CMK Madde 91



  • Gözaltı

    CMK Madde 91

    (1)Yukarıdaki maddeye göre yakalanan kişi, Cumhuriyet Savcılığınca bırakılmazsa, soruşturmanın tamamlanması için gözaltına alınmasına karar verilebilir. (Değişik ikinci cümle: 25/5/2005 – 5353/8 md.) Gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren 24 saati geçemez.(Ek cümle: 25/5/2005 – 5353/8 md.) Yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre 12 saatten fazla olamaz.

    (2)Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığına bağlıdır.

    (3)Toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya şüpheli sayısının çokluğu nedeniyle; Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin, her defasında bir günü geçmemek üzere, 3 gün süreyle uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir. Gözaltı süresinin uzatılması emri gözaltına alınana derhâl tebliğ edilir.

    (4) (Ek: 27/3/2015-6638/13 md.)Suçüstü hâlleriyle sınırlı olmak kaydıyla; kişi hakkında aşağıdaki bentlerde belirtilen suçlarda mülki amirlerce belirlenecek kolluk amirleri tarafından 24 saate kadar, şiddet olaylarının yaygınlaşarak kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasına yol açabilecek toplumsal olaylar sırasında ve toplu olarak işlenen suçlarda kırk sekiz saate kadar gözaltına alınma kararı verilebilir. Gözaltına alma nedeninin ortadan kalkması hâlinde veya işlemlerin tamamlanması üzerine derhâl ve her hâlde en geç yukarıda belirtilen sürelerin sonunda Cumhuriyet savcısına, yapılan işlemler hakkında bilgi verilerek talimatı doğrultusunda hareket edilir. Kişi serbest bırakılmazsa yukarıdaki fıkralara göre işlem yapılır. Ancak kişi en geç 48 saat, toplu olarak işlenen suçlarda 4 gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Bu fıkra kapsamında kolluk tarafından gözaltına alınan kişiler hakkında da gözaltına ilişkin hükümler uygulanır.

    a) Toplumsal olaylar sırasında işlenen cebir ve şiddet içeren suçlar.

    b) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

    1.Kasten öldürme (madde 81, 82), taksirle öldürme (madde 85),

    2.Kasten yaralama (madde 86, 87),

    3.Cinsel saldırı (madde 102),

    4.Çocukların cinsel istismarı (madde 103),

    5.Hırsızlık (madde 141, 142),

    6.Yağma (madde 148, 149),

    7.Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),

    8.Bulaşıcı hastalıklara ilişkin tedbirlere aykırı davranma (madde 195),

    9.Fuhuş (madde 227),

    10.Kötü muamele (madde 232),

    c)12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda yer alan suçlar.

    d) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 33 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen suçlar.

    e) 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununa dayanılarak ilan edilen
    sokağa çıkma yasağını ihlal etme.

    f) 21/3/2007 tarihli ve 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen suçlar.

    (5) Yakalama işlemine, gözaltına alma ve gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin Cumhuriyet savcısının yazılı emrine karşı, yakalanan kişi, müdafii veya kanunî temsilcisi, eşi yada birinci veya ikinci derecede kan hısımı, hemen serbest bırakılmayı sağlamak için sulh ceza hâkimine başvurabilir. Sulh ceza hâkimi incelemeyi evrak üzerinde yaparak derhâl ve nihayet
    24 saat dolmadan başvuruyu sonuçlandırır. Yakalamanın veya gözaltına alma veya gözaltı süresini uzatmanın yerinde olduğu kanısına varılırsa başvuru reddedilir ya da yakalananın derhâl soruşturma evrakı ile Cumhuriyet Savcılığında hazır bulundurulmasına karar verilir. (1)

    (6) Gözaltı süresinin dolması veya sulh ceza hâkiminin kararı üzerine serbest bırakılan kişi hakkında yakalamaya neden olan fiille ilgili yeni ve yeterli delil elde edilmedikçe ve Cumhuriyet savcısının kararı olmadıkça bir daha aynı nedenle yakalama işlemi uygulanamaz.

    (7) Gözaltına alınan kişi bırakılmazsa, en geç bu süreler sonunda sulh ceza hâkimi önüne çıkarılıp sorguya çekilir. Sorguda müdafii de hazır bulunur.




  • CMK Madde 91 Gerekçesi

    Maddede, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesiyle Kurulu Bulunan Denetim Mekanizmasını Yeniden Yapılandıran 11 Nolu Protokol ile daha da güçlenen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ilgili 5 inci maddesine getirdiği yorum ve içtihatlar göz önüne alınmıştır. Öte yandan, 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla Anayasanın 19 uncu maddesinde yapılan değişikliğe uygulama yeteneği kazandırılması amacıyla 6/2/2002 tarihli ve 4744 sayılı Kanunla 1412 sayılı Kanunun 128 inci maddesinde yapılan değişiklik de maddeye yansıtılmış olup, yakalama ve gözaltı süresi makul bir ölçüyü aşmayacak hâle getirilmiştir. Ancak bu süreler en çok süreler olup, her olayın kendi özellikleri içinde gerektiği kadar süre ile sınırlandırılarak kullanılmalıdır. Gözaltı süresi, bireysel suçlarda, Cumhuriyet savcılığının bu husustaki kararından itibaren 24 saattir.

    (5353 sk.değ.)Gözaltı süresinin, yakalama yerine en yakın hâkime gönderilmesi için gerekli süre hariç olmak üzere, yakalama anından itibaren 24 saat geçemeyeceği öngörülmüştür. Böylece, bazı durumlarda gözaltı süresinin fonksiyonsuz olması önlenmek istenmiştir. Ayrıca 146 ncı madde ile de paralellik sağlanmış bulunmaktadır.

    Cumhuriyet savcısının gözaltına alma hususunda karar vermesi, gözaltına alma tedbirinin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığına bağlıdır; yoksa bu iki koşulun varlığı değerlendirilmeden gözaltına alma kararının verilmesi hukuken olanaksızdır. Buna karşılık, üç veya daha fazla kişinin bir suça iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya şüpheli sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerle Cumhuriyet savcısına bu sürenin dört güne kadar uzatılması için yazılı emir verme yetkisi tanınmıştır. Böylece gözaltı süresi en çok dört gün olacaktır.

    Cumhuriyet savcısı, yakalamayı, gözaltına alınmayı gerektiren bir hâl görmez veya yakalama nedenleri ortadan kalkmış bulunursa, yakalanan kişinin bırakılmasına karar verecektir. Ancak gözaltına alınma, elbette ki, keyfî takdirlere bırakılamaz. Bu itibarla madde metninde gözaltına almanın veya süresinin uzatılmasının, suçun ve faillerin araştırılması yönünden zorunlu olmasına ve kişinin suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığına bağlı olduğu ifadesine yer verilmiştir.

    Öte yandan, gözaltında tutma süresinin uzatılmasına ilişkin Cumhuriyet savcısının yazılı emrine veya yakalama işlemine karşı, yakalanan kişi ve avukatı veya yasal temsilcisi, eşi ya da birinci veya ikinci derecede kan hısımı, hemen serbest bırakılmayı sağlamak için sulh ceza hâkimine başvurabilirler. Sulh ceza hâkimi incelemeyi evrak üzerinde yaparak derhâl ve nihayet yirmi dört saat dolmadan başvuruyu sonuçlandırır. Yakalamanın veya süre uzatmanın yerinde olduğu kanısına varırsa, başvuruyu reddeder ya da yakalananın derhâl soruşturma evrakı ile Cumhuriyet savcılığında hazır bulundurulmasına karar verir.

    Karşılaştırmalı hukukta gözaltı süresinin kısa tutulması genel kural olarak gözükmektedir. Bazı mevzuatta bir tek süre kabul edilmiştir ve uzatılmamaktadır: Kanada’da 24 saat, Almanya’da kişinin yakalandığı günü izleyen günün sonuna kadardır yani kırksekiz saattir. Rusya’da ise bu süre 72 saate kadar uzayabilmektedir. İtalya’da süre beş güne kadar uzayabilmektedir. Hollanda’da üç defa 24 saat olabilmektedir. Terörizm suçlarında ise daha uzun bir süre kabul edilmektedir.

