HMK Madde 130



  • Cevap Dilekçesinde Eksiklik Bulunması

    HMK Madde 130

    (1) 129 uncu maddenin birinci fıkrasının (a), (b), (c), (ç) ve (ğ) bentlerinin cevap dilekçesinde eksik olması hâlinde, bunun giderilmesi için hâkim tarafından bir haftalık süre verilir; eksikliğin bu süre zarfında da giderilmemesi hâlinde cevap dilekçesi verilmemiş sayılır.




  • HMK Madde 130 Gerekçesi

    Cevap dilekçesinde yer alması gereken hususların eksikliği hâlinde, nasıl hareket edileceğini düzenleyen bu madde, cevap dilekçesinin bütün unsurları bakımından değil, sadece (a), (b), (c), (ç) ve (ğ) bentlerinde belirtilen hususların eksikliği hâlinde, hâkimin, yedi günlük ("bir hafta" olarak yasalaşmıştır) süre vermesini, eksikliğin bu süre zarfında giderilmemesi durumunda ise cevap dilekçesinin verilmemiş sayılması müeyyidesi ile karşılaşılacağını öngörmektedir.



  • HMK 130 (Cevap Dilekçesinde Eksiklik Bulunması) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ
    Esas: 2013/9255 Karar: 2014/3771
    Tarih: 14.05.2014

    • HMK 130. Madde

    • Cevap Dilekçesinde Eksiklik Bulunması

    Davacı vekili, müvekkili kooperatifin 04.04.1999 tarihli genel kurulunda kur'a dışı tutulan zemin kattaki dairelerin satışı konusunda yönetim kuruluna yetki verildiğini ve 13.08.1999 tarihinde de D Blok 2 no'lu dairenin davalıya satıldığını, taraflar arasındaki satım sözleşmesinde, kur'a çekiminden sonra kooperatif için yapılan tüm harcamaların alıcıya ait olacağının kararlaştırıldığını, ancak davalının kur'a çekiminden sonra tapu, maliye, belediye gibi kurumlar nezdinde doğan kooperatif borçlarından dolayı kendisine isabet eden ödemeleri yapmadığını, bu kapsamda Nisan 2006 tarihi itibariyle müvekkili kooperatife, 3.050,00 TL asıl borç ve kooperatif genel kurul kararları ile belirlenen aylık %10 faiz oranı üzerinden hesaplanmış 6.355,00 TL işlemiş faizi olmak üzere toplam 9.045,00 TL borcu bulunduğunu ileri sürerek, bu miktarın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, müvekkilinin davacı kooperatiften daire satın aldığını, sözleşmede, alıcının kur'a çekiminden sonra yapılacak harcamalardan sorumlu olacağının düzenlendiğini, dosya kapsamında alınan bilirkişi raporunda, ortak kullanım alanlarındaki imalatlar için yapılan bu harcamaların toplam 35.497,00 TL olduğunun belirlendiğini, müvekkilinin arsa payına göre bu paranın 1/36' sından sorumlu olduğunu ve davacı kooperatife 1.800,00 TL elden, 2.100,00 TL banka hesabına olmak üzere toplam 3.750,00 TL ödeme yaptığını, hali hazırda kooperatife borcu bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, kur'a çekiminden sonra yapılan işlere ilişkin maliyet hesabının bilirkişiye yaptırıldığı, bu rapora tarafların itiraz etmediği, davalının, payına düşen ödemenin 02 TL olduğu ve kur'a çekiminden sonra da kooperatifin banka hesabına 2.100,00 TL ödeme yaptığı, böylelikle sözleşmeden doğan sorumluluğunu yerine getirdiği belirtilerek davanın reddine dair verilen ilk karar, Dairemizin, 27.12.2011 tarih ve 2282 E, 2851 K sayılı ilamıyla, davacı kooperatifin tüm defter, kayıt ve belgeleri, sözleşme tarihinden (13.08.1999) sonrasına ait yönetim kurulu kararları, genel kurul tutanakları, hazirun cetvelleri ve davalının üye kaydına ilişkin kooperatif üye kayıt defterinin ilgili sayfalarının onaylı örnekleri dosya içerisine alınarak, kooperatif konusunda uzman bir bilirkişiden davalının genel kurullara katılması ve dava dilekçesine ekli listede bir kısım aidat ödemelerini de yaptığı ileri sürülmüş olması karşısında öncelikle davalının kooperatife üye olup olmadığı, üye ise üyeliğinin niteliği belirlendikten sonra alacak istemine konu tüm kalemlerle ilgili olarak hangilerinden ne oranda sorumlu olacağının, davalı tarafından ödendiği kabul edilen 2.100,00 TL'nin satış bedeli olarak mı yoksa sözleşmenin uyarınca mı ödendiği ve kooperatife borcu kalıp kalmadığı hususlarında tarafların tüm iddia ve savunmalarını kapsayacak, açıklamalı, ayrıntılı ve denetime elverişli rapor alındıktan sonra oluşacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerektiği belirtilerek bozulmuştur. Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılamada alınan bilirkişi raporuna göre; davalının kooperatif üyesi olduğu, satış sözleşmesinin göre kur'a çekiminden sonra kooperatif için yapılan tüm harcamalardan sorumlu olduğu, dava tarihinden sonra yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 88., 120. maddeleri göz önünde bulundurularak yapılan faiz hesabı da dikkate alındığında, davacı kooperatife 3.050,00 TL asıl ve 2.734,02 TL işlemiş faizi olmak üzere toplam 5.784,02 TL borcu bulunduğu gerekçesiyle, bu miktarın, asıl alacağa dava tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmak suretiyle, davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

