HMK Madde 109



  • Kısmi Dava

    HMK Madde 109

    (1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.

    (2) (Mülga: 1/4/2015-6644/4 md.)

    (3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.




  • HMK Madde 109 Gerekçesi

    Maddenin birinci fıkrasında, kısmî dava kurumunun ne zaman işlerlik kazanabileceği hususu hüküm altına alınmıştır.

    Bu düzenleme çerçevesinde, talep konusu niteliği itibarıyla bölünebiliyor ise onun sadece bir kısmının dava yoluyla ileri sürülmesi mümkün olacaktır.

    Alacağın tamamı aynı hukukî ilişkiden doğup, şimdilik sadece bir kesimi dava ediliyorsa kısmî davadan söz etmek gerekecektir. Bu dava çeşidine müracaat edebilmek için, talebin konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olması gerekir.

    Maddenin ikinci fıkrasında talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız ve açıkça belirli olması durumunda kısmî davanın açılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Bununla kısmî dava kurumunun amaç dışı kullanılmasının önüne geçilmek istenmiş, yani sözü edilen hâlde davacının kısmî dava açmakta hukukî yararının bulunmadığı kabul edilmiştir.

    Maddenin üçüncü fıkrasında ise dava açılırken fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamasına ilişkin bir kayda yer verilmemiş olmasının, dava dışı tutulan kesim bakımından feragat edilmesi anlamına gelmeyeceği hususu açıkça hüküm altına alınmış, bu konudaki suskunluğun ileride ek dava açma imkânını ortadan kaldırmayacağına işaret edilmiştir.

    Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmişse, bu durumda feragat nedeniyle alacak da zaten sona ermiş olacağından ek dava yoluyla ileri sürülmesi mümkün bir alacaktan söz edilemeyecektir.



  • HMK 109 (Kısmi Dava) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2018/3875 Karar : 2018/8051
    Tarih : 5.09.2018

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı, davalı dağıtım şirketinin, düzenlediği faturalar ile kendisinden hukuka aykırı olarak kayıp-kaçak bedeli adı altında fazladan ücret tahsil ettiğini ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak üzere, şimdilik 3.000 TL kayıp/kaçak bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkemece; dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda, 6502 sayılı Kanun'un 68/1. maddesi ile 3.000,00 TL'ye (01.01.2015'den itibaren 3.300,00 TL) kadar olan uyuşmazlıklarda... başvuru zorunlu olup, dava dilekçesinde belirtilen geçici değer 3.000,00 TL olduğundan, davacının ... başvurmadan doğrudan ... dava açamayacağından 6502 Sayılı Kanun'un 68/1. maddesi ve HMK'nın 30, 114/2, 115, 320/1 maddeleri gereğince dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

    1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre; davacının sair temyiz itirazları yerinde değildir.

    Uyuşmazlık; davacının, davalı dağıtım şirketinin düzenlediği faturalar ile tahsil etmiş olduğu kayıp-kaçak bedelinin istirdatı talebiyle eldeki kısmi davayı açıp açamayacağı noktasında toplanmaktadır.

    Davacı tarafından; davalı tarafından tahsil edilen kayıp kaçak bedelinin istirdatı talep edilmiş ve dosya kapsamından da talebin bu yöne ilişkin olduğunun anlaşılmasına göre gerekçeli kararda, davacı talebinin davalı bankadan kullanılan konut kredisi için alınan masrafların iadesi talebinin yazılmış olması maddi hataya dayalı olduğu anlaşıldığından bu yön eleştirilmekle yetinilerek bozma nedeni yapılmamıştır.Diğer taraftan; kısmi dava, davacının aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağının tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve bu alacağın şimdilik bir kesiminin dava edilmesi gerekir.

    Kısmi dava, 6100 sayılı HMK 109. maddesinde tanımlanmıştır. 109/1. fıkrasına göre "Talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.

    Davacı, talebinin tümü için dava açmak zorunda olmayıp, şimdilik belli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Bu bağlamda kural olarak hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya zorlanamaz. (HMK. 24/2)"

    Davacının kısmi dava mı, yoksa tam dava mı açtığı talep neticesinden anlaşılır.

    Davacı alacağının yalnız bir kesimi için dava açtığını bildirmemiş ise, dava tam dava sayılır.

    Davacının davasını açıkça kısmi dava olarak nitelendirmesi zorunlu değildir. Dava dilekçesindeki açıklamalardan, davacının talebinin dava edilenden daha fazla olduğunun ve bunun yalnız bir bölümünün dava edildiğinin açıkça anlaşılması gerekli ve yeterlidir.

    Davacının kısmi dava açabilmesi için, bu davayı açmada korunmaya değer bir hukuki yararının bulunması şarttır. Hukuki yarar; dava konusuna ilişkin dava şartlarından olup, dava açıldığı anda var olmalıdır.

    Somut olayda; davacı, davalı şirketlerin kayıp-kaçak bedeli adı altında faturalara yansıttıkları bedellerin yasal olmadığını, alacağının dava dilekçesinde belirtilen bedelden daha fazla olduğu halde bu bedellerin faturalardan tam ve kesin şekilde tespit edilemediğini, davalı şirketlerden istenilecek belgeler üzerinden bilirkişi incelemesi yaptırılması halinde alacak miktarının belirleneceğini ve bunun üzerine talebin artırılacağını ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla, şimdilik 3.000.00 TL istirdadını isteyerek kısmi dava açmış olup, bu davayı açmakta hukuki yararı olduğunun kabulü gerekir. Diğer anlatım ile, davacının alacağı tam olarak davalıların sunacağı belgelerden tespit edilebileceğinden, davacının doğrudan ... başvurarak kısmi dava açmakta hukuki yararı olduğu ve dava konusu talebin ... görev alanında olduğu tartışmasızdır.

    Öyle ise, mahkemece; dava dilekçesi ve duruşma gününün davalıya (taraflara) usule uygun şekilde tebliğ yapılarak, taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esasına girilerek, karar tarihinden sonra yürürlüğe girmiş bulunan 6446 sayılı ...17., geçici 19. ile 20. maddelerinin, somut olaya etkisinin bulunup bulunmadığının yerel mahkemece değerlendirilmek sureti ile davacı ve davalıların delilleri toplanarak varılacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    2-)Bozma nedenlerine göre davacının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.

    SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA, ikinci bentte açıklanan nedenle davacı tarafın diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, HUMK'nun 440/I maddesi uyarınca karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.09.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/11127 Karar : 2016/21951
    Tarih : 12.12.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Davacı davasını üç davalıya birden yöneltmiştir. Dava dilekçesi incelendiğinde davacı tarafın fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak HMK.nun 109. maddesine göre kısmi dava açtığı anlaşılmaktadır.

    Davacı, 25.08.2015 tarihli ıslah dilekçesinde bilirkişi raporu ile belirlenen miktarın “davalı taraftan tahsilini” talep etmiştir. Davalılardan ... vekili 18.09.2015 tarihli ıslaha cevap dilekçesi ile dosyada üç davalı olduğunu, davacının ıslah ile hangi davalıdan ne kadar talep ettiğini belirtmediğini, bu hususun davacı tarafa açıklattırılması gerektiğini bildirerek itiraz etmiştir. Bunun üzerine davacı taraf mahkemeye, 16.10.2015 tarihli ıslah dilekçesinin düzeltilmesi konulu, hangi davalıdan ne kadar alacağı olduğunu açıkladığı bir dilekçe sunmuştur. Belirtmek gerekir ki davacı tarafça verilen 16.10.2015 tarihli dilekçe ikinci ıslah dilekçesi mahiyetinde olmayıp özensiz şekilde hazırlanan ıslah dilekçesi ile talep edilen alacak miktarlarının açıklanması mahiyetinde olduğundan davalılardan herhangi birinin sorumluluğunu artırıcı nitelikte değildir. Ne var ki Yerel Mahkemece gerekçe kısmında, bu dilekçenin ikinci ıslah dilekçesi olduğundan bahisle dilekçeye itibar edilmeyeceği belirtilerek sonuca gidileceğinin açıklanması hüküm fıkrasında bu dilekçe içeriğine göre alacaklara hükmedilmesi karşısında sonuca etkili görülmemiştir.

    Yukarıda da belirtildiği üzere davacı davasını kısmi dava olarak açtığından ve davalıları davadan önce temerrüde düşürmediğinden ıslah dilekçesi ile talep edilen miktarlar yönünden temerrüt olgusunun bu tarihte gerçekleştiği kabul edilerek, kabul edilen alacaklara dava ve ıslah ayırımı yapılarak faiz işletilmesi gerektiğinin gözetilmemesi hatalı olup bozma nedeni ise de bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün HMK. nun geçici 3/2. maddesi yollaması ile HUMK. nun 438/7. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.

    Sonuç:

    Hüküm fıkrasının alacağa ilişkin paragrafının hüküm fıkrasından tamamen çıkartılarak, yerine;

    “4.217,60 TL brüt ücret farkı alacağından;

    100 TL. sinin dava tarihi olan 16.04.2015 tarihinden işleyecek en yüksek mevduat faiziyle birlikte müştereken ve müteselsilen tüm davalılardan,

    4.117,60 TL. sinin ıslah tarihi olan 26.08.2015 itibaren işleyecek bankalarca uygulanan en yüksek mevduat faiziyle birlikte ( .. nin 1.978,93 TL.sinden, ... nin 2.138,67 TL. sinden sorumlu olmaları kaydıyla) tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine,” paragrafının yazılmasına, hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden davalılara yükletilmesine, 12/12/2016 tarihinde oybirliği ile kabul edildi.



  • YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/9439 Karar : 2016/20193
    Tarih : 3.11.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı, oğlunun trafik kazası nedeni ile uğradığı maddi ve manevi tazminat alacağının tahsili için açılan davada davalının avukatlığını yaptığını ileri sürerek, belirsiz alacak olarak vekalet ücreti alacağının tesbiti ile şimdilik 1.000 TL.nin faizi ile ödetilmesini istemiştir.

    Davalıya tebligat çıkartılmamıştır.

    Mahkemece, belirsiz alacak davalarında dilekçede belirtilen geçici değer 3.480,00 TL nin altında olduğundan davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine, davacının Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığına müracaat etmekte muhtariyetine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

    Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 1.000 TL nin tahsili istemiyle eldeki davayı açmıştır.

