y. hakkında Basın Kanununa Aykırılık suçundan açılmış olan kamu davasının 5187 sayılı Basın Kanununun 26/1-2. maddesinde belirtilen hak düşürücü nitelikteki iki aylık süre geçtikten sonra açılmış olduğundan bahisle düşürülmesine ilişkin, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27.12.2006 gün ve 1000-1171 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 15.11.2012 gün ve 14811-30384 sayı ile;

    "... 1- Diyarbakır 2. Asliye Ceza Mahkemesinin yetkisizlik kararı üzerine gelen dosyada, duruşma açılarak karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, duruşma açılmadan evrak üzerinde yapılan inceleme sonucu, yazılı şekilde düşme kararı verilmesi,

    2- Şikayetçi vekili tarafından Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına 09.06.2006 tarihinde şikayette bulunulması karşısında; 5187 sayılı Yasanın 26/2 maddesi uyarınca tekzibin usulsüz yayımlandığı ve yayımlanması gereken tarihlerdeki nüshalarının da ayrı ayrı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına tevdii edilip edilmediği hususunun araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi...",

    İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş,

    Daire üyeleri O. Koçak ve S. Tuncer; "Tekzip hususundan Cumhuriyet savcısının bilgisi olmadığından sürenin, gazetenin Cumhuriyet Savcılığına verildiği tarihte değil, öğrenme ile başlayacağından çoğunluğun eksik tahkikata ilişkin 2 nolu bozma kararına katılmıyoruz" düşüncesiyle iki nolu bozma nedeni yönüyle karşı oy kullanmışlardır.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.02.2013 gün ve 92775 sayı ile;

    "... Bilindiği üzere 5187 sayılı Kanunun 26. maddesi uyarınca düzenlenen dava açma süreleri hak düşürücü süre niteliğindedir. Kanun koyucu tarafından basın çalışanlarının korunması ve sürekli ceza tehdidi altında kalınmaması amaçlanmaktadır. Nitekim gerek Anayasa Mahkemesinin 28.04.2011 gün 2009/66 Esas 2011/72 Karar sayılı hükmünde, gerekse 02.07.2012 kabul tarihli, 05.07.2012 tarih ve 28344 ayılı R.G.de yayımlanan 6352 sayılı Kanunun değişik 26. madde gerekçesinde, kanun koyucunun basın suçlarında dava açılmasını belirli bir süreyle sınırlama konusundaki takdir yetkisinin, bir yandan basın mensuplarının uzun süre ceza tehdidi altında bulunmalarına engel olunması, diğer yandan da suçtan mağdur olanların hak arama özgürlüklerinin zarar görmemesi amacıyla basın suçlarında dava açma süresinin makul bir süre olarak belirlenmesi suretiyle, basın hürriyeti ile hak arama hürriyeti arasında adil bir dengenin kurulması ve basın suçlarında Cumhuriyet savcılığınca re'sen dava açılmasıyla korunmak istenen hukuki yararla basın hürriyetinin korunmasındaki hukuki yarar arasında da makul bir dengenin bulunması gerektiğine işaret etmektedir.

    Kanunun aradığı süre basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihtir. Ancak basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemiş ise sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarih olup bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamayacaktır. Madde gerekçesine göre Cumhuriyet Başsavcılığına teslim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde ise suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarih, sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edilmelidir.

    Dosya kapsamı incelendiğinde basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiğine ilişkin bir bilgi ve/veya belgenin bulunmadığı dolayısıyla da teslim yükümlülüğünün yerine getirilmediği anlaşılmaktadır.

    Öte yandan suç düzeltme ve cevabın yayımlanmasına ilişkin kesinleşmiş hakim kararlarına uymama fiili olup, fiilin niteliği gereği her eylem açısından C. Başsavcılıklarınca bunun takip edilmesi de fiilen imkansızdır. Diğer bir deyişle düzeltme ve cevabın yayımlanması gereken tarih olan 25.03.2006 ile 27.03.2006 tarihli nüshaları ile usulsüz yayımlandığı iddia edilen 27.05.2006 tarihlerindeki nüshalarının C. Başsavcılığına tevdii ettiği saptanmış olsa bile suçun yukarıda ifade edilen niteliği gereği, C. Savcısının düzeltme ve cevabın usulsüz yayımlandığını ve/veya yayımlanmadığını bilmesine imkan bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısının suçun unsurları olan yayımlamamayı ve/veya usulsüz yayımlamayı bilmesi takip etmesi ve bilmesi mümkün değildir. Özetle bu suçlar açısından hukuken teslimden söz etmek mümkün gözükmemektedir. Bu halde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dava açma süresinin öğrenme ile başlayacağını kabul etmek gerekecektir.