    Maddede öngörülen bir diğer güvence ise gözaltı süresinin dolması veya hâkimin serbest bırakma kararı üzerine serbest bırakılan kişi hakkında yakalamaya konu olan fiil sebebiyle yeni ve yeterli delil elde edilmedikçe ve Cumhuriyet savcısının kararı olmadıkça bir daha bu madde hükmünün uygulanamamasıdır.

    Maddenin son fıkrasının içerdiği temel güvenceden birisi de sulh ceza hâkimi huzuruna yukarıda açıklanan süre içinde çıkarıldığında kişinin isterse sorgusunda bir avukatı bulundurabilmesidir.

    Şüpheli veya sanığı gözaltında bulundurabilme süresi böylece maddede yazılı koşulların varlığı hâlinde dört güne kadar çıkabilmektedir.



  • CMK 91 (Gözaltı) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 12. CEZA DAİRESİ
    Esas: 2013/15352 Karar: 2014/1781
    Tarih: 28.01.2014

    • CMK 91. Madde

    • Gözaltı

    Davacının tazminat talebinin kısmen kabulüne ilişkin hüküm, davalı vekili ve davacı vekili tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü;

    Yapılan yargılamaya, toplanan ve karar yerinde açıklanan delillere, mahkemenin kovuşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, gösterilen gerekçeye ve uygulamaya göre; davalı vekilinin tazminat miktarına, kendileri lehine vekalet ücreti hükmedilmesi gerektiğine, davacının kendi kusuru ile tutuklandığına, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

    1- Davacı İ. D. vekili Av. Vedat Örnek, 07.01.2011 havale tarihli dilekçesinde özetle; müvekkili İ. D.’ın Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığı tarafından yürütülmekte olan ve 2009/45 (221) Esas ile başlayıp 2010/132 Esas numaraları ile devam eden soruşturma nedeni ile şüpheli olarak usule aykırı bir şekilde ifadesinin alındığını, yasal gözaltı sürelerine riayet edilmediğini, süresi içinde mahkemeye sevkinin sağlanmadığını, gözaltına alındığının yakınlarına haber verilmediğini, avukatıyla görüştürülmediğini, gözaltı sırasında usulsüz ifade alma, usulsüz ev arama ve el koymalar yapıldığını, mahkemeye sevki sonucu Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinin, 2009/272 id. - 2009/207 müt. sayılı kararı ile hakkında " Emre itaatsizlikte ısrar ve astlık üstlük münasebetlerini zedeleme, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf hareketlerde bulunmak" isnadı ile 19.03.2009 tarihinde tutuklama kararı verildiğini, müvekkilinin 27.08.2009 tarihine kadar tutuklu kaldığını, yapılan soruşturma neticesinde müvekkili hakkında kovuşturmaya yer olmadığına kararı verildiğini, soruşturma sırasında, yasal olmayan fiili gözaltı dönemlerinde müvekkilinin işkenceye maruz kaldığını, soruşturma esnasında yasalara aykırı olarak soruşturmayı yürüten Hava Kuvvetleri askeri savcısının talebi ile soruşturmaya katılan hipnoz uzmanı emekli Yarbay G. D.'ın İzmir'den getirtilerek müvekkiline hipnoz ve benzeri yöntemler kullanılarak işkence yapıldığını, bu nedenle G. D. ve soruşturmayı yürüten Hava Kuvvetleri Komutanlığı eski askeri başsavcısı Albay A. Z. Ü. hakkında Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığını ve yargılamanın halen devam ettiğini, müvekkilinin sadece haksız tutuklama ile karşı karşıya kalmadığını, aynı zamanda işkence ve psikolojik baskıya da maruz kaldığını, geceleri uykusuz bırakılıp, sabahlara kadar işkence yapılarak suç üstlenmesinin istenildiğini, kış ortasında soğuk ve uygun olmayan mekanlarda uzun süre bekletildiğini, darp ve küfürlere maruz kaldığını belirterek tutuklu kaldığı günler için, gözaltında yapılan işkencede nazara alınarak, dava tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmek suretiyle 5.000 TL maddi ve 100.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

    Dosyanın incelenmesinde;

    Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nin 19/03/2009 tarih ve 2009/207 müt. sayılı kararı ile davacı (şüpheli) İ. D.’ın yapılan sorgusu sonucunda tutuklanması talebinin kabul edilerek emre itaatsizlikte ısrar, astlık üstlük münasebetlerini zedelemeye, amir ve komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf hareketlerde bulunmak suçlarından tutuklandığı, davacının 27/08/2009 tarihine kadar tutuklu kaldığı, tahliye sonrası Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığının 11/10/2010 tarih 2010/635 Esas - 2010/64 Karar sayılı kararı ile davacı (şüpheli) İ. D. hakkında, üzerine atılı ve soruşturma kapsamında yer alan her üç olayla ilgili ya da suç teşkil eden eylemlere iştirak ettiğine dair herhangi bir delil elde edilemediğinden, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, bu kararın davacı İ. D. müdafine 18/10/2010 tarihinde tebliğ edildiği ve 09/11/2010 tarihinde kesinleştiği, yürütülen soruşturma kapsamında davacı İ. D.’ın 07/03/2009 ile 11/03/2009 tarihleri arasında gözaltında, 19/03/2009 ile 27/08/2009 tarihleri arasında tutuklu kaldığı anlaşılmıştır.

    Davacının işkenceye maruz kaldığı iddiaları ile ilgili yapılan soruşturmaya konu olan Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/270 esas - 2012/138 karar sayılı ilamının incelenmesinde;

    Sanıkların G. D. ve A. Z. Ü. olduğu, katılanların Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın 2009/221 Esas nolu soruşturmayı yürüten sanık A. Z. Ü.'un talebiyle 04/03/2009 tarihinde nezarethaneye alındığında, istenildiği şekilde beyanda bulunmalarını sağlamak amacıyla mevzuatta belirtilen nezarethane ve gözaltına alınma şartlarına uygun olmayacak ve insan onuruyla bağdaşmayacak şekilde eylemlere maruz bırakılarak ifadelerinin alınmış olduğu, geceleri iki saatten fazla süren sorgulamaya tabi tutulup, sorgulamaya yetkisiz sivil şahıslarla birlikte sanık G. D.'ın katılıp, sanık G. D.'ın hipnoza ilişkin bilgi ve yetisi bulunduğunu belirterek, telkinlerde bulunmak suretiyle müdahillerden kabul etmesi istenilen ifadeyi yazmalarını sağlamaya çalıştığı, katılan O. G.'te korku duyma, uykudan uyanma, kabus görme, geleceğinin kalmadığını düşünme gibi ruhsal etkilenme bulguları ile ruhsal travma tespit edilerek, sanıkların, katılanlar O. G., İ. D. ve Ali Balta'ya karşı işkence yapmak suçundan TCK’nın yollamasıyla gereğince 3 kez olmak üzere 2 yıl 6 ay hapis cezası ile ayrı ayrı cezalandırılmalarına hükmedildiği, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden yapılan sorgulamada hükmün sanıklar müdafileri ve katılanlar tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 13.12.2012 tarih, 2012/29994 esas - 2012/38227 karar sayılı ilamı ile düzeltilerek onanması suretiyle kesinleştiği belirlenmiştir.