    Dava, kısmi alacak istemine ilişkindir. Kural olarak alacaklı, alacağının tümü için dava açmak zorunda olmayıp, alacağının belli bir bölümünü dava konusu yapabilir. Zira; hiç kimse kendi lehine olan davayı (tam dava) açmaya zorlanamaz.(HMK m.24/2) Bu bağlamda davacının alacağının şimdilik belli bir kesimi için açtığı davaya, kısmi dava denilir. Kısmi dava 6100 sayılı HMK'nun 109. maddesinde düzenlenmiş olup, maddenin birinci fıkrasında; "Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir" denilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında yer alan "Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz.” düzenlemesi ise 11.04.2015 tarihli, 29323 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 01.04.2015 tarihli 6644 numaralı Yargıtay Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 4. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Usul kanunlarının yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren meydana gelen olaylara uygulanmasına derhal (hemen) uygulama ilkesi adı verilmektedir. Derhal uygulama ilkesi gereğince yeni kanun, yürürlüğe girdikten sonraki olay ve işlemlere uygulanmakta ve geçmişe yürümemektedir. Hukuk yargılamasında, kanun değişikliklerinde ilke "derhal uygulama" dır. Bu ana kurala bağlı kalınarak, eski kanun zamanındaki usul işlemleri, eski kanuna göre sonuçlanmalı, sonuçlanmamış işlemlere ise yeni kanun uygulanarak sonuçlandırılmalıdır. Bu ilkeler gözetilerek somut olaya bakıldığında; karar tarihi itibariyle mahkemenin dayandığı HMK`nun 109/2 maddesi yürürlükten kaldırılmış olup, derhal uygulama ilkesi gereğince eldeki davada da uygulama olanağı kalmamıştır.

    Kaldı ki, Tüketici Hakem Heyetleri Yönetmeliği`nin 22/1.maddesine göre de; Tüketici hakem heyeti, uyuşmazlık ile ilgili karar verirken tarafların talebiyle bağlıdır. Ancak başvurunun yapıldığı tarihte uyuşmazlık miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, başvuru sahibinin hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktarı belirtmesi ve inceleme sürecinde uyuşmazlık miktarının bilgi veya belgelerle tam olarak tespit edilmesi halinde talep edilen miktardan daha fazlasına veya daha azına tüketici hakem heyetince karar verilebilir. Verilen kararın her hâlükârda 6 ncı maddede belirtilen ve tüketici hakem heyetinin görev alanını belirten parasal sınırlar dâhilinde olması gerekir. Tüketici hakem heyetince yapılan inceleme neticesinde, alacak miktarının tüketici mahkemesinin görev alanına girmesi halinde de tüketici hakem heyetinin artık bu uyuşmazlığa bakması mümkün olmayıp, tüketici mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle başvurunun reddine karar verilmesi gerekecektir.

    Hal böyle olunca mahkemece davanın esasına girilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar vermek gerekirken yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde davanın usulden reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

    SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03/11/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/15101 Karar : 2016/6895
    Tarih : 22.06.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı vekili, müvekkili firma tarafından davalı firmaya ait ... ve ... markalı ürünlerinin Türkiye'de üçüncü kişilere satışının yapıldığını, ...'in kendi şirketini kurarak Türkiye'deki satış faaliyetlerini bu firma üzerinden yapmayı planladığı gerekçesiyle taraflar arasındaki ticari tek satıcılık sözleşmesinin feshedildiğinin bildirildiğini, ihtarname ile yapılan bildirime müvekkili tarafından ihtarname ile cevap verildiğini, davalı firma tarafından tek satıcılık sözleşmesi feshedilmeden, müvekkili firmanın dava dışı bir firmadan ... ve ... markalı ürünleri satın almak zorunda kaldığını ve bu nedenle müvekkili firmanın 300.000 TL maddi zarara uğradığını, bu zararın tazmin edilmesi gerektiğini, yine haksız fesih nedeniyle müvekkili firmanın uzun yıllar davalı firmaya ... ve ... markalarının tanıtımı ve bu surette müşteri portföyü yaratmış olması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL tazminatın davalı tarafından ödenmesi gerektiğini, yine belirsiz süreli tek satıcılık sözleşmesinin haksız surette feshi nedeniyle 200.000,00 TL kazanç kaybının davalı firma tarafından tazmini gerektiğini, yine tek satıcılık sözleşmesi devam edeceğinden bahisle alınan işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi, daha büyük bir depo ve ofise taşınmak amaçlı kira sözleşmeleri yapılması, muhasebe yazılım programı alınması ve kiralanan ofis için boya ve tamirat işleri yaptırılması, işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi sebebiyle ödenen kıdem ve ihbar tazminatları sebebiyle oluşan maddi zararın 6100 sayılı HMK'nın 107. maddesi uyarınca bilirkişiler marifetiyle tespit edilerek 40.000,00 TL`nin 07.09.2012 tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; taraflar arasında hukuken geçerli bir acentecilik (tek satıcılık) sözleşmesinin bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

    Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesi;

    1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    2- Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. 3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmünü içermektedir.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından, somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. 6100 sayılı HMK’nın 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen, davacı, dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir. Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı TBK m. 50, 51, 56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir.

    6100 sayılı HMK ile birlikte, belirsiz alacak davası açma imkanı tanınmak suretiyle belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı da sınırlandırılmıştır. Zaman zaman, 6100 sayılı HMK ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa, bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür. Kanunun, kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanunun 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü belirsiz alacak davası, zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır. Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun`un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir.

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak, belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

    Davacı, davalı tarafından tek satıcılık sözleşmesinin haksız olarak feshedilmesinden önce davalı şirkete ait ilaçları dava dışı firmadan satın alması sebebiyle 300.000,00 TL, ilaçların tanıtımıyla müşteri portföyü oluşturması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL, sözleşmenin haksız feshi sebebiyle de 200.000 TL kazanç kaybı ile çeşitli kalemler adı altında yapılan masraf ve ödemelerin 6100 sayılı HMK'nın 107. maddesine dayanarak davalıdan tahsilini talep etmiş ise de davaya konu alacak miktarları açıkça belirli olduğundan işbu davada 6100 sayılı HMK`nın 107. maddesinde belirtilen belirsiz alacak davası açma koşulları oluşmamıştır. Bu durumda, davanın, hukuki yarar bulunmadığından usulden reddi gerekirken, işin esasına girilerek esastan reddine karar verilmesi hatalı ise de sonucu itibariyle doğru olan kararın değişik bu gerekçeyle onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile sonucu itibariyle doğru olan hükmün açıklanan değişik bu gerekçe ile ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 01,50 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY YAZISI:

    Uyuşmazlık, davacı tarafından dava dilekçesinde belirsiz alacak davası olarak nitelendirilen davanın, mahkemece kısmi dava olarak kabulü ve yargılamanın bu nitelemeye uygun sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağına ilişkindir.

    6100 sayılı HMK 33. maddesinde "Hakimin, Türk Hukukunu re`sen uygulayacağı",

    HMK 107/1 maddesinde "Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde alacaklının, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar yada değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceği", HMK 109/1 maddesinde "talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmınında dava yoluyla ileri sürülebileceği" düzenlenmiş, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun 04.06.1958 tarih 1958/15-6 sayılı kararında da ".... hakimin bir davada sadece tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve netice-i taleplerle bağlı olup dayandıkları kanun hükümleriyle ve onların hukuki tavsifleriyle bağlı olmadığı ve kanunları re`sen tatbik ederek iddia ve müdafaadaki netice-i talepleri karara bağlamakla mükellef bulunduğu .... öngörülmüştür.

    Somut uyuşmazlıkta, davacı, aralarında düzenlenen ticari tek satıcılık sözleşmesinin davalı tarafından feshedildiğini, sözleşme feshedilmeden dava dışı firmadan alınan ürünler nedeniyle 300.000,00 TL, portföy tazminatı olarak 300.000,00 TL, haksız fesih nedeniyle 200.000,00 TL ve ayrıca işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi, yeni kira sözleşmelerinin yapılması, kiralanan ofis için boya ve tamirat işlerinin yaptırılması nedeniyle zarara uğradığını bildirerek gerçek zarar miktarı mahkemece belirlenmek üzere şimdilik 40.000,00 TL`nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Uyuşmazlıkta davacı, tek satıcılık sözleşmesinin feshinden kaynaklanan zararının tazminini talep etmekte olup, davacı zararını belirleyebilecek durumda olduğundan açılan davanın HMK 107/1. maddesinde ifade edilen Belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

    Davacı dava dilekçesinde maddi vakıaları açıklayarak alacağını şimdilik 40.000,00 TL talep ettiğinden hakim HMK 109/1 maddesine uygun şekilde davayı kısmi dava olarak nitelendirmiş olup mahkemenin kabulü HMK 33. maddesi ile 04.06.1958 tarihli içtihadı birleştirme kararına da uygun bulunmaktadır.

    Nitekim HGK 02.03.2016 gün 2014/15-439 E, 2016/207 Karar sayılı kararda da aynı hususa değinilmiştir.

    Sonuç olarak hukuki nitelendirmesini hakimin yapacağı, maddi vakıaların davacı tarafından dilekçede açıklandığı eldeki alacak davasının HMK 109/1 maddesinde ifade edilen kısmi dava niteliğinde bulunması nedeniyle davacının diğer temyiz itirazları incelenmek üzere sayın çoğunluğun yazılı değişik gerekçe ile onama görüşüne karşıyım.

    KARŞI OY YAZISI:

    Dava, davalı tarafından tek satıcılık sözleşmesinin haksız olarak feshedilmesinden önce davalı şirkete ait ilaçları, dava dışı firmadan satın alması sebebiyle 300.000,00 TL, ilaçların tanıtımıyla müşteri portföyü oluşturması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL, sözleşmenin haksız feshi sebebiyle de 200.000 TL kazanç kaybı ile çeşitli kalemler adı altında yapılan masraf ve ödemelerin tahsiline ilişkindir.

    Dava dilekçesinde dava belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmiş ise de, dilekçede talep 40.000,00 TL olarak belirlenip, bu miktar harçlandırılmıştır.

    HMK.`nın yürürlüğü ile birlikte, yeni bir dava türü olan belirsiz alacak ve tespit davası da uygulamaya girmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesi, "Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın, davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmünü amirdir.