    1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı doğrultusunda inceleme yapılıp hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, bozmanın kapsamı dışında kesinleşmiş olan yönlere ilişkin temyiz itirazları incelenemeyeceğine göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Dava, kooperatif aidat alacağının tahsili istemine ilişkindir.

    Taraflar yasal delillerini sunarak iddia ve savunmalarını kanıtlayabilme hakkına sahip bulunduklarından, delil bildirme haklarını sınırlamadıkça veya delil bildirimi için yasaya uygun şekilde mahkemece kesin süre verilmedikçe veyahut yanlar arasında delil sözleşmesi yapılmamışsa yargılamanın her aşamasında taraflar yasal delillerini sunabilirler. Bir vakıayı ispat yükü kendisine düşen taraf o vakıayı başka delillerle ispat edemediği takdirde diğer tarafa yemin teklif edebilir. Ancak ispat yükü kendisine düşen taraf bütün delillerle iddiasını veya savunmasını ispatlamaya çalışıp bunu başaramadığı takdirde son çare HMK'nın 232/2. maddesi uyarınca olarak yemin deliline başvurur (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü 6.baskı, cilt III, sh.2493). Tüzel kişiye teklif edilen yemin, tüzel kişinin yetkili organı tarafından eda edilir. Bu temsilci yemin konusu işlemin yapıldığı tarihteki değil, yemin teklif edildiği zamanki temsilcisidir. Ayrıca, birlikte temsil söz konusu olduğu takdirde yeminin bağlayıcı olabilmesi için birlikte temsile yetkili kişilerin tamamının yemin etmesi zorunludur.

    Dava, 1086 sayılı HUMK'nın yürürlükte olduğu dönemde 16.06.2006 tarihinde açılmış olup, davalının cevap dilekçesi verdiği dönemde de aynı yasa yürürlüktedir. Davalı tarafça, hangi delillere dayanıldığı açıklanmadığına, delilleri hasredilmediğine ve mahkemece HUMK'nın 200/son madde hükmü uyarınca delillerini bildirmesi için kesin süre verilmediğine ve ayrıca delilleri hasretmesi istenilmediğine göre, tamamlanmış işlem çerçevesinde davalı yararına kazanılmış hak oluşmuş olup, HMK'nın 129., 130. madde hükümlerinin uygulanması gerekmemektedir. Bu durumda, 04.07.2013 tarihli son celsede de yemin deliline dayanılması mümkün olup, mahkemece, 1.800,00 TL'lik ödeme konusunda davalı vekilinin yemin teklifi ile ilgili olarak, yeminin eda edileceği tarihteki davacı kooperatif temsilci veya temsilcileri tarafından eda edilmesi gerektiği de gözönünde bulundurularak işlem yapılması ve HMK'nın 229. madde hükmü gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

    Diğer tarafından, gerekçeli karar başlığında, 16.06.2006 olan dava tarihinin 04.04.2012 olarak yazılmış olması da hatalı olmuştur.

    Sonuç: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 14.05.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas : 2017/2816 Karar : 2018/1180
    Tarih : 6.06.2018

    • HMK 130. Madde

    • Cevap Dilekçesinde Eksiklik Bulunması

    Dava velayetin değiştirilmesi istemine ilişkindir.