    Somut olayda şikayetçi vekilinin 09.06.2006 tarihli dilekçe ile Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurması üzerine suçu oluşturan fiilin öğrenildiği ve kanuni süresi içinde 28.07.2006 tarihli iddianame ile kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır...",

    Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının iki numaralı bendinin kaldırılmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur.

    CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesince 18.04.2013 gün ve 2046-9556 sayı ile, oyçokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    Karar: Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5187 sayılı Basın Kanunun 26. maddesi uyarınca açılan kamu davasının süresinde açılıp açılmadığı, bu bağlamda eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir.

    İncelenen dosya kapsamından;

    Sabah Gazetesi köşe yazarlarından F. A.'nın "Teke Tek" isimli köşesinde katılan hakkında "Beslenmiş Karga" başlıklı bir yazı kaleme aldığı,

    Bahsi geçen yazıda gerçeğe aykırı şekilde yayın yapılarak kişisel ve ticari değerlerine yönelik tecavüzde bulunulduğu iddiasıyla "Düzeltme ve Cevap Yazısı" yayımlanmasının müşteki vekili tarafından noter kanalıyla gazetenin yazı işleri müdürlüğünden 23.03.2006 tarihinde talep edildiği,

    Talebin yerine getirilmemesi üzerine yapılan başvuru sonucunda Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesince 12.04.2006 gün ve 2006/1236 değişik iş sayılı karar ile cevap ve düzeltme yazısının yayımlanması isteminin kabulüne karar verildiği,

    Bunun üzerine müştekinin cevap ve düzeltme yazısının gazetenin 27.05.2006 tarihli nüshasında yayımlandığı,

    Müşteki vekilince cevap ve düzeltme yazısının 5187 sayılı Basın Kanununun 14/1. maddesinde belirtilen usullerde yayımlanmadığı gerekçesiyle Diyarbakır C. Başsavcılığına 09.06.2006 tarihinde suç duyurusunda bulunulduğu, başvurunun hazırlığın 2006/11900 sayılı sırasına kaydedildiği ve aynı gün sanığa ön ödeme önerisinde bulunulduğu,

    Cumhuriyet Başsavcılığınca suç tarihi itibariyle geçerli olan iki aylık dava açma süresi içerisinde dava açılabilmesi amacıyla ön ödeme önerisinin sonucu beklenilmeden 28.07.2006 tarihinde iddianame düzenlediği,

    İddianamenin Diyarbakır 2. Asliye Ceza Mahkemesince 02.08.2006 tarihinde kabulü ile kamu davasının aynı tarihte açıldığı,

    Anlaşılmaktadır.

    Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenebilmesi için Basın Kanununun ilgili maddelerinin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.

    5187 sayılı Basın Kanunun "Düzeltme ve cevap" başlıklı 14. maddesi5187 sayılı Basın Kanunun "Düzeltme ve cevap" başlıklı 14. maddesi;

    "Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.

    Düzeltme ve cevapta, buna neden olan eser belirtilir. Düzeltme ve cevap, ilgili yazıdan uzun olamaz. Düzeltme ve cevaba neden olan eserin yirmi satırdan az yazı veya resim veya karikatür olması hallerinde düzeltme ve cevap otuz satırı geçemez.

    Süreli yayının birden fazla yerde basılması halinde, düzeltme ve cevap yazısı, düzeltme ve cevap hakkının kullanılmasına sebebiyet veren eserin yayımlandığı bütün baskılarda yayımlanır.

    Düzeltme ve cevabın birinci fıkrada belirlenen süreler içinde yayımlanmaması halinde yayım için tanınan sürenin bitiminden itibaren, birinci fıkra hükümlerine aykırı şekilde yayımlanması halinde ise yayım tarihinden itibaren onbeş gün içinde cevap ve düzeltme talep eden kişi, bulunduğu yer sulh ceza hâkiminden yayımın yapılmasına veya bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu istemi üç gün içerisinde, duruşma yapmaksızın, karara bağlar.