    Yüzyılımızın en önemli konularından birini “İnsan Haklarının” oluşturduğunda kuşku yoktur. Zira insan, en gelişmiş varlık olarak içindeki bazı dürtülerin ağır basması ya da dışa yansıyan davranışlarını denetleyememesi sonucu şiddete başvurabilir. Ancak uygarlığın gelişmesi ile insanlık bir takım manevi değerlere ulaşmış, insan ve onuru kutsal bir varlık olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle insan haklarının en üst düzeyde korunması, insan onuruna gereken değerin verilmesi büyük önem göstermekte olup, bu husus ancak adaletin herkesin güven duyabileceği bir şekilde gerçekleştirilmesi ile mümkün olabilir. İnsan hakları, ayrım gözetilmeksizin sahip olunan hakların tümünü kapsar, bu nedenle ve tek cümle ile işkence suçu insanlığa karşı işlenen bir “insanlık suçu”dur. Anılan suç niteliği itibariyle de evrensel bir çok sözleşmeye konu oluşturmuştur. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen ve 7217 sayılı Yasa ile onaylanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin göre “hiç kimseye işkence ya da zalimce insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ya da ceza uygulanamaz.” 6366 sayılı Yasa ile onaylanan 4 Kasım 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin göre, “hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yahut haysiyet kırıcı ceza veya muameleye tâbi tutulamaz”, 10 Aralık 1984 tarihli İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi işkenceyi tanımlayarak uluslararası bir denetim öngörmüş, bu sözleşme onaylanıp yayımlanarak ülkemizde de yürürlüğe girmiştir.

    Yine 3441 sayılı Yasa ile onaylanıp, yürürlüğe giren İşkencenin ve Gayriinsani ya da Küçültücü ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesinde de işkence, gayriinsani veya küçültücü muamele yasaklanıp önleyici bir denetime bağlanmıştır.

    Uluslararası sözleşmelerle yasaklanan işkence, 5237 sayılı TCK’nın ; yaptırım altına alınmış ve bu suçlarda zamanaşımı kabul edilmemiştir.

    İşkence suçunu oluşturan eylemler yasada tek tek sayılmamış, onun yerine; "Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlar" işkence suçunun kapsamına alınmıştır.

    İşkence yasağı birden çok hukuksal yararı koruyan bir yapıdadır. Korunan hukuki değer, karma bir nitelik taşımaktadır. Bu suçla; insan onuru, vücut dokunulmazlığı, adliye ve kamu yönetiminde disiplin sağlama amacı korunmaktadır. İşkenceyi oluşturan fiiller beden ve ruh sağlığını bozmaktadır. İşkence gören kişi, irade özgürlüğü ortadan kalktığı, algılama yeteneği etkilendiği gibi duyduğu acı ve üzüntü sonucu gerçek dışı açıklamalarda veya kabullenmelerde bulunduğundan adaletin gerçekleşmesi ve ceza yargılamasının "maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına" yönelik amacını engellemekte veya gerçeğe ulaşmayı geciktirmektedir. Ancak bu suçta asıl korunan hukuki yarar, insan onurudur.

    Demokratik bir hukuk devletinde; delil elde etme, soruşturmanın temel amacı ve kolluğun görevi olmakla birlikte, bu amaç ve görev insan hakları ihlallerini meşrulaştırıcı ve hukuka aykırı davranmanın bir mazereti olamaz, kolluk görevlileri insan haklarına saygılı kalarak, hukuka uygun bir şekilde delil elde etme görevlerini yerine getirmelidir.

    İşkence olarak, bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunulması gerekir. İşkence teşkil eden fiiller aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak bu fiiller ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreç içinde işlenmektedir. Bir süreç içinde, süreklilik arz eder bir tarzda işlenen işkencenin en önemli özelliği, kişinin psikolojisi, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerindeki tahrip edici etkilerinin olmasıdır.

    Bu etkilerin uzun bir süre ve hatta hayat boyu devam etmesi, işkencenin bu kapsamda işlenen fiiline nazaran daha ağır ceza yaptırımı altına alınmasını gerektirmiştir. ( 94. maddenin gerekçesi)

    Ceza Muhakemesi sırasında uygulanan koruma tedbirleri nedeni ile tazminat istenebilecek durumlar CMK’nın 11 bent halinde belirtilmiş olup, davacının hakkında yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındığı ve tutuklandığı tüm bu aşamalarda yasal düzenlemelerle koruma altına alınan “ifade alma ve sorgudan önce şüpheliye/sanığa haklarının anlatılması (m. sanığın kendisini suçlamaya zorlanması yasağı (m. sanığın müdafi ile görüşme hakkı (m. yakınlarına haber verilmesi (m. gözaltında ifade sırasında müdafinin hazır bulunabilmesi ve müdafinin hazır bulunmaksızın kolluk tarafından alınan ifadelerin hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli ve sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınmaması (m. susma hakkı ve diğer hakları konusunda şüphelilerin aydınlatılması yükümlülüğü ( 90/4 md. , yakalama gözaltı ve ifade alma yönetmeliğinin ), gözaltı süresinin kısa tutulması gerekliliği, toplu olarak işlenen suçlarda delillerin toplanması güçlüğü ve şüpheli sayısının çokluğu nedeniyle Cumhuriyet savcısı gözaltı süresinin her defasında bir günü geçmemek üzere 3 gün süre ile uzatılmasına yazılı olarak emir verip kimse bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden mahrum bırakılamaz ( m.91) şeklindeki yasal düzenlemelerle koruma altına alınan haklarının ihlal edildiği gibi yasak sorgu yöntemleri ile -işkence altında- ifadesi alınan davacının CMK’nın devamı maddeleri gereğince tazminat talep edebileceği muhakkaktır.

    CMK’nın devamı maddelerine göre maddi ve manevi tazminat davalarında dikkat edilecek hususlardan birisi de, zararın ilk derece mahkemesi olan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkaniyete ve kişilerin vicdanına en uygun şekilde azami ölçüde giderilmesini sağlamak olmalıdır. Bu amaç ve yöntem davacının başka bir yoldan kişisel hak kaybının giderilmesini talep etmesinin önüne geçecektir. Bu şekilde bir hak kaybına uğradığını düşünen davacı, yeni bir hukuki sürecin içine girmeyeceği gibi, uluslararası alanda da Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine dava açılmasının önüne geçilebilecektir.

    Teorik olarak hiç bir parasal miktar, kişinin yaşadığı manevi olumsuzlukları tam olarak giderme imkanına sahip olmadığı gibi bunları net olarak ölçme imkanı da bulunmamaktadır. Ancak tazminat kurumunun düzenlenme amacı oluşan manevi zarar tam olarak giderilmese de bir ölçüde bunu giderme ve tatmin olmakla birlikte kişinin haksız zenginleşmesinin önüne geçme amacı da gözetilmelidir.

    Nitekim bu husus Yargıtay CGK’nun 11.05.2009 gün ve 9-102/115 sayılı kararında, manevi zarar; tutuklanan şahsın sosyal çevresinde itibarının sarsılması, hürriyetinden yoksun kalınması nedeniyle duyulan elem ve ızdırap ve ruhi sıkıntıların bir nebzede olsa giderilmesi amacına yöneliktir. Manevi zararın tümüyle giderilmesi olanaksız ise de, tayin edilecek manevi tazminat kişinin acı ve ıstıraplarının dindirilmesinde, sıkıntılarının azaltılmasında etken olacaktır. Bu nedenle manevi tazminata hükmedilirken kişinin cezaevinde kaldığı süre, sosyal ve ekonomik durumu, toplumsal konumu, atılı suçun niteliği, tutuklamanın şahıs üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler dikkate alınarak, zenginleşme sonucu doğurmayacak, adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşır bir miktar olmasına özen gösterilmelidir şeklinde belirtilmiştir.

    Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; işkence suçundan hapis cezasına mahkum edilen ve cezası kesinleşen sanık A. Z. Ü.'un olay tarihinde Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nde askeri savcı olarak görev yaptığı ve Kayseri ilinde meydana gelen bir olaya ilişkin olarak mahallinde yürüttüğü soruşturmada, 07.03.2009 tarihinde davacıyı gözaltına aldırdığı, davacının önce Kocasinan ardından Melikgazi İlçe Jandarma Komutanlığı nezarethanelerinde tutulduğu, sanık A. Z. Ü. ve kimliği belirlenemeyen kişilerce sorgulandığı, sanık A. Z. Ü.'un davacıyı isteği doğrultusunda ifade vermeye zorladığı, bunu temin etmek için çeşitli vaatlerde bulunduğu, istediği ifadeyi vermemesi halinde ise meslekten attıracağını söylediği, davacının istediği yönde ifade vermemesi üzerine bunu sağlamak amacıyla dosya kapsamındaki beyanına göre hipnoz ve zihin kontrolü konusunda çalışmaları olan emekli subay sanık G. D.'ı tüm yol ve konaklama masrafları Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nca karşılanmak üzere İzmir'den çağırdığı, Kayseri'ye gelen sanık G. D.'ın davacının sorgulanmasına ilişkin hiç bir resmi görevi olmamasına rağmen geceleri sabaha kadar süren zaman dilimi içinde yakın mesafeden gözüne bakmasını isteyerek davacıya sorular sorduğu, ayakta tutarak ve uyutmayarak iradesini zayıflatmak suretiyle üzerine atılı suçu ikrara zorladığı, davacının 11.03.2009 tarihine kadar gözaltında, bu tarihten sonra da 17.03.2009 tarihine kadar disiplin cezası gerekçesiyle oda hapsinde tutulduğu, 19.03.2009 tarihinde ilk kez Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinin huzuruna çıkarıldığı, davacının gözaltında kaldığı süre içerisinde geceleri sanık G. D., gündüzleri de sanık A. Z. Ü. ve kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından sorgulandığı, geceleri uyumasına izin verilmediği, uzun süre uykusuz bırakıldığı, uyuduğunda ise kısa sürede tekrar uyandırıldığı, düzenli yemek verilmeyerek aç bırakıldığı, kendisine ve ailesine yönelik tehdit ve hakaret sözlerine maruz bırakıldığı, asgari koşullara sahip olmayan nezarethanelerde tutulduğu, hipnoz yöntemiyle iradesinin etki altına alınmaya çalışıldığı, 5271 sayılı CMK'nın 91. ve devamı maddeleri ile benzer düzenleme içeren 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 80. maddesine aykırı olarak gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin kararların davacıya tebliğ edilmediği ve gözaltına alındığının yakınlarına bildirilmediği, soruşturma kapsamında davacıya suç yeri itibariyle Kayseri Barosu tarafından müdafi atanması gerekirken sanık A. Z. Ü. tarafından davacıya bu konuda talebi de sorulmadan Ankara Barosuna kayıtlı iki avukat çağrıldığı, böylece davacının insan onuruyla bağdaşmayan bedensel ve özellikle ruhsal yönden acı çekmesine, algılama ve irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açan davranışlara maruz kaldığı, bunun sonucunda davacı hakkında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun verdiği raporda, korku duyma, uykudan uyanma, kabus görme, geleceğinin kalmadığını düşünme gibi ruhsal etkilenme bulgularının belirlenmesi ile ruhsal travmanın oluştuğu tespit edilen davacı hakkında, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141. ve devamı maddelerine göre öngörülen manevi tazminat miktarı belirlenirken objektif bir kriter olmamakla birlikte, hükmedilecek manevi tazminatın davacının sosyal ve ekonomik durumu, üzerine atılı suçun niteliği, gözaltına alınmasına ve tutuklanmasına neden olan olayların cereyan tarzı, tutuklulukta geçirdiği süre, tazminat davasının kesinleştiği tarihe kadar davacının elde edeceği parasal değer ve benzeri hususlar da gözetilmek suretiyle, hakkaniyet ölçüsünü aşmayacak bir şekilde, hak ve nasafet kurallarına uygun makul bir miktar olarak tayin ve tespiti gerekirken, davacı için öngörülen manevi tazminat miktarının bu ölçülere uymayacak şekilde eksik tayini,

    2- Davacının tutuklu kaldığı dönem için maaşından kesinti yapılıp yapılmadığının, maaş kesintisi yapılmışsa davacıya bu kesintilerin iade edilip edilmediğinin araştırılmaması,

    3- Davacının hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen soruşturma dosyasında kendisini vekille temsil ettirdiğinin anlaşılması karşısında, kararın verildiği tarihte geçerli Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi üzerinden hesaplanacak vekalet ücretinin de talep sebebiyle maddi tazminata dahil edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    4- Yasal faizin dava tarihinden itibaren talep edilmesine karşılık kabul edilen maddi ve manevi tazminat miktarları için yasal faize hükmedilmemesi,

    5- Dairemizce yapılan temyiz incelemeleri sırasında aynı konu ve haksız tutuklama nedenine dayalı olarak birden fazla davanın açıldığının tespit edildiğinin anlaşılması karşısında; hazine zararına yol açan mükerrer davalara ilişkin ödemelerin önlenmesinin temini ve kamu kaynaklarının etkili, verimli ve hukuka uygun kullanılması bakımından, aynı konu ve haksız tutuklama nedenine dayalı açılmış dava olup olmadığının ilgili birimlerden sorulması ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) üzerinden de araştırılarak tespit edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

    Kanuna aykırı olup, davalı vekilinin eksik incelemeye, davacı vekilinin eksik inceleme ile hüküm kurulduğuna ve tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebeplerden 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince, isteme uygun olarak, BOZULMASINA, 28.01.2014 tarihinde oy birliği ile, karar verild



  • YARGITAY CEZA GENEL KURULU
    Esas: 2009/8-111 Karar: 2010/38
    Tarih: 23.02.2010

    • CMK 91. Madde

    • Gözaltı

    Adana C. Başsavcılığı’nca 13.06.2007 gün ve 273-199 sayılı iddianame ile şüpheliler N. Ö., F. Ö., A. A., E. Y. ve M. Ö.’ın, silahlı çıkar amaçlı suç örgütü oluşturdukları; şüpheli G. Ö.’ın bu suç örgütüne yardım ettiği; şüpheliler N. Ö., F. Ö., A. A. ve E. Y.’nun, mağdurlar R. Ö., A. Y., S. Ç., S. Ö., F. Ş. ve L. D.’ye karşı tehdit ve hürriyetinden yoksun kılma; şüpheli M. Ö.’ın, mağdur L. D.’yi tehdit; şüpheliler N. Ö., F. Ö., A. A., E. Y., M. Ö. ve G. Ö.’ın, ruhsatsız ateşli silah-bıçak ve mermi bulundurmak suçlarını işledikleri iddiasıyla açılan kamu davasında; 5271 sayılı CYY’nın sayılan suçlara bakmakla özel görevli Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, 14.04.2008 gün ve 205-92 sayı ile; Sanıklar N. Ö., F. Ö., A. A., E. Y. ve G. Ö.’ın, haksız çıkar elde etmek amacıyla örgüt kurmak ve bu örgüte yardım etmek suçlarını işledikleri sabit olmadığından beraatlarına; Sanık E. Y.’nun, tehdit, hürriyetten yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları sabit olmadığından beraatına; Sanıklar M. Ö. ve G. Ö.’ın, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları sabit olmadığından beraatlarına; Sanıklar N. Ö., F. Ö. ve A. A.’ın, yakınanlar A. Y., S. Ç., S. Ö., F. Ş. ve L. D.’ye yönelik, tehdit ve hürriyetten yoksun kılma suçları sabit olmadığından beraatlarına; Sanıklar N. Ö., F. Ö. ve A. A.’ın, yakınan R. Ö.’ü hürriyetinden yoksun kılma suçundan, 5237 sayılı TCY’nın uyarınca ayrı ayrı 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, haklarında uygulanmasına; Sanıklar N. Ö., F. Ö. ve A. A.’ın, yasak silah bulundurmak suçundan 6136 sayılı Yasanın 13/2 ve 5237 sayılı TCY’nın 62. maddeleri uyarınca, ayrı ayrı 4 yıl 2 ay hapis ve 375 YTL adli para cezasıyla cezalandırılmalarına ve haklarında 53. Maddenin uygulanmasına karar verilmiştir.