    Davacı vekili, davalının müşterek çocukla ilgilenmediğini, sürekli alkol aldığını, çocuğun davacı anne yanında kalmak istediğini ileri sürerek velayetin değiştirilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı, usulüne uygun tebligata rağmen davaya cevap vermemiştir.

    Mahkemece, 29.01.2013 tarihli ara kararla davalı vekilinin cevap dilekçesi ibraz etmediği gerekçesiyle delillerini bildirme talebinin reddine karar verildikten sonra müşterek çocuk Fatma Nur`un davalı babanın annesi yanında kaldığı ancak çocuğa iyi bakılmadığı, bu nedenle uzman raporu da dikkate alınarak, davanın kabulü ile velayetin babadan alınıp anneye verilmesine karar verilmiştir.

    Davalı baba vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında yer alan gerekçelerle bozulmuştur.

    Mahkemece, davalının yasal süre içinde cevap dilekçesi sunmadığı, ön inceleme yapılıp bitirildikten ve tahkikat aşamasına geçildikten sonra "delil bildirmek" için süre istediği,
    6100 sayılı HMK'nın 127., 129, 130, 187., 194/2., 137/1., 140/1.,140/5., ve 145/1. maddeleri değerlendirildiğinde tarafların dayandıkları vakıaları hangi delil ile ispat edeceklerini dava ve cevap dilekçelerinde bildirmenin HMK ile getirilmiş bir yenilik olduğu,
    HMK`nın 145. maddesinde uyuşmazlık konuları tam olarak tespit edildikten sonra tarafların dilekçelerinde gösterdikleri ancak henüz sunmadıkları belgeleri sunmaları için süre verileceğinin düzenlendiği,
    olayda davacının dava dilekçesinde delil olarak sadece nüfus kaydına dayandığı; "tanık, bilirkişi incelemesi, keşif " vb. şeklinde ispat vasıtalarını belirtmediği, belirtmiş olsaydı ön incelemedeki uyuşmazlık tespitinden sonra davacı tarafa süre verileceği, davacı tarafından HMK kurallarına uygun davranılmadığı gerekçesiyle 26.06.2012 tarihinde verilen kararda direnilmesine karar verilmiştir.

    Direnme kararı, davalı baba vekilince temyiz edilmiştir.

    Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, velayetin değiştirilmesine konu davada, cevap dilekçesi ibraz etmeyen davalının ön incelemenin yapıldığı oturumda delil bildirme isteğinin kabulünün mümkün olup olmadığı, ayrıca davalı babanın yaşam şartları ile olanaklarının incelerek bu yönde uzman raporu alınmasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

    Hukuk Genel Kurulunda işin esasının incelenmesine geçilmeden önce yerel mahkeme direnme kararının Anayasa’nın 141/3. ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun 297. maddeleri anlamında usule uygun bir gerekçe taşıyıp taşımadığı ön sorun olarak tartışılmıştır.

    Ön sorunun çözümünde mahkeme kararlarının niteliği ile hangi hususları kapsayacağına ilişkin yasal düzenlemenin değerlendirilmesi zorunludur.

    Bilindiği üzere 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nın 297’nci maddesi bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır.

    6100 sayılı HMK`nın “Hükmün kapsamı” başlıklı 297’nci maddesinde:
    “(1) Hüküm "Türk Milleti Adına" verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:
    a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini
    b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerin
    c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepler
    ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini
    d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını
    e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi
    (2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” şeklinde düzenleme mevcuttur.

    Buna göre bir mahkeme kararında, tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

    Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hâkimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hâkim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini (hukuki sebepleri) kendiliğinden araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar.

    Hâkim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları tatmin etmez (Kuru B./ Arslan R./ Yılmaz E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı 22. Baskı, Ankara 2011, s. 472).

    Anayasa’nın 141. maddesi gereğince bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olması gereklidir. Gerekçenin önemi Anayasal olarak hükme bağlanmakla gösterilmiş olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

    Kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de sonucu ile tam bir uyum içinde o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir.

    Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur.