    Sulh ceza hâkiminin kararına karşı acele itiraz yoluna gidilebilir. Yetkili makam üç gün içinde itirazı inceleyerek karar verir. Yetkili makamın kararı kesindir.

    Düzeltme ve cevabın yayımlanmasına hâkim tarafından karar verilmesi halinde, birinci fıkradaki süreler, sulh ceza hâkiminin kararına itiraz edilmemişse kararın kesinleştiği tarihten, itiraz edilmişse yetkili makamın kararının tebliği tarihinden itibaren başlar.

    Düzeltme ve cevap hakkına sahip olan kişinin ölmesi halinde bu hak, mirasçılardan biri tarafından kullanılabilir. Bu durumda, birinci fıkradaki iki aylık düzeltme ve cevap hakkı süresine bir ay ilave edilir.",

    "Düzeltme ve cevabın yayımlanmaması" başlıklı 18. maddesi

    "Düzeltme ve cevabın yayımlanmasına ilişkin kesinleşmiş hâkim kararlarına uymayan sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili onmilyar liradan yüzellimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Ağır para cezası, bölgesel süreli yayınlarda yirmimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda ellimilyar liradan az olamaz.

    Sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili hakkında verilen ağır para cezasının ödenmesinden yayın sahibi, sorumlu müdür ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili ile birlikte müteselsilen sorumludur.

    Düzeltme ve cevap yazısının yayımlanmaması veya 14 üncü maddenin birinci fıkrasında belirtilen şartlara uyulmaksızın yayımlanması hallerinde hâkim ayrıca, masraflar yayın sahibi tarafından karşılanmak üzere, bu yazının tirajı yüzbinin üzerinde olan iki gazetede ilân şeklinde yayımlanmasına da karar verir." hükmünü içermektedir.

    5187 sayılı Basın Kanununun 14. maddesinde5187 sayılı Basın Kanununun 14. maddesinde düzeltme ve cevap yazılarının hangi hallerde ve ne şekilde yayımlanacağı, talebe rağmen yayımlanmaması halinde ilgililerin başvuracağı yargı mercii ile merci tarafından verilecek kararlar ve bu kararlara karşı başvurulacak kanun yolu gösterilmiş, aynı kanunun 18. maddesinde düzeltme ve cevap yazısının yayımlanmasına ilişkin hâkim kararına uyulmaması veya düzeltme ve cevap yazısının 14. maddede belirtilen şekil şartlarına riayet edilmeden yayımlanması hallerinde uygulanacak yaptırımlar belirtilmiş olup, her iki maddede düzeltme ve cevap yazılarının Cumhuriyet Başsavcılıklarına teslim edileceğine ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

    Anılan kanunun Anılan kanunun "Dava süreleri" başlıklı 26. maddesinin uyuşmazlıkla ilgili olan ilk iki fıkrası suç tarihi itibariyle; "Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur.

    Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz." şeklinde iken, Anayasa Mahkemesinin 28.04.2011 gün ve 2009/66 Esas-2011/72 Karar sayılı kararı ile ilk fıkrada yer alan sürelerin Anayasaya aykırı olduğundan bahisle iptali sonrasında 05.07.2012 gün ve 28344 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6352 sayılı Kanunun 77. maddesiyle maddenin birinci fıkrasında yer alan "ceza davalarının" ibaresinden sonra gelmek üzere "bir muhakeme şartı olarak" ibaresi eklenmiş, fıkrada yer alan "iki ay" ibaresi "dört ay", "dört ay" ibaresi "altı ay" şeklinde değiştirilmiştir.

    5187 sayılı Kanunun dava sürelerini düzenleyen 26. maddesi gereğince basılmış eserler yoluyla işlenen veya anılan kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının belli sürelerde açılması zorunludur. Buna göre suç tarihi itibariyle günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden ise dört ay içinde ceza davalarının açılması gerekmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere birinci fıkrada düzenlenmiş olan süreler, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde ise suçu oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihten itibaren başlayacaktır. Ancak, 5187 sayılı kanunun 18. maddesinde yer alan, düzeltme ve cevap yazısının yayımlanmaması veya aynı kanunun 14. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen şartlara uyulmaksızın yayımlanması halinde, Cumhuriyet savcılarına bu hususun takibi açısından kanuni bir görev verilmediği gibi niteliği gereği Cumhuriyet savcılarının bu konuyu takip etmeleri de mümkün olamayacağından bu hallerde dava açma sürelerinin, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslimiyle değil suç oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığınca öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlayacağının kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