    Hükmün, mahkûm olan sanıklar N. Ö., F. Ö. ve A. A. müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nce 31.03.2009 gün ve 15854-5024 sayı ile;

    <A) Sanıklar hakkında, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davada, iddianamedeki eylemin nitelendiriliş biçimine göre mahkemenin görevli olması karşısında, yargılamaya başlayıp, kanıtları toplayarak suç işlemek amacıyla örgüt kurmak suçundan beraat, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından mahkûmiyet kararı vermesi, dava ekonomisi, adalet dağıtımındaki istikrar ve sürat ilkeleri gereğince hukuka uygun olacağı üye Hamdi Yaver Aktan’ın karşı oyu düşüncesiyle oyçokluğuyla kabul edilerek esasa ilişkin yapılan incelemede;

    B) Sanıklar F. Ö., N. Ö. ve A. A. hakkında müşteki R. Ö.'e karşı tehdit suçundan zamanaşımı süresince bir karar verilmesi mümkün görülmüştür.

    Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine; ancak,

    1- Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan soruşturmaya başlanmadan mağdur R. Ö.'e zarar verilmeden kendiliğinden serbest bırakan sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nun 110. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi,

    2- 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan, hükmün gerekçe kısmında dava konusu tabancanın ruhsat sahibi G. Ö.'ın bilgisi dahilinde kullanıldığına ilişkin delil elde edilemediği gerekçesiyle sanık Gülseren'in atılı suçtan beraatına karar verildiği belirtildiği halde, hüküm fıkrasında sanık Gülseren adına kayıtlı bulundurma ruhsatlı tabanca ve eklerinin de zoralımına karar verilmesi suretiyle çelişki yaratılması,

    3- Emanetin 2007/894 sırasında kayıtlı bıçakların müsaderesi veya iadesi hususunda bir karar verilmemesi> isabetsizliğinden hükmün, bozulmasına karar verilmiş; Daire Üyelerinden H.Y.A. ise, bozma kararının (A) bendi yönünden; <Sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nun 220. maddesindeki eylem, ‘haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak’ işlendiğinden dolayı CMK’nun 250/1-b maddesine göre özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmıştır.

    TCK’nun 220. maddesinde yazılı suçtan, davanın beraatla sonuçlanmış olması karşısında aynı sanıklar hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından bağlantı sebebiyle birlikte açılan kamu davasında görevsizlik kararı verilerek dosyanın genel Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesi gerekmektedir. Örgüt suçundan beraat kararı verilmesi karşısında, diğer suçların CMK. 250/1-b. bendinde yazılı <bir örgütün faaliyeti çerçevesinde> işlenmiş sayılamayacağı ve dolayısıyla da özel yetkili mahkemenin yetkisinin kalmadığının gözetilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

    CMK’nun 252. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasının (g) bendine göre CMK’nun 6. maddesinin uygulanmayacağı da emredici kural olarak düzenlenmiştir. Suçun niteliğinin değişmesi halinde alt dereceli mahkemeye dahi dosyanın gönderilebileceği gözetildiğinde dava <ekonomisi, yargılamadaki hızlılık, adalet dağıtımındaki istikrar vb.> düşüncelerle yetkili olmayan özel mahkemenin yasal düzenlemelere rağmen içtihatla yetkili kılınması olanaksızdır. Diğer taraftan CMK’nun 251., 252. maddeleri özel yetkili mahkemelerde, sanık hakları yönünden kısıtlayıcı hükümler getirmektedir. Gerçekten de 250. madde kapsamındaki suçlarda, yakalananlar için CMK’nun 91. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasındaki 24 saatlik sürenin, 48 saat olarak, olağanüstü hal ilan edilmiş olması halinde ise dört gün ve hatta C.Savcısının talebi ve hakim kararıyla 7 güne kadar uzatılması mümkün olabilmektedir. Ayrıca 250. maddesi kapsamındaki suçlar acele işlerden sayılmakta (CMK. 251/1-a) ve bu mahkemelerdeki tutuklama süreleri de iki kat olarak uygulanmaktadır. (CMK. 251/2)

    Bu ve benzer düzenlemelere göre, savunma hakkının kısıtlanacağı ve ayrıca örgütten beraat kararı verildiğinde, özel yetkili ağır ceza mahkemesinin yetkisi dışında kalan suçlardan karar verilebileceğinin kabul edilmesi halinde, bu mahkemelerin yetki ve görev kapsamının genişletilmiş olacağı ve bu hususun Anayasanın hukuk devleti ilkesi ile birlikte düşünülmesi gereken doğal yargıç ilkesine de aykırılık oluşturacağı, kaldı ki yasal düzenlemelerin içtihatla değiştirilemeyeceği nazara alınarak, mahkemece görevsizlik kararıyla dosyanın genel yetkili ağır ceza mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmekle, çoğunluğun usul yönünden, kararda isabetsizlik olmadığına ilişkin görüşüne katılmıyorum> görüşüyle karşı oy kullanmıştır.

    Yargıtay C.Başsavcılığı ise, 11.05.2009 gün ve 208520 sayı ile; <Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkındaki Yasa’nın 14. maddesine göre, <mahkemelerin görevlerinin belirlenmesinde, ağırlatıcı ve hafifletici nedenler gözetilmeksizin, yasada yer alan suçun cezasının üst sınırı göz önünde bulundurulur> özel mahkemelerin görevleri ise kuruluş yasasında gösterilir. Adli yargı sisteminde m.250 ile özel görevli mahkemeler dışında da birçok özel görevli mahkemeler vardır. Trafik Mahkemeleri, Çocuk Mahkemeleri, Fikri ve Sınai Haklar Ceza Mahkemeleri, Kaçakçılık Mahkemeleri, Basın Mahkemeleri, Döviz Mahkemeleri, Bankacılık Yasasından doğan davalara bakan mahkemeler, İnfaz Hakimliği gibi. (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 24.03.2005 tarih ve 188 sayılı kararı ile bu mahkemelerin yetki alanları belirlenmiştir.) Bu özel görevli mahkemelerin bir kısmı Sulh Ceza Mahkemesi emsali, bir kısmı Asliye Ceza Mahkemesi emsali, bir kısmı da Ağır Ceza Mahkemesi emsali mahkemeler olarak örgütlenmişlerdir. Genel görevli mahkemeler ile özel görevli mahkemeler arasında emsal ilişki dışında hiçbir astlık üstlük ilişkisi yoktur. m.250 ile görevli Ağır Ceza Mahkemelerinin görev alanı kurucu madde olan m.250/1 fıkrasında sınırlı olarak sayılmıştır. Buna göre;

    <(1) Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;

    a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu,

    b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,

    c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318,, 319,, 323,, 324,, 325, 332 nci maddeler hariç),

    dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür’.

    Adli yargı sistemimiz içinde geçmişte benzer suçlarda görevli uzmanlık mahkemeleri olarak Anayasa’nın 143. maddesi ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştu. Bu mahkemeler 22.05.2004 tarih ve 25469 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Yasa’nın 9. maddesi ile ‘dünyada gelişen yeni demokratik açılımlara uyum sağlanması ve bu açılıma uygun bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin, evrensel düzeyde kabul edilmiş standart ve normlar ile Avrupa Birliği kriterleri seviyesine çıkarılması amacı> genel gerekçe ve <Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki, sorumluluk ve işleyişinin, Avrupa ölçülerine uygun hale getirilmesi> madde gerekçesi ile Anayasamızdan ve adli yargı sistemimizden çıkartılmıştır.