    Maddenin birinci fıkrasında belirtilen belirleyememe hali, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafından belirlenememesini ifade eder.

    Alacağın, hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususu somut olayın özelliklerine göre tespit edilecektir.

    Başlangıçta belirsiz olan alacak, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu, alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda, davacı HMK’nın 107/2.maddesine göre iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın, davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilektir.

    Belirsiz alacak davası şartlarının bulunup bulunmadığı, yasal şartların somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Ancak yasal, hakkaniyet ve takdiri indirimler uygulanarak davanın kısmen kabul edilmesi hususunun, belirsiz alacak davası ile ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Zira, bu indirimler, tahkikat bittikten sonra, ancak esas hakkındaki hükümle birlikte açıklanacağından, hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden bahsedilmesi mümkün olmayacaktır.

    Bu husus, takdiri indirim sebebiyle reddedilen kısma ilişkin masraf ve vekalet ücretinden kimin sorumlu olacağına, bir başka ifade ile indirimden dolayı reddedilen kısım yönünden, davalı yararına vekalet ücreti takdir edilip edilmeyeceğine ilişkin bir tartışmanın konusu olabilecektir. Dairemizin kararındaki kısmi dava ile ilgili açıklamaların da, HMK`nın 109/2. maddesinin yürürlükten kaldırılması ve bunun sonucu kısmi dava açılmasının mümkün hale gelmesi ile birlikte, yasal dayanağı tartışmaya açık hale gelmiştir.

    Belirsiz alacak davası şartlarını taşımayan bir alacakla ilgili olarak, belirsiz alacak davası açılmış ise, buna bağlanacak hukuki sonuç, davacının HMK`nın 107/2. maddesindeki davacı lehine olan hükümlerden yararlanamaması şeklinde olmalıdır. Ancak, başlangıçta davacı tarafından belirlenerek harçlandırılan kısım yönünden, davanın görülmesine engel bir durum söz konusu değildir.

    Somut olayda davacı, dava dilekçesinde alacağın 40.000 TL`sini harçlandırmak suretiyle davasını açmıştır. Dolayısıyla, bu kısım yönünden davanın görülmesinde bir isabetsizlik yoktur. Bu nedenle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının esastan incelenmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun, davanın hukuki yarar bulunmadığından usulden reddi gerektiğine ilişkin değişik gerekçeyle onanma kararına katılmıyorum.



  • YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/14163 Karar : 2016/8994
    Tarih : 6.06.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı vekili, dava dilekçesinde; müvekkili şirketin davalı şirketten elektrik hizmeti aldığını, davalı çalışanlarının herhangi bir sayım ve kontrol yapmaksızın F serisi.... sıra nolu 115.972,00 TL bedelli fatura düzenlediklerini,
    müvekkili şirketin iş yerin...'den devir aldığını, devir işleminden sonra müvekkilinin elektrik trafosu ile ilgili bir sorun olduğunu fark ettiğini, bu durumu davalı şirkete bildirdiğini, davalı şirketin müvekkilinin iş yerine gelerek elektrik trafosunun arızalı olduğunu tespit ettiğini,
    bu aşamadan sonra davalı şirketin, müvekkili şirketin kullanımlarını dikkate almaksızın dava konusu faturayı düzenlediğini, müvekkili tarafından yapılan itirazlara ve çekilen ihtarlara rağmen faturanın davalı şirket tarafından iptal edilmediğini,
    icra takibi yapılmasına engel olmak için müvekkili tarafından fatura bedelinin faizi ile birlikte 128.950,00 TL olarak ödendiğini belirterek, müvekkili şirketten haksız olarak tahsil edilen, ( HMK. 107 maddesi gereği ileride arttırılmak üzere) şimdilik 5.000,00 TL`nin müvekkili şirkete iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş,hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir.

    HMK. nın 266. ve devamı maddeleri uyarınca,
    hâkim; çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hâkim, kendisinin sahip olmadığı özel ve teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişiye başvurur. Bu nedenle, bilirkişinin kendisinden sorulan husus hakkında, özel ve teknik bir bilgiye sahip olması, başka bir deyişle o konuda uzmanlaşmış olması gerekir.

    HMK.nun 281.maddesinde,
    tarafların, bilirkişi raporunda eksik gördükleri hususların, bilirkişiye tamamlattırılmasını; belirsizlik gösteren hususlar hakkında ise bilirkişinin açıklama yapmasının sağlanmasını veya yeni bilirkişi atanmasını mahkemeden talep edebilecekleri; mahkeme, bilirkişi raporundaki eksiklik yahut belirsizliğin tamamlanması veya açıklığa kavuşturulmasını sağlamak için, bilirkişiden ek rapor alabileceği; ayrıca gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla, tekrar inceleme de yaptırabileceği açıklanmıştır.

    Dosyada mevcut elektrik mühendisi bilirkişinin raporunda;
    Müşterinin kusuru dışında sayacın herhangi bir nedenle tüketimi doğru kaydetmediğinin tespit edildiğini, sayacın 05.11.2011-22.10.2012 tarihleri arasında hatalı enerji kaydettiğini, ek tahakkuk verilerinin 375.520,00 olarak belirlendiğini, bu tahakkuk verilerine göre sayacın sağlıklı ölçüm yapmadığı döneme ilişkin olarak ödenmesi gereken borç miktarının 129.551,99 TL olduğu belirtilmiş, hesaplamaya ilişkin ayrıntılara yer verilmemiştir.
    Bilirkişi tarafından düzenlenen rapor, bu hali ile açık, anlaşılır ve Yargıtay denetimine de elverişli değildir.

    Hâl böyle olunca, mahkemece yukarıda açıklanan maddî ve hukukî olgular gözetilerek, öncelikle dosyanın önceki bilirkişi dışında oluşturulacak üç kişilik uzman bilirkişi kuruluna verilmesi, somut verilere dayalı, gerekçeli ve denetime elverişli bilirkişi raporu alınmalı, daha sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek, hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, yetersiz bilirkişi raporu benimsenerek karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2014/10191 Karar : 2016/2951
    Tarih : 5.05.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Asıl ve birleşen davada davacılar vekili, müvekkilleri ile davalılar arasında 27.05.1997 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığını, davalıların bu sözleşmede kararlaştırılan sürede işi teslim etmemeleri üzerine, taraflar arasında imzalanan 07.12.2010 tarihli ek sözleşmede, inşaatın ruhsattan itibaren 18 ay içerisinde tamamlanacağı, iskâna hazır hale getirileceği, bu sürede tamamlanmaz ise yüklenicinin her ay için 40.000,00 TL gecikme tazminatı ödeyeceği, 18 aylık sürenin bitiminden itibaren 6 aylık ek süre zarfında inşaat yine tamamlanmaz ise yüklenicinin 7. ayda 1.000.000,00 TL tazminat ödeyeceğinin kararlaştırıldığını, bu itibarla, davalıların, temerrüde düştükleri 30.05.2012 tarihinden dava bitimine kadar her ay için toplam 40.000,00 TL gecikme tazminatı, 30.11.2012 tarihinde temerrüde düştükleri 7. ay için kararlaştırılan 1.000.000,00 TL tazminat ve ayrıca dükkan teslimlerinin gecikmesinden kaynaklanan rayiç kira bedellerinden, müvekkillerinin hissesine düşen miktarın ödenmesi gerektiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, asıl davada 25.000,00 TL'nin, birleşen davada 10.000,00 TL`nin davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.

    Asıl ve birleşen davada davalılar vekili, inşaatın büyük oranda tamamlandığını, fazladan yapılan imalatların işin süresinde bitirilmesini engellediğini savunarak, asıl ve birleşen davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; davacıların hisseleri dikkate alındığında, isteyebilecekleri toplam gecikme tazminatı miktarının 18.588,00 TL olduğu, 6 aylık süreden sonraki 7. ay için kararlaştırılan tazminat yönünden ise 77.573,30 TL isteyebilecekleri, rayiç kira bedeli üzerinden kira tazminatına ilişkin istemlerinin yerinde olmadığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile 96.161,30 TL`nin davalılardan tahsili ile davacılara hisseleri nisbetinden ödenmesine, fazlaya ilişkin istemlerin reddine karar verilmişitr.

    Kararı, asıl ve birleşen davada taraf vekilleri temyiz etmiştir.

    1- Asıl ve birleşen davada davalılar vekilinin, temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede;

    a) Asıl davada davacı H.. S.. ve birleşen davada davacı S.. K.. dışındaki davacılar hakkında verilen hükme yönelik temyiz itirazları yönünden;

    Asıl ve birleşen davada davacı arsa sahiplerince, Taraflar arasındaki 07.12.2010 tarihli ek sözleşmeye dayalı olarak, sözleşmede kararlaştırılan maktu kira tazminatı (ek sözleşmenin 6. maddesine göre inşaatın teslimi gereken tarihten itibaren 6 ay boyunca aylık 40.000,00 TL ve takip eden 7. ay için 1.000.000,00 TL) ile inşaatın teslimi gereken tarihten, asıl ve birleşen dava tarihlerine kadar rayiç kira bedelleri üzerinden gecikme tazminatı istenilmiş olup, bu kapsamda, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla asıl davada 25.000,00 TL'nin, birleşen davada 10.000,00 TL`nin tahsili talep edilmiştir.

    YHGK`nın 17.10.2012 tarih ve 9-838 E., 715 K. sayılı ilamı ile Dairemizin .... tarih ve .... E., .... K. ve .... tarih ve ...E., ....K. sayılı ilamlarında açıklandığı üzere;

    Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir.

    Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya, kısmi dava denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir. Kısmi dava imkânının Kanun`la, talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olması, miktarın taraflar arasında tartışmalı olması ya da baştan beri açıkça belirli olmaması (m.109) koşullarına bağlanarak uygulama alanının daraltılmış olması uygulamada alacağın miktarının baştan tam olarak belirli olmadığı ve bu belirlemenin dava açan alacaklı tarafından yapılmasının da mümkün olmadığı durumlarda hak kayıplarına yol açmayacağını belirtmek gerekir. Çünkü artık usûl hukukumuzda belirsiz alacak davası`` açılması imkânı getirilmiştir. (m.107). Alacağın yalnızca bir bölümü için açılan davaya kısmi dava denir. (YHGK 02.04.2003 gün ve 4-260 E., 271 K. sayılı ilamı; Pekcanıtez H./Atalay M./Özekes M.; Medeni Usul Hukuku, 12. Bası, s. 320; Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası, 86).