    Diğer taraftan, 1412 sayılı iddianamenin kabulüne yer verilmemesi nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açıldığı kabul edilirken, 5271 sayılı CMK'nun 175. maddesinde iddianamenin kabulüne yer verilmesi nedeniyle kamu davasının açılması iddianamenin kabulü şartına bağlanmış olup, bu kanunun yürürlüğe girdiği 01.06.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan suçlar yönünden kamu davasının 5187 sayılı Kanunun 26. maddesinde düzenlenmiş olan hak düşürücü sürelerde açılıp açılmadığının belirlenmesinde, iddianamenin kabulü kararının verildiği tarihin esas alınması gerekmektedir.

    Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Suça konu düzeltme ve cevap yazısının kanunda öngörülen şekilde yayımlanıp yayımlanmadığının takibi noktasında Cumhuriyet savcısının kanundan kaynaklanan bir görevinin bulunmadığı ve 5187 sayılı Kanunun 26. maddesinde yazılı dava açma sürelerinin suç oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığınca öğrenilmesiyle başlayacağı göz önünde bulundurulduğunda, iki aylık dava açma süresinin başlangıcının müşteki vekilince suç duyurusunun yapıldığı 09.06.2006 tarihi olduğunun kabulü gerekmektedir.

    Dolayısıyla suç duyurusunun yapıldığı 09.06.2006 tarihi ile iddianamenin kabulüne karar verilen 02.08.2006 tarihi arasında 5187 sayılı Kanunun 26. maddesinde düzenlenmiş olan iki aylık süre geçmemiş bulunduğundan, kamu davasının süresinde açıldığının kabulü zorunlu olup, aynı kanunun 18. maddesi kapsamındaki eylemler açısından davanın süresinde açılıp açılmadığının tespiti için basılmış eserin Cumhuriyet Başsavcılığına tesliminin bir önemi olmadığından ayrıca araştırılması gereken bir husus da bulunmamaktadır.

    Bu itibarla, itirazın kabulüne, Özel Daire bozma kararının (2) numaralı bendinin karardan çıkartılmasına ve dosyanın (1) nolu bozma nedeni uyarınca işlem yapılması için yerel mahkemeye gönderilmesine karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Genel Kurul Üyesi; itirazın reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle;

    1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

    2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 15.11.2012 gün ve 14811-30384 sayılı bozma kararının (2) numaralı bendinin karardan ÇIKARTILMASINA,

    3- Dosyanın, (1) nolu bozma nedeni uyarınca işlem yapılması için mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.09.2014 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğu ile, karar verildi.



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas: 2011/7-85 Karar: 2011/94
    Tarih: 17.05.2011

    Yargıyı etkileme suçundan sanık N.U. hakkında, 5187 sayılı Basın Yasasının uyarınca iki aylık hak düşürücü süre içerisinde açılmayan kamu davasının düşmesine ilişkin, Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27.02.2007 gün ve 927-183 sayılı hüküm, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 02.02.2011 gün ve 17452-1299 sayı ile onanmıştır.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.03.2011 gün ve 109971 sayı ile;

    "... Şikayetçi vekilinin, Adana Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçe ile, Adana'da yayımlanan Bölge Gazetesi'nin 13.04.2005 tarihli baskısında, müvekkili hakkında "Başkan Zor Durumda" başlıklı haberin manşetten verildiğini, gazetenin 9. sayfasında Kaymakamlığın soruşturma iznini içeren raporunun yayınlandığını, eserin sahibinin belli olmadığını, hazırlık soruşturmasının gizli olması nedeniyle sorumlu yazı işleri müdürü ile ismi sorumlu yazı işleri müdüründen öğrenilecek eser sahibi hakkında Türk Ceza Kanunu ve Basın Kanunu hükümleri uyarınca işlem yapılması için şikayette bulunduğu,