    Anayasa değişikliği ile uyum sağlamak amaçlı olarak 5190 sayılı Yasa ile CMUK’da değişiklik yapılmış ve benzer suçlara bakmak üzere 5190 sayılı Yasa ile değişik 394/a maddesi ile özel görevli mahkemeler kurulmuştur. (Yasal düzenlemenin genel gerekçesi; Avrupa Birliğine üye adayı olan Ülkemizin Kopenhag Siyasi Kriterleri bağlamında yerine getirmesi gereken hususlar ile yasal düzenlemeler 24 Temmuz 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan <Avrupa Birliği Müktesabatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program’da belirlenmiş bulunmaktadır. Bir taraftan hayat hakkının, demokratik toplumun temel değeri olduğunu ve ölüm cezasının kaldırılmasının, bu hakkın korunması ve tüm insanların doğuştan gelen onurunun bütünüyle tanınması için elzem olduğunu vurgulayan ve Ülkemizce de imzalanan İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Avrupa Sözleşmesi’ne Ek 13 No’lu Protokol gereğince ölüm cezasının kaldırılmış olması; diğer yandan, dünyada gelişen yeni demokratik açılımlara uyum sağlanması ve bu açılıma uygun bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin, evrensel düzeyde kabul edilmiş standart ve normlar ile Avrupa Birliği kriterleri seviyesine çıkarılması amacıyla kanunlarımızda düzenlemeler yapılması ihtiyacı temel yasamız olan Anayasada da değişiklikler yapma zorunluluğu doğurmuştur.

    Bu zorunluluktan hareketle, hazırlanan Kanun Teklifiyle, Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklikler yapılması öngörülmektedir.

    Madde gerekçesi 9.- Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki, sorumluluk ve işleyişinin, Avrupa ölçülerine uygun hale getirilmesi, 2003 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi ve 2003 İlerleme Raporunda beklenti olarak yer aldığından, bu mahkemelerin kuruluşuna ilişkin 143 üncü madde hükmünün yürürlükten kaldırılması öngörülmektedir.) Özel görevli Ağır Ceza Mahkemeleri ise m.250 ile sistemimize dahil edilmiştir. CMK’nın Adalet Komisyonu ve TBMM Genel Kurulu görüşmelerinde, kurulmak istenilen özel görevli mahkemeler ile DGM’lerin geri getirildiği iddialarına karşın, zamanın Adalet Bakanı çeşitli defalar söz alarak, m.250 ile kurulmak istenilen Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemelerinin, kaldırılan DGM’lerin yerine getirilen mahkemeler olmadığını vurgulayarak, bu mahkemelerin kurulmasındaki amacın <yargıda uzmanlaşmak> olduğunu açıklamıştır. (Tutanaklarla Ceza Muhakemesi Kanunu; T.C. Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı; sf: 911-936; Ankara 2005) CMK’nın genel gerekçesi yazılmadığı için maddeler üzerinde görüşmelerden ve yasal düzenlemenin lafzından anladığımız, yasa yapıcının iradesi <özel görevli mahkemenin görev alanının adından da anlaşıldığı gibi özel yani sınırlı olması> yönündedir. Yasada açıkça görev verilmediği hallerde görevin genel yetkili mahkemede olduğu aşikardır. Aksi halde amaçlanan uzmanlaşmaya ulaşılamaz.

    Yine m.8 ve devamı maddelerde yer verilen bağlantı kuramının geniş yorumlanması halinde de özel görevli mahkemenin yasa koyucunun iradesi hilafına her türlü ceza davasına bakan mahkemeler haline geleceği, bunun iş yoğunluğunu artıracağı, artan iş çeşitliliği nedeniyle asli görev alanında uzmanlaşılamayacağı, dava sayısındaki artışın kurulun mahkeme sayılarının artırılmasını gerektireceği, bunun da özel mahkemelerde çalışan sayısının artmasını, iş ve çalışan kalitesinin düşmesini, özel usul yöntemlerinin genele yaygınlaşması sonucunu doğuracağı açıktır.

    Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı iddianamesinde, sanıklar aleyhine m. 220’yi talep ettiğinde, cebir veya tehdit içeren tüm ceza davalarını özel görevli mahkemede gördürmek mümkün olabilmektedir. Bu halde düzenlenen iddianameyi inceleyen örgütlü suçlarda uzman ve mahkemenin görev alanını korumak isteyen özel görevli ağır ceza mahkemesinin yapabileceği tek şey, örgütün oluşmadığını tespit ettiğinde beraat hükmü vermek ve diğer suçlar yönünden gereğinin takdir ve ifası için evrakı genel görevli mahkemeye göndermek olacaktır. (Vasıflandırma yönünden iddianameyi iade edemeyeceği için, örgüt suçlamasından beraat kararı vermeksizin davayı genel görevli mahkemeye gönderme olanağından mahrumdur.) Bu olanak özel görevli mahkemenin elinden alınırsa, özel görevli mahkemenin görev alanı yasa koyucunun rızası hilafına, Cumhuriyet savcısının takdirine terk edilmiş olur ki, bu anlayışı yasal ve teorik yönden gerekçelendirmek mümkün değildir.

    Yine yasa koyucu aynı amaçla, m.252/1-g düzenlemesini getirerek, genel yetkili mahkemeler iddianamenin kabulünden sonra m.6 (değişik madde: 06.12.2006-5560 S.K. 16. md) ile görevsizlik kararı veremezken, özel görevli mahkemelere bu olanağı tanımıştır.

    Temyize tabi beraat kararı ile verilen görevsizlik kararı, sanıkların diğer eylemlerinin beraat ile sonuçlanan çıkar amaçlı suç örgütünün faaliyetleri kapsamında işlenmediği kanaatine dayanacağı ve ancak beraat hükmü kesinleştiğinde görevsizlik kararı hüküm doğuracağı için usuli sorun yaratmayacaktır.

    Olayımızda, sanıklar aleyhine 220. maddesinde yazılı ‘haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulayarak suç işlemek’ isnadı ile diğer suçlardan da, 8. maddedeki bağlantı kuramı nedeniyle Adana 8. Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açılmıştır. Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, sanıkların çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmadıklarına karar verilmesi halinde, bağlantı kopacağı ve artık sanıkların suçlarının çıkar amaçlı suç örgütünün faaliyetleri kapsamında işlenmediği açıklığa kavuştuğuna göre, özel görevli mahkemenin görevinin de yasal dayanağı kalmayacağı açıktır. Örneğin, sanığı çocuk olduğundan bahisle çocuk mahkemesine açılan davanın sanığının, davanın açıldığı ve hatta suç işlendiği tarihte çocuk olmadığı yargılama aşamasında anlaşılırsa, çocuk mahkemesi davayı görevsizlik kararı ile doğal yargıcına ve mahkemesine göndermek zorundadır. m. 250 ile kurulu uzmanlık mahkemelerini bu olanaktan mahrum bırakmak özel mahkeme anlayışı ile bağdaşmaz. Örnekleri diğer özel görevli mahkemeler için de vermek mümkündür.

    Olayımızda örgüt suçundan beraat kararı verilmesi karşısında, bağlantı kuramının koptuğu ve diğer suçların 250/1-b bendinde yazılı <bir örgütün faaliyeti çerçevesinde> işlenmiş sayılamayacağından özel görevli mahkemenin görevinin kalmadığının gözetilmesi yukarıda açıklanan nedenlerle zorunludur.

    CMK m.250 ile görevli mahkemelerin, Ağır Ceza Mahkemesi emsali olarak örgütlenmesine karşın, yasa koyucu, 252/1-g düzenlemesi ile bu mahkemelerin bağlantı kuramı kesildiğinde, alt dereceli genel görevli mahkemelere dahi görevsizlik kararı vererek evrakı gönderebileceğini yasa kuralı haline getirmiştir.

    Ayrıca haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulayarak suç işlemediği anlaşılan sanıkların, sırf iddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısının takdirine göre, benzer suç işleyen diğer sanıklardan farklı usuli işlemlere tabi tutulmasını kabul etmek de imkansızdır.

    Çünkü m.250 kapsamında yargılaması yapılan suçlar acele işlerden sayıldığı gibi, tutuklama süreleri de iki kat olarak uygulanmaktadır. Hukuk birliği ilkesi gereği aynı suç iki farklı usulle yargılanamaz.