    1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda açıkça kısmi dava düzenlenmediği halde, söz konusu Kanun'un yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip, geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun 109. maddesinde ise, ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında; talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla ileri sürülebileceği; ikinci fıkrasında ise; talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı belirtilmiştir.

    Bu durumda; davadaki talep konusunun miktarı taraflar arasında “tartışmasız” ise veya taraflar arasında miktar veya parasal tutar bakımından bir tartışma olmakla beraber, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın, objektif olarak talep konusunun miktarı herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde “belirli” ise o talep konusunun sadece bir kısmı dava edilemeyecektir. Örneğin satım sözleşmesinde alıcının ödemesi gereken bedel, sözleşmede tereddüde yer bırakmayacak biçimde, açıkça yazılı ise kısmi dava caiz değildir. (Pekcanıtez H./Atalay M./Özekes M, age 28; Kuru/Arslan/Yılmaz, age 86). Talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız olup olmadığı, ancak davalının davaya cevap vermesinden sonra anlaşılabilecek bir husustur. Nihayet hakim, ön inceleme aşamasında bu hususu tespit edebilecektir (m. 140/1). Böylece kısmi dava açılmasında hukuki yarar bulunup bulunmadığı ortaya çıkmış olacaktır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, dava açılmadan önceki dönemde davalı, o davanın talep konusunun miktarı bakımından bir uyuşmazlık çıkarmış ve bu konuyu tartışmalı hale getirmiş idi ise, davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının mevcut olduğu kabul edilmelidir. Davaya cevap dilekçesi ile davalı söz konusu tartışmayı ortadan kaldırmış olursa, artık kısmi dava olarak devamında hukuki yarar kalmamıştır. Böyle bir durumda davacı, cevaba cevap dilekçesiyle dava konusunu, tartışmasız hale gelen miktara yükselterek davaya devam edebilir. Nihayet davacı, tartışmasız hale gelen talep konusunu ön inceleme duruşmasında karşı tarafın açık muvafakatiyle ya da ıslah yoluna başvurarak tam dava haline dönüştürebilir. Aksi takdirde hakim, ön inceleme aşamasından sonra artırılan kısma ilişkin talebi reddedecektir. Zira, taraflar cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleriyle serbestçe; ön inceleme aşamasında ise karşı tarafın açık muvafatiyle iddia ve savunmalarını değiştirebilirler (m.141).

    Doktrinde; talep konusunun miktarının, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın objektif olarak belirlenebilmesinde, İİK m. 67 hükmünde öngörülen icra inkâr tazminatına ilişkin “likit alacak” kavramının yol gösterici olabileceği ileri sürülmüştür. (Kuru/Budak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı, 2011/5, s. 11; Yılmaz Ejder, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012 s.737 vd.).

    Genel bir kavram olarak “likid (liqiude) alacak”; “tutarı belli (muayyen), bilinebilir, hesaplanabilir alacaktır” Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilecek durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez (YHGK 14.07.2010 gün ve 2010/19-376 Esas 397 K.sayılı ilamı).

    Likit alacak bakımından aranan “borçlunun, talep edilen alacağı veya alacağın bütün unsurlarını bilmesi veya bilmek (kolayca hesap edebilmek) durumunda olması; bu bağlamda alacağın miktarının belirlenmesi için tarafların ayrıca mutabakata varmasına (anlaşmasına) veya mahkemenin tayin edeceği bilirkişi eliyle bir değerlendirme yapılmasına ihtiyaç bulunmaması, diğer bir anlatımla, borçlunun, yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması” ölçütü birçok tartışmayı sona erdirmekle beraber, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesinin, alacağın likit olup olmadığı ile ilgili başlı başına bir kıstas olarak kabul edilmesi de doğru değildir. Çünkü mahkeme uygulamasında “hesap işi”, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerden olduğundan borçlunun, kendi başına

    hesaplayabilecek durumda olduğu asıl alacak ve temerrüt faizine itiraz etmesi halinde, mahkemenin, alacaklının alacağının miktarını, bizzat tespit etmeyip, bilirkişi vasıtasıyla belirleyeceğinden, likit olan bir alacağın sırf bilirkişi incelemesi yapıldığı gerekçesi ile likit sayılmaması doğru olmayacaktır (Yılmaz, age s. 737, 740).

    Öte yandan, karar tarihinden sonra, 11.04.2015 tarihinde yürürlüğe giren 6644 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile 6100 sayılı HMK`nın 109/2. fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 12.06.2013 tarih ve 8-1013 E., 816 K., 25.12.2013 tarih ve 10-436 E., 1748 K. sayılı ilamlarında açıklandığı üzere;

    Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli temel ilke; yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, usul kanunu hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olması, yeni hükümlerin daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.

    Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında, derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken diğer bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili “usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığı”dır.

    Hemen belirtilmelidir ki, dava; dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden, çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bir davayı bütün olarak değerlendirip, bu konuda yeni kanunun etkili olup olmayacağı söylenemez. Yargılama sırasında yapılan bir usul işlemi ve kesiti tamamlanmış ise, artık yeni kanun o usul işlemi hakkında etkili olmayacak, dolayısıyla da uygulanmayacaktır.

    Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü, usule ilişkin kanunlar -aksine bir kural benimsenmediği takdirde- genel olarak hemen etkili olup, uygulanırlar (Üstündağ, Saim:Medeni Yargılama Hukuku, Cilt:I-II, 6.Bası, İstanbul 1997, sahife:73-78; Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet:Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku 11.Bası, Ankara 2011, sahife:61-66;YİBK.'nın 08.07.1942 gün ve 13 E, 19 K; Hukuk Genel Kurulu`nun 23.09.1964 gün ve 7-1139 E, 575 K; 09.03.1988 gün ve 860 E, 232 K 23.11.1988 gün ve 1-825 E, 964 K; 22.02.2012 gün ve 2011/2-723 E, 2012/87 K sayılı ilamları).

    Bir işlem tamamlanmış ise, artık bu işlem bozulamaz; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin bozularak tekrarlanması gibi zaman ve emek kaybına neden olacaktır (Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet: age. s. 62, 63).

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)`nun “Zaman Bakımından Uygulanma” başlığını taşıyan 448/1.maddesi de yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak;

    “(1) Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir.

    Bu madde hükmüne göre, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde, yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.

    Aynı hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 22.02.2011 gün ve 2011/19-735 E., 2012/93 K. ile 22.02.2012 gün ve 2011/2-733 E., 2012/87 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

    Dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ve gerekli harçların yatırılması ile tamamlanan dava açılması işleminde, diğer bir ifade ile asıl davanın açıldığı 05.02.2013 tarihinde ve birleşen davanın açıldığı 27.05.2013 tarihinde yürürlükte bulunan mülga HMK'nın 109/2. maddesi hükmünün uygulanması gerektiği, diğer anlatımla karar tarihinden sonra yürürlüğe giren yasa değişikliğinin, tamamlanmış işlemleri etkileyecek şekilde derdest davalarda da uygulanacağına dair bir hüküm de içermediği, sadece HMK`nın 109/2. fıkrasının kaldırılmasıyla yetinildiği, bu durumda anılan yasa değişikliğinin somut olayda derhal uygulanmasının gerekmediği, yasa değişikliği öncesinde davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının bulunmadığı, davanın bu nedenle usulden reddi yönünde davalı yararına kazanılmış hak doğduğu, artık yasa değişikliğinin tamamlanmış işlemle oluşan kazanılmış hakkı ortadan kaldıramayacağı, dava tarihi itibariyle bulunmayan hukuki yararın, yasa değişikliği ile tekrar oluşamayacağı gözetilmelidir.

    Somut olayda, asıl ve birleşen davalarda davacı arsa sahiplerince, ek sözleşmenin 6. maddesine dayalı olarak talep edilen maktu kira tazminatı miktarı açıkça belirli, diğer anlatımla bilinebilir, belirlenebilir olduğu halde kısmi davaya konu edilmiştir.

    Bu durumda mahkemece, asıl ve birleşen davada davacıların, 07.12.2010 tarihli ek sözleşmenin 6. maddesine dayalı maktu kira tazminatı istemleri yönünden, kısmi dava açmakta hukuki yararlarının bulunmadığı gerekçesiyle, asıl ve birleşen davanın HMK`nın 114/1-h ve 115/2. maddesi uyarınca usulden reddine karar verilmesi gerekirken, uyuşmazlığın esası incelenerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

    Asıl ve birleşen davada davacılar vekilinin, rayiç kira bedeli üzerinden gecikme tazminatı isteminde ise, alacak tutarı bilinebilir ve belirlenebilir nitelikte olmadığından, bu istemin HMK`nın 109. maddesi uyarınca kısmi alacak davası niteliğinde olduğunun kabulü gerekir.

    Taraflar arasındaki 07.12.2010 tarihli ek sözleşmenin 6. maddesi; "Müteahhit yeni inşaat ruhsatı belediyece onaylandıktan sonra inşaata başlayacak ve yeni ruhsatın tanzim tarihinden itibaren 18 ayda inşaatı tamamlayacaktır. İskana müracaata hazır hale getirecektir. Bu sürede inşaat tamamlanmaz ise her ay için toplam 40.000,00 TL aylık kira ve gecikme tazminatını arsa sahiplerine hisseleri nispetinde ödeyecektir. Müteahhit 18 aydan itibaren 6 ay ek süre zarfında kira ve gecikme tazminatı bedeli ödeyerek inşaatını kendi kusurundan dolayı tamamlayamaz ise ayrıca 7. ayda 1.000.000,00 TL tazminat ödeyecektir." hükmünü, 8. maddesi ise " İnşaat süresi yeni kat irtifakı kurulmadan ve yeni tadilat ruhsatı alınmadan başlamayacaktır." hükmünü içermektedir.