    Cumhuriyet savcısının, 02.05.2005 tarihli yazısı üzerine adli kolluk tarafından 23.05.2005 tarihinde ifadesi alınan sorumlu müdürün; isimsiz yazının, N.U. tarafından yazıldığını bildirdiği, 14.06.2005 havale tarihli iddianame ile 5187 sayılı Kanununun 19/1 ve 5237 sayılı TCK'nın 75. maddeleri gereğince yargılanması için sanık hakkında kamu davasının açıldığı,

    Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 27.02.2007 tarih ve 2005/927 E, 2007/183 K. sayılı kararı ile; Cumhuriyet savcısının suçu öğrendiği 13.04.2005 tarihi ile iddianamenin kabul edildiği 20.06.2005 tarihi arasında 5187 sayılı Kanunun 26. maddesinin 1-2. fıkralar 1-2. fıkralarında yazılı 2 aylık dava açma süresi geçtikten sonra kamu davası açılmış olduğundan bahisle, açılan davanın düşürülmesine karar verdiği,

    Katılan vekilinin temyizi üzerine 08.11.2008 tarihinde düzenlenen tebliğnamede; 'sorumlu müdür tarafından eser sahibi sanığın isminin bildirildiği 23.05.2005 tarihi ile iddianamenin mahkemeye verildiği 14.06.2005 tarihi arasında 5187 sayılı Yasanın 26. maddesinin 4. fıkras 4. fıkrasında yazılı dava açma süresinin gerçekleşmediği gözetilerek yargılamaya devam edilmesi gerekirken, düşme kararı verilmesinin yasaya aykırı olduğu' belirtilerek kararın bozulmasının istendiği, ancak Yüksek Dairenin; 'suça konu haberin yer aldığı 13.04.2005 günlü gazetenin, aynı gün Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmiş olması nedeniyle dava açma süresinin 26. maddenin 2. fıkras 2. fıkrası uyarınca 13.04.2005 tarihinde başladığı ve iddianamenin mahkemece kabul edildiği 20.06.2005 tarihi arasında iki aylık hak düşürücü dava açma süresinin gerçekleşmiş olduğu' belirtilerek yerel mahkeme kararını onamış olması hukuka uygun bulunmadığından, aşağıda açıklanan nedenlerden dolayı itiraz yasa yoluna gidilmesi gerekmiştir.

    Somut olayda ihtilaf konusu, isimsiz eser sahibi sanık hakkındaki iki aylık dava açma süresinin hangi tarihte başladığı ve bu sürenin bitiş tarihinin, CMUK'nın 163. maddesine göre iddianamenin düzenlenerek mahkemeye tevdi edildiği tarih mi, yoksa CMK'nın 175/1. maddesi gereğince mahkemece iddianamenin kabulüne karar verildiği tarih mi olduğudur.

    Yasa koyucu, sahibi belli olan eserler bakımından, 5187 sayılı Yasanın 26. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasında, iki aylık dava açma süresi, 2. fıkrasında, bu sürenin bu tür eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği, teslim edilmemiş olması durumunda Cumhuriyet savcılığı tarafından suçu oluşturan fiilin ve failin öğrenildiği tarih olduğunu belirtmiş, ancak; sahibi belli olmayan eserler yönünden, 26. maddenin 4. fıkras 4. fıkrasında farklı bir düzenlemeye giderek 'sorumlu müdürün, eser sahibini bildirmesi üzerine, eser sahibi aleyhine açılacak davalar' diyerek 'yeni bir süre' öngörülmüştür. Bununla Cumhuriyet savcılarının, sahibi belli olmayan eserlerin sanıkları hakkında makul sürede dava açabilmeleri amaçlanmıştır.

    Somut olayımızda bu sürenin başlangıcı, eser sahibinin öğrenildiği 23.05.2005 tarihidir. Aksi düşünüldüğünde, dava açma süresinin dolacağı kaygısıyla suçu işlemeyen sorumlu müdür hakkında dava açılacak, böylece eser, sahibi belli olmayan eser haline dönüşecek; bu da adli bir hatayı doğurmuş olacaktır. Sorumlu müdürün eser sahibini yargılama sırasında bildirmesi durumunda da ek iddianame düzenlenmesi gerekecek, aradaki zaman kaybı nedeniyle ceza hukukunun temel amacı olan maddi gerçeğe ulaşılması gecikecek, hatta mümkün olmayabilecektir.