    Yasa koyucunun vermediği görevi dava ekonomisi, adalet dağıtımındaki istikrar ve sürat ilkeleri ile özel mahkemelere yüklemek yasal değildir.

    Mahkemesinin, sanıkların eylemlerini çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlemediğini tespit ettiğinde, beraat kararı verip, evrakı bağlantı kuramının kesilmesi, doğal yargıç ilkesi, özel görevli mahkemenin görev alanının sınırlı olması, görev alanının yasadan kaynaklanmayan nedenlerle genişletilemeyeceği ve yasa ile sınırlı olarak tayin edilmiş görev alanının içtihatlarla da genişletilemeyeceğinden bahisle görevsizlik kararı vermesi gerekirken, yargılamaya devamla diğer suçlara ilişkin yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasalara aykırı görülmüştür> görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire kararının kaldırılmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

    Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    Türk Milleti Adına Ceza Genel Kurulu Kararı

    Özel Daire çoğunluk görüşü ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, 5271 sayılı CYY’nın 250. maddesi uyarınca kurulan Ağır Ceza Mahkemelerince, bu madde kapsamında yargılama yapılarak, suç işlemek için örgüt kurma suçundan beraat kararı verilen hallerde, madde kapsamına girmeyen diğer suçlardan dolayı (somut olayda, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları), yargılamaya devamla hüküm kurulmasının mı, yoksa görevsizlik kararı verilmesinin mi gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir.

    5271 sayılı CYY’nın 250. maddesinde, bu madde kapsamına giren suçların kovuşturmasının, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilen ve yargı yetkisi birden fazla ili kapsayan Ağır Ceza Mahkemelerince yapılacağı belirtilmiş, maddenin 1. fıkrasında, mahkemenin görev alanındaki suçlar tahdidi olarak belirtilmiş, Yasanın 251. maddesinde soruşturma, 252. maddesinde ise kovuşturma ile ilgili hükümlere yer verilmiştir. Bu genel düzenleme yanında, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 3. maddesinde terör suçları, 4. maddesinde ise terör amacı ile işlenen suçlar tanımlanmak suretiyle bu suçlara da 5271 sayılı CYY’nın 250. maddesi uyarınca kurulmuş Ağır Ceza Mahkemelerince bakılacağı anılan Yasanın 9. maddesinde hüküm altına alınmış, ayrıca bir kısım Özel Yasalarda da, örneğin 6831 sayılı Orman Yasasının 110. maddesinde bu mahkemenin görev alanında yer alan suçlarla ilgili düzenlemelere yer verilmiştir. Anılan bu normlar uyarınca belirtilen suçların yargılamalarının, özel ve sınırlı görevli Ağır Ceza Mahkemesince yapılıp sonlandırılması zorunlu olup, bu konuda herhangi bir ayrıksı düşünce de bulunmamaktadır.

    Ancak, 252. maddenin 1. fıkrasının (g) bendinde, <Bu Kanunun 6 ncı maddesi, 250 nci madde kapsamına giren suçlara bakan ağır ceza mahkemeleri hakkında uygulanmaz> hükmüne yer verilmiş olup, bu hüküm karşısında, yukarıda açıklanan maddelerde yer almayan, araç suçların yargılamalarının CYY’nın 250. Maddesi uyarınca kurulan Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemelerince yapılıp yapılamayacağı hususu tartışma konusu olmuştur.

    Konu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca 04.03.2008 gün ve 282-44 sayılı kararı ile açıklığa kavuşturulmuştur. Şöyle ki; Araç suçlar, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlardan ise veya anılan suçlar örgüte üyelik veya bu mahkemelerin görev alanında bulunan suçların kanıtını ve dayanağını oluşturmakta ise, bu suçlara da aralarındaki zorunlu irtibat nedeniyle, CYY’nın 250. maddesi uyarınca kurulan Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesince bakılması zorunludur. Ancak, sabit kabul edilen eylemler, örgütsel suç kapsamında değerlendirilmeyip somut olayda olduğu gibi bağımsız suçlar olarak değerlendirildiği takdirde, Özel Ağır Ceza Mahkemesinin yargılama yönteminin kendine özgü ve belli suçlarla sınırlı olması gerçeği karşısında, yapılması gereken işlemin, 5271 sayılı CYY’nın 252/1-g bendi hükmü de nazara alınmak suretiyle, görevsizlik kararı verilerek, dosyanın görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesi olacağı esası kabul edilmiştir.

    Bu konu, öğretide de ele alınmış olup; Prof. Dr. Yener Ünver ve Prof. Dr. Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserlerinde, <CYY 252/1-g hükmüne göre, CYY’nın 6. maddesi hükmü, CYY’nın 250 nci maddesi kapsamına giren suçlara bakan ağır ceza mahkemeleri hakkında uygulanmaz. Bunun sonucu olarak, bu ağır ceza mahkemeleri, yargılamanın her aşamasında alt dereceli bir mahkemenin görev alanında olsa dahi, davaya bakmayacak, görevsizlik kararı vererek, dosyayı merciine gönderecektir> şeklinde (sh. 151); Prof. Dr. Nur Centel ve Doç. Dr. Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku adlı eserlerinde, <Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri veya daireleri, iddianamenin kabulünden sonra, yargılamanın genel yetkili ağır ceza mahkemelerinin veya dairelerinin görevine girdiği gerekçesiyle, her zaman görevsizlik kararı verebilirler> şeklinde (6. Bası, sh. 782-783); Doç. Dr. Veli Özer Özbek ise, Yeni Ceza Muhakemesi Kanununun Anlamı adlı eserinde, <Özel Ağır Ceza Mahkemeleri sadece m. 250 kapsamında yer alan suçlara bakmakla görevli ve yetkilidirler. Başka davalara bakamazlar. Dolayısıyla alt dereceli bir mahkemenin yetkisine giren bir dava yanlışlıkla özel görevli ağır ceza mahkemesinde açılmış ve hatta iddianame kabul edilmiş olsa bile, artık m. 6 hükmü uygulanmayacak ve özel ağır ceza mahkemesi görevsizlik kararı verecektir. 252/1 g bendinin açık hükmü gereği mahkemenin bu hususta takdir yetkisi yoktur. Görevsizlik kararı vererek bu davadan el çekmek mecburiyetindedir> (sh. 989-990) şeklindeki açıklamaları ile uygulamaya koşut görüş belirtmişlerdir.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Sanıklar hakkında, suç işlemek için örgüt kurma suçundan açılan kamu davasında, yüklenen suçun sabit olmadığı kabul edilerek, bu suçtan beraat kararı verilmiştir. Araç suç niteliğinde olan ve irtibat nedeniyle Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesine düzenlenen iddianamede yer alan hürriyetten yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları yönünden ise, Yerel Mahkemece, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmediklerinin kabul edilmiş olması karşısında, 5271 sayılı CYY’nın 252/1-g maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, duruşmaya devamla bu suçlardan sanıkların mahkûmiyetlerine karar verilmesi isabetsiz ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle Özel Dairece, isabetsiz ve yasaya aykırı olan yerel mahkeme hükmünün, saptanan bu usule aykırılık nedeniyle görev yönünden bozulmasına karar verilmesi yerine, bu suçlar yönünden görevsiz mahkemece verilen hükme yönelik esasa ilişkin temyiz incelemesi yapılması da isabetsizdir.

    Bu itibarla haklı nedenlere dayanan Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün görev yönünden bozulmasına karar verilmelidir.

    Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi M. N. Ö., <5271 sayılı CMK’nın 250. maddesi uyarınca kurulan Ağır Ceza Mahkemelerince, bu madde kapsamında yargılama yapılan suç işlemek için örgüt kurmak suçundan beraat kararı verilen hallerde madde kapsamına girmeyen diğer suçlardan dolayı (somut olayda, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçları) yargılamaya devamla hüküm kurulmasının mı, yoksa görevsizlik kararı verilmesinin mi gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir.