    Sözleşmenin anılan hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, inşaat süresinin başlayabilmesi için hem tadilat ruhsatının alınmış olması, hem de kat irtifakının kurulmuş olması gerekir. Tadilat ruhsatı 30.11.2010 tarihinde alınmış, kat irtifakı 29.03.2011 tarihinde kurulmuştur. Bu durumda, kat irtifakının kurulduğu 20.03.2011 tarihine 18 ay ilavesi ile inşaatın teslimi gereken tarihin 29.09.2012 tarihi olduğu anlaşılmış olup, asıl ve birleşen davada maktu kira tazminatı tutarlarının bu tarih esas alınarak belirlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, sözleşmenin sadece 6. maddesi hükmü değerlendirilmek suretiyle ve yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması da bozmayı gerektirmiştir.

    Öte yandan, Yargıtay .... Dairesi`nin Dairemizce de benimsenen ....tarih ve .... E., .... K. sayılı ilamında açıklandığı üzere;

    Dairemizin (....`nin) öteden beri devam eden uygulamalarında maktu tazminatın değiştirilmeksizin uygulanması benimsenmekle birlikte son zamanlarda gecikmenin uzun süre devam etmesi halinde dahi değiştirilip değiştirilmeyeceği, bu miktarla tarafların hangi süreyle bağlı olacakları, değiştirilebilecekse süre ve miktarın belirlenmesinde yöntemin nasıl olması gerektiği tartışılmaya başlamıştır.

    Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri karşılıklı taahhütleri ihtiva eden, iki tarafa da borç yükleyen eser yapımı ile satış vaadinden oluşan karma bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerde yüklenicinin asli edimi finansmanı kendisi tarafından sağlanarak arsa sahibinin arsası üzerinde sözleşme ve ekleri, tasdikli projesi, ruhsatı ve imara uygun olmak üzere inşaat yapıp teslim etmek, arsa sahibinin borcu da bedel olarak kararlaştırılan bağımsız bölüm-bölümler ya da arsa payının mülkiyetini yükleniciye devretmektir.

    Bütün sözleşmelerde olduğu gibi arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde de taraflar sözleşmenin kendilerine yüklediği borçları belirlenen zaman ve biçimde ifa etmek zorundadır. Buna göre borçlunun edimini süresinde yerine getirmemesi halinde gecikmede kusuru bulunmadığını kanıtlamadıkça ve alacaklının seçimlik hakkını BK’nın 106/II. maddesinde belirtildiği gibi ifayı beklemek ve gecikmeden doğan zararlarını istemek şeklinde kullanması durumunda sözleşmede kararlaştırılan gecikme tazminatından sorumludur ve aksine düzenleme yoksa bu miktarın değiştirilmeksizin uygulanması gerekir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin edimini süresinde yerine getirmemesi halinde arsa sahibinin gecikmeden doğan tazminatı talep hakkı Kanundan doğan bir haktır (BK. madde 106/II). İstenebilecek gecikme tazminatı ise gecikme sebebiyle arsa sahibinin uğradığı tüm zararlar olup uygulamada asgari olarak gecikilen her ay için mahrum kalınan rayiç kira geliri karşılığı bir miktar para olarak kabul edilmektedir. Sözleşmede gecikme tazminatı belirlenmemiş olsa dahi en az aylık rayiç kira seviyesinde gecikme tazminatının istenmesi mümkündür (BK.96. madde).

    Sözleşmeye konulan maktu gecikme tazminatının amaçlarından birisi de (genellikle sözleşme yapılırken tatmin edici görülen) tazminat tehdidiyle yüklenicinin edimini süresinde ifaya zorlamaktır. Gecikme tazminatı sözleşmede hiç kararlaştırılmamış olsa bile teslimde gecikme halinde arsa sahibi en az piyasa rayiçlerine göre belirlenecek kirayı gecikme tazminatı olarak isteyebileceğinden, bu halde arsa sahibi daha iyi konumda olacaksa şartın amacına ulaştığından sözedilemez. Gecikme süresine bakılmaksızın arsa sahibinin bağlı tutulması hakkaniyete uygun olmadığı gibi yüklenicinin bu yöndeki savunmaları iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir ve hukuk tarafından korunmaz (TMK’nın 2. maddesi).

    Bu halde maktu olarak kararlaştırılan gecikme tazminatı miktarının uzun süreli gecikmelerde dahi taraflar için bağlayıcı olacağının kabul edilmesi sözleşmeyle beklenen yarara, tazminatın konuluş amacıyla iyiniyet kuralları ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaati oluşmuştur.

    Kararlaştırılan tazminatın süresiz uygulanamayacağı bu şekilde kabul edildikten sonra maktu tazminatın ne kadar süreyle tarafları bağlayacağı konusuna gelince; bu süre sözleşmedeki teslim süresi, gecikilen sürenin uzunluğu, öngörülen tazminat miktarı, geçen süre içinde gerçekleşen enflasyon, fiyat artışları, döviz fiyatları ve faiz oranlarındaki artış ve eksilişler ve rayiçlere göre istenebilecek miktar ile maktu tazminatın ödenmeye devam edilmesi halinde arsa sahibinin elde edeceği miktarlar da gözönünde tutulmak suretiyle bu hususta bilirkişi görüşünden de yararlanılarak, sözleşmedeki miktarın en az 1 yıl süreyle mutlak bağlayıcı olacağı ve maktuen belirlenen miktar ile rayiçlere göre saptanacak miktar arasında en az bir misli fark bulunması gerektiği de dikkate alınarak hakkaniyete uygun biçimde hakim tarafından takdir edilmelidir. Hakim tarafından belirlenen makul süreden sonraki gecikme tazminatı miktarının da; taşınmazın mevkii, konumu, ülkenin ve inşaatın yapıldığı yerin sosyo ekonomik koşulları da gözönünde tutulmak suretiyle ve sözleşmede kararlaştırılmış gecikme tazminatı yokmuş gibi gecikme tazminatının en az mahalli piyasa rayiçlerine göre mahrum kalınan kira bedeli kadar olacağı ilkesine göre bilirkişiye hesaplattırılması gerekir.

    Diğer taraftan gecikme tazminatı, kural olarak sözleşmede kararlaştırılan teslim tarihinden, (teslim edilmesi gereken tarihten) eserin eksiksiz ve ayıpsız olarak sözleşmeye uygun biçimde fiilen teslim edildiği tarihe kadar ya da iş sahibinin bağımsız bölümü fiilen kullanmaya başladığı veya üçüncü kişiye oturulabilir şekilde kiraya verdiği ya da (teslim edilmesi gereken tarihten sonra) sattığı tarihe kadar istenebilir. Somut olayda, birleşen davada davacılardan Hayrunnisa Ü...`ın, kendisine düşen zemin kat 17 nolu bağımsız bölümü 24.01.2013 tarihinde sattığı anlaşılmış olup, mahkemece bu tarihten sonra anılan bağımsız bölüm için gecikme tazminatı istenemeyeceğinin gözetilmemesi hatalı olmuştur.

    Bu durumda, mahkemece, inşaatın teslimi gereken 29.09.2012 tarihinden, asıl davanın açıldığı 05.02.2013 tarihi itibariyle, sözleşmenin 6. maddesinde belirtilen 6 aylık maktu kira tazminatına ve 7. ayda ödenecek tazminata ilişkin süreler henüz dolmadığından, rayiç kira bedelleri üzerinden gecikme tazminatına yönelik istemin tümüyle reddine, birleşen davada ise 29.04.2013 tarihi ile birleşen davanın açıldığı 27.05.2013 tarihleri arasındaki dönem için rayiç kira bedelleri üzerinden gecikme tazminatına hükmedilebileceği gözetilerek, bu döneme ilişkin rayiç kira bedelleri ile ilgili bilirkişiden ek rapor alınması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.

    b-Asıl ve birleşen davada davalı vekilinin, asıl davada davacı H.. S.. ve birleşen davada davacı S.. K.. hakkında verilen hükme yönelik temyiz itirazlarına gelince;

    Asıl davada davacı H.. S..'ın 77 no'lu bağımsız bölümü 30.06.2011 tarihinde, birleşen davada davacı S.. K..'in ise 48 no`lu bağımsız bölümü 09.05.2012 tarihinde arsa sahiplerinden satın aldıkları anlaşılmıştır.

    Kural olarak davacının arsa sahibinin halefi olarak bu davayı açabilmesi için, arsa sahibi ile davalı yükleniciler arasında yapılan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan hakların satıcı arsa sahibi tarafından davacıya temlik edilmesine ilişkin dava tarihinden yürürlükte olan 6098 sayılı TBK 184/1. maddesi hükmüne uygun, yazılı temlik sözleşmesi sunulmalıdır. Alacağın temliki ve borcun nakli TBK`nın 183 ila 195. maddelerinde düzenlenmiştir. Temlik, alacağın ona bağlı bütün (yan ve öncelik) hakları ile birlikte devralana geçmesini sağlar ve bu işlem yapılırken borçlunun rızasının alınması gerekmez. Temlik, hatta borçlunun muhalefetine rağmen geçerli olarak doğar ve hükümlerini hasıl eder. Borçlunun temlikten sonraki asıl muhatabı artık alacağı temellük eden (devralan) kişidir. Bu itibarla borçlunun borçtan kurtulabilmesi için temlik işleminden sonra borcunu devralan kimseye ifa etmesi gerekir. Kural budur. Şu hale göre temlik anına kadar borçlu temlikin dışında iken, temlik anından itibaren evvelki alacaklı temlik işleminin dışına çıkmaktadır.

    Temlikin, temlik alanla borçlu (yüklenici) arasında bazı ilişkilerin doğmasına neden olduğu çok açıktır. Zira, temlik alan evvelki alacaklının yerine geçmiş olup, borçludan (yükleniciden) ifayı istemek, gerektiğinde de borçluyu ifaya zorlamak onun hakkı olmuştur.