    Daire ilamında iddianamenin yerel mahkemece kabul edildiği 20.06.2005 tarihinde dava açma süresinin sona erdiğinin belirtilmiş olması hatalıdır. Çünkü Yasa koyucunun, 26.06.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Kanununu düzenlediği sırada yürürlük olan 1412 sayılı CMUK'nın 163. maddesini dikkate aldığına göre; iddianamenin düzenlenip, mahkemeye tevdi edilmesi ile kamu davasının açıldığını kabul etmek hukuka uygun bir yorum olacaktır. 5187 sayılı Yasadan sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK.nun 175. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasında öngörülen 'kamu davasının açılmış sayılabilmesi için mahkemenin iddianamenin kabulüne karar vermiş olması' aranmamalıdır. Kaldı ki, Basın Kanunu madde 26'daki dava açma süresini düzenleyen usul hukuku normunun normlarına göre 'istisna norm' niteliği taşıması nedeniyle bu istisna normun uygulanması gerektiği kabul edilerek iddianamenin düzenlendiği tarih itibarıyla dava açma süresi hesaplanmalıdır.

    Aksi düşüncenin kabulü halinde ise; kanun koyucunun iradesine rağmen dava açma süresi fiilen kısaltılmış hale gelecek, iddianamenin iadesi veya incelenme süresinin uzun olması gibi hallerde Cumhuriyet savcısına yüklenemeyecek gecikmelerden dolayı hak düşürücü sürenin geçmiş sayılmasına neden olunabilecek, yargı birliğini bozacak uygulamalara yol açılabilecek, Basın Kanunundaki usul hukuku normunun, normuna nazaran 'istisna norm' olduğu ve evleviyetle uygulanması gerektiği ilkesi görmezden gelinmiş olacaktır. 175/1. maddedeki norm amaçsal olarak yoruma tabi tutulmayıp lâfzî olarak yorumlandığı takdirde, yani 'iddianameyi kabul kararı ile kamu davasının açılmış sayılması' durumunda ceza muhakemesi hukukunun temel esaslarına aykırı sonuçlar ortaya çıkacak, bu durum, iddia ve yargılama fonksiyonlarının aynı süjede birleşmesi gibi tehlikeli bir hal doğurabilecek, işbirliği sisteminin temellerini ve savunma hakkını ortadan kaldırarak adil yargılama hakkını ve suçsuz1uk karinesini de ihlal de edebilecektir.

    Somut olayda eser sahibinin bildirildiği 23.05.2005 tarihi ile iddianamenin mahkemeye havale edildiği 14.06.2005 tarihi arasında 2 aylık hak düşürücü süre gerçekleşmemiştir. Bu duruma göre açılan davaya devam edilmesi gerekmektedir.

    Yukarıda açıklanan nedenlerle;

    Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 02.02.2011 tarih ve 2008/17452 E. 2011/1299 K. sayılı ilamıyla tesis ettiği onama kararının kaldırılması,

    Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesinin, 5187 sayılı Kanunun 26/1. maddesi gereğince kamu davasının düşürülmesine ilişkin 27.02.2007 tarih ve 2005/927 E. 2007/183 K. sayılı hükmünün bozulmasına karar verilmesi..." isteminde bulunulmuştur.

    Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

    KARAR : Yargıyı etkileme suçundan, 5187 sayılı Basın Yasasının 26/1. maddesi uyarınca iki aylık hak düşürücü süre içerisinde açılmayan kamu davasının düşmesine karar verilen olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5187 sayılı Basın Yasasının 26. maddesi uyarınca iki aylık dava açma süresinin ne zaman başlayacağı ile bu sürenin bitiş tarihinin 1412 sayılı CYUY'nın 163. maddesi uyarınca iddianamenin mahkemeye gönderildiği tarih mi, yoksa 5271 sayılı CYY'nın 175/1. maddesine göre mahkemece iddianamenin kabulüne karar verildiği tarih mi olacağının belirlenmesine ilişkindir.

    26.06.2004 gün ve 25504 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Yasasının dava açma sürelerini düzenleyen 26. maddesi uyarınca; basılmış eserler yoluyla işlenen veya anılan Yasada öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının belirli sürelerde açılmasının zorunlu olduğu, bu sürelerin, günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılı eserler yönünden ise dört ay olduğu, maddenin ikinci fıkrasında da; birinci fıkrada düzenlenmiş bulunan sürelerin, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi durumunda ise, suç oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihten itibaren başlayacağı,

    Aynı Yasanın 26. maddenin 4. fıkras 4. fıkrası ile de; sorumlu müdürün, yayımlanan eserin sahibini bildirmesi durumunda, eser sahibi aleyhine açılacak davalarda bu sürenin, bildirim tarihinden itibaren başlayacağı hüküm altına alınmıştır.