    Söz konusu olayda sanıklar hakkında suç örgütü kurmak, suç örgütüne yardım etmek, tehdit, 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçlarından açılan davada mahkemece 220/1,2,3, 106, 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçlarından beraat, bir kısım sanıklar hakkında da 109/2,, 3/a-b,, 62 ve 6136 sayılı Kanuna muhalefetten mahkûmiyet hükmü kurulmuş, Yargıtay özel dairesince bu karar bir karşı oy ile <dava ekonomisi, adalet dağıtımındaki istikrar ve sürat ilkeleri …> gerekçesi ve oy çokluğu ile onanmıştı. Karşı oy yazısındaki gerekçede özetle, CMK. 250’ye göre yargılama yapan mahkemelerin normal hükümlerine göre sanık haklarını kısıtlayıcı hükümlerin uygulama imkanının bulunması, tabi hakim ilkesine aykırı olacağı görüşü savunulmuştu. Dava 3, 4,, 8. maddeleri uyarınca bağlantılılık sebebiyle özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesine açılmıştı. Mahkeme hemen işin başında yetkisine girmeyen suçlarda 252/1-g maddesine göre görevsizlik kararı verebilirdi. Ama bunu yapmayarak yargılamaya devamla yukarıda özetlenen hükmü vermesinde bize göre bir usulsüzlük yoktur. Özel yetkili ACM, bağlantılılık kuralını benimseyerek yargılama yapmış ve sonucunda delilleri, sübutu ve vasfı tartışarak bir sonuca varmıştır. Burada farklı bir usul uygulanamazdı. Şüphesiz özel yetkili ACM’nin uyguladığı bir kısım usul hükümleri normal usulden farklı olup, sanık haklarını ve savunmasını kısıtlayıcı niteliktedir. Ancak bunlar soruşturma ve kovuşturma evreleri sonucunda uygulanmış olup artık telafisi mümkün değildir. Sanık yönünden ancak tazminata konu olabilir. Hüküm verildiğinde yasa yolları için farklı bir yol ve yöntem söz konusu değildir. Aksine kabul, farklı mahkemelerden çelişkili değerlendirmeler ve kararlar çıkabileceği gibi, olayımızda olduğu gibi gönderilen mahkemenin de delilleri takdir, sübut ve vasıflandırmasını da kısıtlamış olacaktır.

    Şöyle ki; özel yetkili ACM kendi yetkisine giren suçta beraat verirken dosya içerisinde bağlantılılık sebebiyle birlikte değerlendirilen delilleri (tanık, belge, tutanak, bilirkişi raporu, doktor raporu vb.) kabul ve ret ederek bir sonuca varırken gelecekte görevsizlikle gönderilen mahkemenin hakiminin de yargılama faaliyetlerini kısıtlamış olacaktır.

    Bunu somut örneklerle açmak gerekirse;

    Silahlı suç örgütü kurmak, yardım etmek suçundan verilen beraat kararı sonucu, yetkisine girmeyen tehdit, uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlarda aynı kısıtlayıcı durumlar söz konusu olabilecektir.

    TCK 106/4. maddesinde <var olan veya varsayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak> işlenmesi halinde fail hakkında nitelikli halden ceza verilmektedir. Özel yetkili ACM örgütten beraat verip, tehdidi genel mahkemeye gönderdiğinde hakimin yargılama faaliyetlerini kısıtlamış olmayacak mı? Nitekim 4. Ceza Dairesi’nin 13.03.1996 tarih, 1488/2247 sayılı kararında özetle; zorlama ve gizli örgüt ya da silahla eylemin işlenip işlenmediğinin araştırılması ve sonucuna göre hüküm kurulmasını benimsemiştir. Burada nitelikli halin uygulanması için failin bu örgütün üyesi olması zorunlu değilse de, mahkemenin bunu saptamasını aramaktadır. (Prof Dr. D. Tezcan, Doç. Dr. M.R.Erdem, Yrd. Doç. Dr. M.Önak. Teori ve Patrik Ceza Özel Hukuku, Seçkin Yayınları 5. baskı sh. 339) Aynı durum TCK. 188/5 ve etkin pişmanlık hükümleri çerçevesinde de mevcuttur. Örgütten verilen beraat üzerine, çelişkili ve farklı kararlar çıkabileceği gibi, maddi gerçeğe ulaşmak da zorlaşacaktır.

    YCGK.nın 05.02.1990 tarih 5-372/10 sayılı benzer kararında özetle; <Başlangıçta DGM iddianamede veya görevsizlik kararında gösterilen eylemin nitelendiriliş biçimine göre kendisini görevli kabul ederek veya merci tayini yoluyla görevlendirilerek yargılama faaliyetine başlamış ve kanıtları toplayarak eylemin nitelendirmesine girmiştir. Ancak bu durumda uygulamayı yapması gerekir ki bu hal dava ekonomisine, adalet dağıtımındaki istikrar ve sürat ilkeleri ile hukuka da uygun olur> demektedir. (Osman Yaşar. Açıklamalı içtihatlı CMUK. Yetkin yayınları 1998 C.2 sh. 1274) Hemen hatırlatalım, 2845 sayılı Kanun ile CMK. 250,, 251, 252 benzer düzenlemeler içermektedir.

    Yine YCGK’nın 16.10.2001 tarih, 185/214 sayılı ilamında özetle <Teşekkül halinde uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan sorumlular hakkında DGM.de açılan davada yapılan yargılama sonunda sanıklardan Erdal’ın eyleminin uyuşturucu madde kullanmak suçunun oluşturduğunun tespiti halinde sanığın bu suçtan cezalandırılmasına karar verilmesinde somut olay itibariyle bir isabetsizlik bulunmamaktadır> görüşü benimsenmiştir. (Sedat Bakıcı Yargıtay Üyesi notlu, içtihatlı TCK, CMUK, CİK, Adalet Yayınları Mayıs 2003 sh. 505)

    Diğer bir konu da, uzun yıllar sürebilecek örgütlü davalarda görevsizlik üzerine 7. maddesi karşımıza çıkmaktadır. Bu takdirde görevsiz mahkemede yapılan işlemlerin tekrarlanması mümkün olmayan işlemlerin dışında tüm işlemlerin yenilenmesi gerekmektedir. (YCGK. 06.05.2008 tarih, 90/100 sayılı Kararı) Bu, davaların çok uzamasına, zaman aşımı tehlikesine ve AİHS.nin adil yargılama hükmüne açık aykırılık oluşturacaktır.

    YCGK’nun 06.03.2007 tarih, 179/57 sayılı kararının olayımızla örtüştüğü söylenemez. Burada daha önce özel yetkili ACM.nin yetkisine giren suçun, bu mahkemenin yetki ve görevinden yasayla çıkarılmasıyla ilgilidir.

    YCGK’da devamlı savunulan istikrar, bu olayda bize göre göz ardı edilmiştir. Son kararın, yüce kurula gelecek benzer davalarda yeniden tartışılması umudunu taşıyarak,

    YCGK’nın çoğunluk görüşüne bu nedenlerle karşıyım. Özel yetkili ACM.nin bağlantılılık sebebiyle benimsediği davada tüm sevklerle ilgili karar vermesi gerekirdi.> görüşüyle;

    Diğer Kurul Üyeleri de bu görüşe katılmak suretiyle karşı oy kullanmışlardır.

    Sonuç: Açıklanan nedenlerle;

    1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

    2- Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin 31.03.2009 gün ve 15854-5024 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

    3- Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 14.04.2008 gün ve 205-92 sayılı hükmünün, örgüt faaliyeti kapsamında işlenmediği kabul edilen suçlar yönünden, 5271 sayılı CYY’nın 252/1-g maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, duruşmaya devamla bu suçlardan sanıkların mahkûmiyetlerine karar verilmesi, isabetsizliğinden BOZULMASINA,

    4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 16.02.2010 günü yapılan birinci müzakerede, yasal oy çokluğu sağlanamadığından, 23.02.2010 günü yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.