    Yüklenici ile arsa payı devri karşılığı inşaat yapım sözleşmesi bulunan önceki arsa sahibinden, sözleşmede arsa sahibine bırakılan bağımsız bölümü satın alan alan üçüncü kişilerin, yükleniciyi (borçluyu) ifaya zorlayabilmesi için öncelikle temlik işlemini ve işlemin sıhhatini kanıtlaması gerekir. Fakat temlik işlemi kanıtlanmış olunsa da yukarıda açıklandığı üzere ifa talebinin muhatabı olan yüklenici ifaya derhal uymak zorunda değildir. Gerçekten TBK'nın 188. maddesine göre "borçlu devri öğrendiği sırada devredene karşı sahip olduğu savunmaları, devralana karşı da ileri sürülebilir." Buna göre temliki öğrenen borçlu temlik olmasaydı önceki alacaklıya karşı ne tür def'iler ileri sürebilecekse, aynı def'ileri yeni alacaklıya (temlik alan üçüncü kişiye) karşı da ileri sürebilir hale gelir. Temlikin konusu önceki arsa sahibinin arsa payı devri karşılığı yüklenici ile yaptığı sözleşme uyarınca hak kazandığı gerçek alacak ne ise o olacağından, temlik eden arsa sahibinin yükleniciden hak kazanmadığını üçüncü kişiye temlik etmesi yüklenici bakımından önemsizdir. Diğer taraftan arsa sahibi yükleniciye karşı öncelikli edimini tamamen veya kısmen yerine getirmeden kazanacağı şahsi hakkı üçüncü kişiye temlik etmişse, üçüncü kişi TBK`nın 97. maddesinden yararlanma hakkı bulunan yükleniciyi ifaya zorlayamaz.

    Öte yandan, arsa sahibi, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca kendisine isabet eden bağımsız bölümleri yükleniciden teslim alıp kabul ettikten sonra üçüncü kişilere satmış ise; yeni mâlik üçüncü kişi, yükleniciye karşı hiçbir talepte bulunamaz. Çünkü, yüklenici edimini arsa sahibine karşı yerine getirip inşaatı teslim etmekle borcundan kurtulur. Üçüncü kişi ancak, satıcısı olan eski mâlik arsa sahibinden, satış sözleşmesi nedeniyle istemde bulunabilir. TBK'nın 184/1. maddesi uyarınca, alacağın temliki kapsamında sözleşmeden doğan hakkın hiçbir temliki, yazılı biçimde yapılmış olmadıkça geçerli olmaz. Arsa sahibinin arsadaki paylarını ya da bağımsız bölümleri başkalarına devretmiş olması, sözleşmeden kaynaklanan hakların devri anlamına gelmez. (YHGK`nın 26.03.2008 tarih 15-279 E., 2008/277 K. sayılı ilamı bu yöndedir.)

    Mahkemece, öncelikle asıl davada davacı H.. S.. ve birleşen davada davacı S.. K..'den, alacağın temliki sözleşmesi yapıp yapmadıkları sorularak, varsa sözleşmelerin sunulmasının istenmesi, sunulamaması halinde dava takip yetkileri bulunmadığından, asıl ve birleşen davaların adı geçen davacılar yönünden HMK`nın 114/1-e ve 115/2. maddeleri uyarınca usulden reddine karar verilmesi; sunulması halinde ise işin esasına girilerek yukarıda (1-a) nolu bentte açıklanan hususların değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

    Öte yandan 02.11.2004 tarihli ve 25658 Sayılı Resmi Gazete`de yayımlanan "Resmi Yazışmalarda Uygulanacak Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik" hükümleri ile resmi yazışma kuralları belirlenmiş olup, 2. maddesi gereği bu yönetmelik tüm kamu kurum ve kuruluşlarını kapsamaktadır. Dolayısıyla mahkeme kararlarının şekil olarak yazımında da uyulması gereken yönetmeliğin 8.maddesi gereği, "Times New Roman" yazı tipi ile (12) karakter boyutunun kullanılması esastır.

    Mahkeme kararında kullanılan (8) karakter yazı boyutu ise çok küçük olup, kararın okunmasında ve dolayısıyla anlaşılmasında güçlük bulunmaktadır.

    HMK`nın 297. maddesinin 2. fıkrasında da belirtildiği üzere; hükmün açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde yazılması gerekirken anılan yazım kurallarına uyulmaması da doğru bulunmamıştır.

    2)Bozma nedenine göre, asıl ve birleşen davada davacılar vekilinin tüm, davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

    3)Kabule göre, mahkemece 30.09.2013 tarihli ek bilirkişi raporunun (2-B) no'lu bendindeki açıklamalar ve hesaplamalar esas alınmak suretiyle neticede 96.161,30 TL`nin tahsiline hükmedildiği halde, her bir davacının payına düşen miktarın belirtildiği hükmün gerekçesinin son paragrafında gösterilen miktarların, anılan raporun ilgili kısmında gösterilen miktarlardan farklı olduğu anlaşılmış olup, bu hatanın hükmün infazında tereddüt uyandıracağının gözetilmemesi de doğru olmamıştır.

    SONUÇ:

    Asıl ve birleşen davada davalılar vekilinin, yukarıda (1-a) numaralı bentte açıklanan nedenlerle asıl davada davacılar, A.. Ü.., H.. Ü.. ile birleşen davada davacılar, Meryem Sevil Üstündağ, N.. Ü.., S.. Ü.., H.. Ü.. ve S.. Ü.. ile ilgili hükme yönelik, (1-b) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, asıl davada davacı H.. S.. ve birleşen davada davacı S.. K.. ile ilgili hükme yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, asıl ve birleşen davada davalılar yararına BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, asıl ve birleşen davada davacılar vekilinin tüm, davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harçların istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla ile karar verildi.

    MUHALEFET ŞERHİ

    Asıl ve birleşen davada davacılar vekili diğer taleplerin yanı sıra 30.05.2012 tarihinde temerrüde düşen davalılardan fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydıyla, temerrüt tarihinden itibaren işleyecek faizi ile 40.000,00 TL gecikme tazminatının tahsilini de talep etmiştir.

    Hukuk Genel Kurulu`nun 17.06.2015 gün ve E:2015/22-1052, K:2015/1612 sayılı kararında vurgulandığı üzere kısmi dava, alacağın yalnızca bir bölümü için açılan dava olarak tanımlanmaktadır. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve alacağın şimdilik belirli bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Diğer bir söyleyişle, bir alacak hakkında daha fazla bir miktar için tam dava açma imkânı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava`` denir. Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu ve istem bölümünde “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” demesi, kural olarak yeterlidir (Hukuk Genel Kurulunun 02.04.2003 gün ve E:2003/4-260, K:271 sayılı kararı; Pekcanıtez, H./Atalay, O./Özekes, M. Medeni Usul Hukuku, 12. Bası, 20; Kuru/Arslan/Yılmaz:Medeni Usul Hukuku, 22.Bası, 86). Mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda açıkça kısmi dava düzenlenmediği halde, söz konusu Kanunun yürürlükte olduğu dönemde de kısmi dava açılması mümkün bulunmaktaydı. Çünkü, alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalan kısmının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktaydı. Kısmi dava 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 109.maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin birinci fıkrasında talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmının da dava yoluyla ileri sürülebileceği; ikinci fıkrasında ise talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte ikinci fıkra 01.04.2015 tarih ve 6644 sayılı Kanunun 4.maddesi ile yürürlükten kaldırılarak kısmi dava açılması olanağı sağlanmıştır.

    Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir durumda olduğunda davacı, talep konusunun sadece bir kısmı hakkında hüküm elde etmek üzere bir dava açabilir (HMK m. 109). Böyle bir durumda, mahkeme, davacının hakkının aslında daha fazla olduğunu tespit etse bile, taleple bağlılık kuralı gereği davada talep sonucu olarak gösterilen miktarı aşacak şekilde karar veremez (Karaslan Varol, Medeni Usul Hukukunda Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi, Ankara 2013, s. 90).

    Açıklanan yasal düzenlemeler ışığında, iddianın ileri sürülüş biçimi açısından somut olay değerlendirildiğinde: davacı vekili, dava dilekçesinde 30.05.2012 tarihinde sona eren 18 aylık inşaat süresinden sonra verilen 6 aylık ek süre sona erdiğinden ve henüz inşaat tamamlanmamış olmakla her ay için toplam 40.000,00 TL aylık kiranın hisse oranında tahsil edileceğinin yanlar arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin 6. maddesinde kararlaştırılmakla 30.05.2012 temerrüde düşen davalılardan fazlaya dair haklar saklı kalmak kaydıyla davacı müvekkillerinin hisselerine düşen miktarın temerrüt tarihinden itibaren uygulanacak en yüksek faiz ile tahsili talep edilmiştir.

    Talep bu şekliyle, yargılamayı gerektirmekte olup, öncelikle kira tazminatı şartlarının oluşup oluşmadığı, oluşmuş olması halinde tazminatın başlangıcı ve ne kadar süre ile hüküm altına alınacağı, her bir hissedara ne kadar pay düşeceği, dava da taraf sıfatı olmayan davalılar varsa bunların paylarının saklı kalacağı gibi hususlar karşısında talep edilecek miktar tartışmasız tam ve kesin olarak belirlenmiş denemez. Nitekim hükümde hissedar payları ayrı ayrı farklı oranda hüküm altına alınmıştır. Talebin niteliği gereği kısmi davaya konu olabilecektir.

    Öte yandan karardan sonra 11.04.2015 günü yürürlüğe giren 6644 sayılı Kanunun 4. maddesi ile HMK`nın 109/2. maddesinde yer alan hüküm iptal edilerek madde metninden çıkarılmıştır.

    Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda; usul kuralları konusunda HMK'nın 448. maddesi uyarınca tamamlanmış işlemleri etkilememek koşuluyla derhal uygulanma ilkesi geçerli olduğundan derdest davalara uygulanması gerekir. (Hukuk Genel Kurulu 02.03.2016 gün ve 2014/19-732 Esas, 2016/227 Karar sayılı ilamında olduğu gibi) Bu durumda mahkemenin bu talep yönünden davanın kısmi dava olduğunun kabulü ile işin esasına girerek hüküm kurması doğru olup, sayın çoğunluğun bu talep konusunda asıl ve birleşen davanın kısmi davaya konu olmayacağının kabulü ve Hukuk Genel Kurulu'nda açıkça HMK`nın 448. Maddesi uyarınca tamamlanmış işlemleri etkilememek koşuluyla usul kuralları derhal uygulanır ilkesinin aksine bir yorumla davanın usulden reddi gerektiği şeklindeki bozma görüşüne katılmadığımız yönündeki muhalefet görüşüdür.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/6658 Karar : 2016/12504
    Tarih : 27.04.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı vekili, davanın belirsiz alacak davası olduğunu ve iş sözleşmesinin haksız şekilde işverence feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai, yıllık izin ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir.