    1412 sayılı CYUY'nda iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmemesi nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açıldığının kabul edildiği,

    Ancak, 5271 sayılı CYY'nın 175. maddesinde iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmesi nedeniyle kamu davasının açılmasının iddianamenin kabulü koşuluna bağlandığı,

    Bu nedenle 01.06.2005 tarihinden sonra düzenlenen iddianameler yönünden kamu davasının, 5187 sayılı Yasanın 26. maddesinde düzenlenen hak düşürücü sürelerde açılıp açılmadığının belirlenmesinde, iddianamenin kabulü kararının Yasada belirtilen sürelerde verilmiş olması koşuluna bağlı olduğu gözetilerek somut olay değerlendirildiğinde;

    13.04.2005 tarihinde yayımlanan suça konu gazetenin, aynı gün katılan vekilince şikâyet dilekçesi ile birlikte Cumhuriyet Başsavcılığına verildiği, bu suretle suç oluşturduğu iddia edilen eylemin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği 13.04.2005 tarihinin, gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü bakımından suç tarihi olarak kabulü ile suça konu gazetenin, 5187 sayılı Basın Yasasının 2. maddesi uyarınca günlük süreli yayın niteliğinde olması nedeniyle ceza davasının gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü açısından, 13.04.2005 gününü takip eden iki aylık sürede açılması gerekmektedir.

    Suça konu olan yazının yazarının gazetenin genel koordinatörü olarak görev yapan N.U. olduğunun ise, hakkında soruşturma başlatılan sorumlu yazı işleri müdürünün adli kolluk tarafından alınan 23.05.2005 tarihli beyanından öğrenilmiş olması ve sorumlu yazı işleri müdürü hakkında da kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş bulunması karşısında; yazıyı yazan N.U. hakkında dava açma süresi 5187 sayılı Yasanın 26/4. maddesi uyarınca 23.05.2005 tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır.

    5271 sayılı CYY'nın 174. maddesinin;

    1 ) Mahkeme tarafından, iddianamenin ve soruşturma evrakının verildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle;

    a ) 170 inci maddeye aykırı olarak düzenlenen,

    b ) Suçun sübutuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil toplanmadan düzenlenen,

    c ) Önödemeye veya uzlaşmaya tâbi olduğu soruşturma dosyasından açıkça anlaşılan işlerde önödeme veya uzlaşma usulü uygulanmaksızın düzenlenen,

    İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine karar verilir.

    2 ) Suçun hukukî nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade edilemez.

    3 ) En geç birinci fıkrada belirtilen süre sonunda iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır.

    4 ) Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez.

    5 ) İade kararına karşı Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir",

    Şeklindeki düzenlemesi karşısında, mahkemece 15 günlük yasal süre içerisinde açıkça iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılacaktır.

    Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanık N.U. hakkında düzenlenen 14.06.2005 günlü iddianamenin, Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesince iddianamenin kabulü kararı verilmeksizin 20.06.2005 tarihinde esasa kaydedilerek duruşmaya hazırlık tutanağı düzenlenmiş bulunması karşısında, 5271 sayılı CYY'nın 174/3. maddesi uyarınca 20.06.2005 tarihinin, iddianamenin kabulü tarihi olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

    Buna göre; 5187 sayılı Yasanın 26/4. maddesi uyarınca davanın, dava açma süresinin başlangıç tarihi olan 23.05.2005 tarihi ile iki aylık sürenin bittiği 23.07.2005 tarihinden önce iddianamenin mahkeme esasına kaydedilerek tensibinin yapıldığı 20.06.2005 günü açıldığı ve bu suretle de iki aylık süre içerisinde açılmış olduğu anlaşılmaktadır.

    Bu itibarla, yasal süresi içerisinde açılan kamu davasının düşmesine ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararı isabetli bulunmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

    1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

    2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 02.02.2011 gün ve 17452-1299 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

    3- Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.02.2007 gün ve 927-183 sayılı hükmünün BOZULMASINA,

    4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.05.2011 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.