    Hukuk Genel Kurulunun
    22.06.2011 gün ve 2011/11-344 E., 436 K.;
    29.02.2012 gün ve 2011/9-754 E., 2012/102 K.;
    13.04.2016 gün ve 2014/11-638 E., 2016/501 K;
    08.11.2017 gün ve 2017/13-1699 E.,2017/1300 K.;
    04.04.2018 gün ve 2015/9-2883 E., 2018/675 K. sayılı kararlarında da, bu hususlar benimsenmiştir.

    Nitekim 07.06.1976 gün ve 1976/3-4 E., 1976/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde yer alan
    “ Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir. ” şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.

    Bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılması gerektiğini öngören Anayasa’nın 141. maddesinin üçüncü fıkrası ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK’nın 297’nci maddesi işte bu amacı gerçekleştirmeye yöneliktir.

    Öte yandan mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukuki ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi hukuksal değerlendirmeler de bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.

    Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, yerel mahkemelerin direnme kararları da bir davayı sona erdiren (nihai) temyizi mümkün olan son kararlardan olup, mahkemece bozmaya uyulması yönünde oluşturulan karar ise bozma lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hakkın gerçekleşmesine neden olmaktadır.

    Bu nedenle bir davanın taraflarının o dava yönünden mahkemece hangi nedenle haklı veya haksız bulunduklarını anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtay’ın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş kuşkuya yer vermeyecek bir açıklık taşıyan direnme ya da uyma kararının bulunması zorunludur. Mahkeme, bozma nedenlerinden her birine, hangi sebeple uyduğunu ya da uymadığını gerekçesiyle ortaya koymakla ödevlidir.

    Zira direnme kararlarının hukuksal niteliklerinin doğal sonucu ve gereği olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yapacağı inceleme ve değerlendirme, bozma üzerine yerel mahkemelerce verilmiş direnme kararlarına münhasır olduğundan, mahkemece düzenlenecek kısa ve gerekçeli kararlara ilişkin hüküm fıkralarında Özel Daire bozma kararına hangi açılardan uyulup hangi açılardan uyulmadığının hüküm fıkrasını oluşturacak kalemler yönünden tek tek ve anlaşılır biçimde kaleme alınması, kararın gerekçe bölümünde bunların nedenlerinin ne olduğu, bozmanın niçin yerinde bulunmadığı ve dolayısıyla mahkemenin bozulan önceki kararının hangi yönleriyle hukuka uygun olduğunun açıklanması kararın yargısal denetimi açısından aranan ön koşuldur.

    Anılan husus kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi kanun ile hâkime yükletilmiş bir ödevdir. Aksine düşünce ve uygulama gerek yargı erki ile hâkimin, gerek mahkeme kararlarının her türlü düşünceden uzak, saygın ve güvenilir olması ilkesi ile de bağdaşmaz.

    Bu genel açıklamaların ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;

    Yerel mahkemece 28.04.2014 tarihli direnme kararında;
    " davacı dava dilekçesinde delil olarak sadece nüfus kaydına dayanmıştır; davacı dava dilekçesinde eğer delil olarak "tanık, bilirkişi incelemesi, keşif " vb. şeklinde ispat vasıtalarını belirtmiş olsa idi H.M.K. uyarınca ön incelemedeki uyuşmazlık tespitinden sonra davacı tarafa süre verilmesi gerekirdi, davacı tarafça HMK`daki düzenlemelere uyulmadığından, Mahkememizce 26.06.2012 tarihinde verilen kararda direnilmesine " şeklinde yer alan gerekçenin somut olaya uymadığı,
    ilk karar tarihinin 09.04.2013 olmasına karşın, mahkemece 26.06.2012 tarihli kararda direnildiğinin belirtilmesi karşısında karar numarasının dahi hatalı yazıldığı anlaşılmaktadır.

    O hâlde, mahkemece yapılacak iş dava ile ilgisi olmayan gerekçenin çıkartılıp Anayasa’nın 141.maddesinin üçüncü fıkrası ve ona koşut bir düzenleme içeren 6100 sayılı HMK’nın 297.maddesi gözetilerek ve özellikle bozma kararında yer verilen bozma gerekçesine karşı, direnmenin gerekçesini de (gerekirse yeni bir hüküm oluşturmayacak şekilde yasal sınırlarda genişleterek) açıkça kaleme alarak kararda göstermek olmalıdır.

    Şu hâle göre açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler gözetilerek anlaşılabilir ve denetlenebilir nitelikte direnme kararı verilmek üzere salt bu usuli eksikliğe dayalı olarak direnme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı usulden BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, HUMK`nın 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.06.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.