    Davalı vekili, davacının iş sözleşmesinin kendi rızası ile sonlandırıldığını, istifa ederek işten ayrılması sebebiyle müvekkilinden herhangi bir hak ve alacağının olmadığına ilişkin hiç bir baskı altında olmadan ibraname imzaladığını, davacının 2005 yılından itibaren farklı dönemlerde ve sürelerde davalı işyerinde çalıştığını, kıdem tazminatı ödenmek suretiyle tasfiye edilen dönemlerin daha sonra gerçekleşen hizmet süresine eklenmesinin mümkün olmadığını, davacının Bölge Çalışma Müdürlüğüne yapmış olduğu şikayet sonucu tutulan tutanakta haksız olduğunun tespit edildiğini,davacının genel tatillerde çalışmadığını, yıllık izinlerini kullandığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

    Mahkemece,yapılan yargılama sonucunda toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, yazılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

    1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun`un 107. maddesine göre,

    "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

    Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, ....... tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.

    6100 sayılı Kanun`un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir.

    Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda takdiri indirim yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.

    Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Kanun'un kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun`un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır. Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun`un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).

    6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun`un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.

    Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz. Keza aynı şey kısmî dava için sözkonusudur.

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

    Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir.Uyuşmazlık konusu kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacağı bakımından, talep içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını belirleyebilmektedir. Tazminat hesaplamasına esas alınacak aylık ücrete ek para veya parayla ölçülebilen sosyal menfaatleri de belirlenebilir durumdadır. Bu halde kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları, belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirlenebilir alacak olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla,kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları yönünden hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 27.04.2016 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

    MUHALEFET ŞERHİ

    Yerel mahkemenin, yapılan yargılama sonunda tespit ettiği hususlar ve kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere göre; kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacağına yönelik istemin, belirsiz alacak davasına konu olabileceğine ilişkin kabulünde isabetsizlik bulunmaması nedeniyle, Dairenin bozma yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 27.04.2016



  • YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/17970 Karar : 2016/3595
    Tarih : 24.03.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı, mirasbırakanı ...'nin kayden maliki olduğu çekişme konusu ,
    2822, 2832 ve 2330 parsel sayılı taşınmazlar ile 244 ada 7 sayılı parseli eşi olan davalı ...'ye, ...'nin de 2822, 2832 ve 2330 parsel sayılı taşınmazları davalı ...'ya, 7 sayılı parseli ise kızı olan davalı ...'ye satış suretiyle devrettiğini, murisin kayden maliki olduğu dava konusu 244 ada 5 parsel sayılı taşınmazı oğlu olan ...'a, ...'ın da dava tarihinden sonra dava dışı ...`e satış suretiyle temlik ettiğini, anılan devrilerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, davaya konu 244 ada 5 parsel sayılı taşınmaz bakımından bedele ve diğer taşınmazlar bakımından iptal ve tescile, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemiştir.

    Davalı ... ...'ın, 22.02.2010 tarihli 10.000,00-TL bedelli dekontunu sunarak satış bedelini davalı ...`ye ödediğini,
    diğer davalılar temliklerin muvazaalı olmadığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

    Mahkemece, muvazaa iddiasının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar

    Dairece,"...özellikle 4721 sayılı TMK'nun 6. ve 6100 sayılı HMK`nun 109. maddesi gereğince ispat yükü iddia eden tarafa düşeceğinden ve eldeki davada davacı taraf muris muvazaası iddiasını kanıtlayamadığından yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru olduğuna göre, davacının temyiz itirazının yerinde olmadığı..." gerekçesiyle onanmış, davacı anılan karara karşı karar düzeltme isteğinde bulunmuştur.

    Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; mirasbırakan ... 'un 244 ada 5 parsel sayılı taşınmazını 27.12.1997 tarihinde davalı oğlu ...'a,
    ...'ın 22.11.2011 tarihinde dava dışı ...'e satış suretiyle temlik ettiği, mirasbırakanın 244 ada 7 parsel sayılı taşınmazını 03.05.1993 tarihinde davalı eşi ...'ye, ...'nin de 21.12.2004 tarihinde davalı kızı ...'ye satış suretiyle temlik ettiği, murisin 2330, 2822 ve 2832 parsel sayılı taşınmazlarını ise 23.09.1997 tarihinde davalı eşi ...'ye, ...'nin de 22.02.2010 tarihinde dahili davalı ...'ye yine satış suretiyle devrettiği, mirasbırakan ...'nin 25.01.2006 tarihinde ölümüyle geriye mirasçı olarak davacı oğlu ... ile davalı çocukları ..., ... ve eşi olan davalı ...`nin kaldığı, mirasbırakan eşi ...'nin ise yargılama sırasında 23.04.2013 tarihinde öldüğü, eldeki davanın 17.11.2011 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır.

    Hemen belirtilmelidir ki, davaya konu 2330, 2822 ve 2832 parsel sayılı taşınmazların dava tarihi itibariyle davalı ... adına kayıtlı olmadığı, bu taşınmaz yönünden davacıların tazminat isteği de bulunmadığına göre anılan taşınmazlar yönünden davanın reddine karar verilmesi sonucu itibariyle doğrudur.

    Ancak, dava tarihinde dava konusu 2330, 2822 ve 2832 parsel sayılı taşınmazların davaya dahil edilen ... adına kayıtlı olduğu, dahili dava yoluyla kimseye taraf sıfatı yüklenemiyeceği gibi dahili davalı ... hakkında harç yatırılmak suretiyle usulünce açılmış bir dava bulunmadığına göre dahili davalı ... hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığı şeklinde karar verilmesi gerekeceği açıktır.

    Öte yandan bilindiği üzere;Uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

    Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunun 706., Türk Borçlar Kanunun 237. (Borçlar Kanunun 213.) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

    Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

    Somut olaya gelince; dinlenen tanık beyanları ile davalıların ekonomik durumlarının muristen daha kötü olduğu, murisin taşınmazlarını satmasını gerektirir bir ekonomik güçsüzlüğünün bulunmadığı, diğer yandan davacının İstanbul`da davalıların ise muris ile aynı yerde yaşadıkları, davalının iki çocuğuna verilen taşınmazların ilçe merkezinde olup her ikisinin üzerinde de ev (konut) bulunduğu görülmektedir.

    Hâl böyle olunca; tüm bu olgular karşısında mirasbırakan tarafından davalı mirasçılara yapılan temliklerin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu sabit olup,
    davaya konu 244 ada 5 sayılı parsel yönünden davacının isteğini 6100 sayılı HMK`nın 125. maddesi gereğince bedele dönüştürdüğü gözetilmek suretiyle tazminata,
    çekişmeli 244 ada 7 sayılı parsel yönünden ise tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne,
    çekişmeli 2822, 2832 ve 2330 sayılı parseller yönünden ise davalıların kayıt maliki olmadığı gerekçesiyle husumetten reddine,
    davaya dahil edilen ... yönünden ise usulünce açılmış bir dava bulunmadığından ... hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

    Anılan husus, karar düzeltme isteği sırasında yapılan inceleme ile saptandığından, davacı vekilinin bu yöne ilişkin olarak karar düzeltme isteğinin açıklanan nedenden dolayı (6100 Sayılı HMK’nun geçici 3. maddesi yollamasıyla) 1086 Sayılı HUMK’nun 440. maddesi uyarınca kabulüne,
    Dairenin, 24.06.2015 Tarihli 2014/8412 Esas, 2015/9375 Karar sayılı onama kararının ORTADAN KALDIRILMASINA ve
    Mahkemenin 25.12.2013 tarihli, 2011/572 esas, 2013/573 karar sayılı kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle BOZULMASINA, oyçokluğuyla karar verildi.

    -KARŞI OY-

    Dosya içeriğine, toplanan delillere, hükmün dayandığı yasal ve hukuksal gerekçeye, delillerin taktirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle 4721 sayılı TMK'nun 6. ve 6100 sayılı HMK`nın 190. maddesi gereğince ispat yükü muvazaa iddia eden davacıda olmasına, eldeki davada davacının muvazaa iddiasını usulen kanıtlayamamış olmasına göre davanın reddi kararı doğru olduğundan onama görüşünde olduğumuz için sayın çoğunluğun bozmaya ilişkin görüşüne katılmıyoruz.



  • YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2014/21469 Karar : 2015/1392
    Tarih : 12.02.2015

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    1- Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddine,

    2 -Davacı vekili, davacının davalı işverence ücretsiz izne çıkartılmak istendiğini, davacının bu durumu kabul etmemesi üzerine iş akdinin davalı işverence feshedildiğini belirterek bazı işçilik alacaklarının tahsilini talep etmiştir.

    Davalı vekili, davacının istifa ederek işten ayrıldığını ve işverenden herhangi bir alacağı bulunmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    İhbar öneli ve ihbar tazminatı yönlerinden taraflar arasında uyuşmazlık söz konusudur.

    İhbar tazminatı, belirsiz süreli iş sözleşmesini haklı bir neden olmaksızın ve usulüne uygun bildirim öneli tanımadan fesheden tarafın, karşı tarafa ödemesi gereken bir tazminattır. Buna göre, öncelikle iş sözleşmesinin Kanunun 24 ve 25. maddelerinde yazılı olan nedenlere dayanmaksızın feshedilmiş olması ve 17. maddesinde belirtilen şekilde usulüne uygun olarak ihbar öneli tanınmamış olması halinde ihbar tazminatı ödenmelidir. Yine haklı fesih nedeni bulunmakla birlikte, işçi ya da işverenin 26. maddede öngörülen hak düşürücü süre geçtikten sonra fesih yoluna gitmeleri durumunda, karşı tarafa ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğü doğar.

    İhbar tazminatı, iş sözleşmesini fesheden tarafın karşı tarafa ödemesi gereken bir tazminat olması nedeniyle, iş sözleşmesini fesheden tarafın feshi haklı bir nedene dayansa dahi, ihbar tazminatına hak kazanması mümkün olmaz.

    Somut olayda, taraf tanıklarının anlatımları ve dosya içerisinde yer alan istifa dilekçesi nazara alındığında, davacının rızası olmaksızın ücretsiz izne çıkartılmak istendiği, davacının bu durumu kabul etmeyerek haklı nedenle iş akdini feshettiği anlaşılmaktadır. Bu haliyle haklı nedene dayansa da akdi davacı işçi feshetmiş olmakla ihbar tazminatına hak kazanamaz. İhbar tazminatı talebinin reddi yerine yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesi hatalıdır.

    3- Davacı tarafça HMK`nun 109. maddesine göre kısmi dava açıldığı, 17.3.2014 tarihli ıslah dilekçesiyle davanın ıslah edildiği ancak ıslaha konu edilen tutarlar bakımından faiz talebinde bulunulmadığı anlaşılmaktadır.

    Mahkemece ıslaha konu edilen tutarlar bakımından faiz talebi bulunmamasına karşın bu tutarlara faiz yürütülmesi isabetsizdir.

    4- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297. maddesi uyarınca, hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi zorunludur. Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, hükmün infazında zorluklara ve tereddütlere, yargılamanın ve davaların gereksiz yere uzamasına, davanın tarafı bulunan kişi ve kurumların mağduriyetlerine sebebiyet verecek ve Kamu düzeni ve barışını olumsuz yönde etkileyecektir (Hukuk Genel Kurulu - 2007/14-778 E. 2007/611 K.)

    Dava dilekçesinde diğer işçilik alacakları yanında hafta tatili ücreti talebinde de bulunulmasına karşın söz konusu talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi hatalıdır.

    O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

    Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerle ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, oybirliği ile, karar verildi.



  • YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ
    Esas: 2016/13009 Karar: 2017/2956
    Tarih: 10.04.2017

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    1-) Dosyadaki yazılara, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, davalı ... vekilinin tüm, Davacı vekilinin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine,

    2-) Dava; 25.08.2003 tarihli iş kazası sonucu malul kalan işçinin maddi ve manevi zararlarının karşılanması istemine ilişkindir.

    Mahkemece 20.000 TL maddi ve 13.000 TL manevi tazminatın iş kazasının gerçekleştiği 25.08.2003 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalılardan (sigorta şirketi yönünden poliçe limitiyle sınırlı olmak üzere) tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.

    Davacı vekilinin 17.03.2008 tarihinde açtığı asıl davada 30.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden faiziyle davalı ... Şirketinden tahsilini talep ettiği, Asıl dava ile birleşen 31.05.2013 tarihinde açılan 3. İş Mahkemesi'nin 2013/381 E, 2013/339 K. sayılı dosyasında belirsiz alacak davası niteliğinde 20.000 TL maddi tazminatın olay tarihinden faiziyle davalı ... Şirketinden ve ...den tahsilini talep ettiği, 24.12.2013 tarihinde talep artırım dilekçesiyle maddi tazminat istemini 39.686,24 TL'ye arttırdığı, 26.12.2013 tarihinde de talebini ikinci kez arttırarak maddi tazminat istemini 44.686,24 TL olarak talep ettiği anlaşılmıştır.

    Mahkemece verilen 30.12.2013 tarih ve 2008/120 Esas, 2013/742 Karar sayılı ilk kararın temyizi üzerine Dairemizin 18.01.2016 tarih ve 2015/3958 Esas, 2016/146 Karar sayılı ilamında "Manevi tazminatın miktarı ile davacının belirsiz alacak davası olarak açtığı maddi tazminat davasında alacak miktarının hesap raporu ile bilinir hale gelmesi akabinde talebini bir kez artırabileceğinin karar yerinde gözetilmeyerek ikinci bir artırımla talep olunan 5.000,00TL maddi tazminatın hüküm altına alınmaının doğru olmadığına işaretle" yerel mahkeme kararın bozulmasına karar verildiği ve mahkemece bozma ilamına uyulmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 06.03.2002 gün ve 2002/1-119-135 Sayılı kararında da belirtildiği üzere; bozma kararına uyması ile Mahkemenin bozma kararı doğrultusunda işlem yapma yükümlüğü doğar. Bu ilke Usul Kanunun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeni ile ilgilidir. Yargıtayın bozma kararına uymuş olan Mahkemenin, bozma gereğince değerlendirme yaparak yeni hükmünü tesis etme zorunluluğu vardır.

    Belirsiz alacak davası 6100 Sayılı HMK'nun 107. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Aynı Kanun'un 109. maddesinde ise kısmi dava düzenlenmiş olup buna göre de Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir. Dava açıldığı tarihte 6100 Sayılı yürürlükte bulunup, maddi tazminat istemli davanın niteliğine göre belirsiz alacak davası veya kısmi dava olarak açılması mümkündür. Bu gibi durumlarda davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığından söz edebilmek için dava dilekçesinde açıkça buna dayanıldığının belirtilmesi ve talebe konu alacak için asgari bir miktar gösterilmesi gerekmektedir.

    Somut olayda, maddi tazminat alacağının bilinir hale geldiği 12.12.2013 tarihli hesap raporunun akabinde davacı vekilinin 24.12.2013 tarihli ilk talep artırım dilekçesiyle maddi tazminat istemini neticeten 39.686,24 TL'ye arttırdığı dikkate alınarak ilk talep artırımına itibar edilmesi gerekirken; uyulan bozma ilamına aykırı olacak şekilde ilk talep artırımı da dışlanmak suretiyle maddi tazminata karar verilmesi doğru olmamıştır.

    Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

    O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır.

    SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde davacıya iadesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edenlerden ... Makine Ltd. Şti.'ne yükletilmesine, 10.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ
    Esas: 2015/6270 Karar: 2016/3970
    Tarih: 11.04.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    Davacı vekili, müvekkilinin her çeşit vasıtanın kurtarılması, çekilmesi, muhafazası ve otopark işletmeciliği alanında faaliyet gösteren gerçek kişi tacir olduğunu, davalının ise muhtelif tarihlerde ve çeşitli sayıda vasıtayı çektirerek muhafaza edilmek üzere müvekkiline teslim ettiğini, ancak herhangi bir ücret ödemediğini ileri sürerek, beher vasıtanın otoparka çekilmesi için çekici ücreti ile beher vasıtanın muhafaza ücreti olmak üzere toplam 7.500,00 TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, yargılama aşamasında toplanan deliller ve bilirkişi raporları ile davacı alacağının 2.689.795,50 TL olduğunun tespit edildiği, bu miktar üzerinden hesaplanacak binde 68.31 oranındaki harcın 1/4'üne peşin yatırılan 111.40 TL harcın mahsubuyla kalan 45.823,58 TL harcı tamamlamak üzere davacı tarafa 492 Sayılı Harçlar Kanunu'nun 30. maddesi gereğince üç buçuk aylık süre verilmesine rağmen, davacı tarafça harcın belirtilen süre içerisinde yatırılmadığı, bu sebeple dosyanın işlemden kaldırıldığı, aradan geçen üç ay içerisinde de davanın yenilenmediği gerekçesiyle, 6100 Sayılı HMK'nın 150/5. maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

    Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

    Dava, muhafaza edilen araçların ödenmeyen ücretlerinin tahsili istemine dair olup, 1086 Sayılı yürürlükte iken, kısmi dava olarak açılmıştır. Bu durumda, somut olayda 6100 Sayılı HMK'nın 109. maddesinin uygulama olanağı bulunmadığına göre, uyuşmazlığın kısmi dava olarak görülerek, işin esası hakkında olumlu-olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hatalı olup, hükmün bu sebeple bozulması gerekmiştir.

    SONUÇ : Yukarıdaki bentte açıklanan sebeplerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulüyle kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, ödenen temyiz peşin harcın istemi halinde temyiz edene iadesine, 11.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas: 2014/4-896 Karar: 2016/332
    Tarih: 16.03.2016

    • HMK 109. Madde

    • Kısmi Dava

    1- )Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

    2- )Davacının diğer temyiz itirazına gelince;

    Dava, haksız fiilden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece; davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

    Davacı, davalının haksız eylemi nedeni ile malul kaldığını ileri sürerek maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuş, 24/08/2012 tarihli dilekçeyle de maddi tazminat talebini ıslah ederek artırmıştır. Davalı, kusursuz olduğunu beyanla davanın reddini talep etmiş, ıslahla artırılan bölümün de zamanaşımına uğradığını ve reddi gerektiğini savunmuştur.

    Mahkemece; davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, maddi tazminat isteminin ıslahla artırılan kısmının zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiştir.

    Yürürlükte bulunan 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu "Taraflardan her biri yapmış olduğu usul işlemlerini kısmen veya tamamen ıslah edebilir. Aynı davada, taraflar ancak bir kez ıslah yoluna başvurabilir" şeklinde yine 177. maddesinde "Islah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir" biçiminde düzenleme getirilmiştir. Dava dilekçesinde belirtilen dava konusunun ( müddeabihin ) ıslah yoluyla artırılması ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesinin kısmi ıslahı niteliğindedir. Islah kurumu yasada ayrıca düzenlenmiş olması ve kendine özgü kurallarının olması sebebiyle ek dava niteliğinde kabul edilemeyeceğinden asıl davaya karşı ileri sürülebilecek zamanaşımı defi, ıslah edilen kısma karşı ileri sürülemez. Davacı, süresi içinde tazminat davası açtığından ve sadece miktar yönünden davasını ıslah ettiğinden ıslah ile artırılan miktara dair talebin süresinde olduğunun kabulü gerekir.

    Açıklamalar doğrultusunda; mahkemece ıslah ile artırılan maddi tazminat miktarı yönünden zamanaşımına uğradığı gerekçesi ile red kararı verilmesi doğru bulunmamış, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir ... ),

    Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda,

    Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    KARAR : Dava,haksız eylem sebebiyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

    Davacı vekili; 28.06.2003 tarihinde davacı konutunda iken davalının kapıyı çaldığını,davacının kapıyı açması üzerine davalının nedensiz bir şekilde davacıya küfür ve hakaret ederek onu darp ettiğini, parmağını ısırarak 1/4 ünü kopardığını, ceza yargılaması sonucunda davalı hakkında mahkumiyet kararı verildiğini, meslek lisesinin elektronik bölümünde öğretmen olarak görev yapan davacının parmağında meydana gelen yaralanma sebebiyle verimliliğinin düştüğünü,emekli olmak zorunda kaldığını,olay sebebiyle itibar kaybına uğradığını,evini satarak başka yere taşındığını belirterek haksız fiil nedeni ile fazlaya dair haklarını saklı tutarak şimdilik 1.000 YTL maddi tazminat ile 9.000 YTL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiş,24.08.2012 harç tarihli ıslah dilekçesi ile de bakiye maddi tazminat miktarı olan 7.913.00 TL için davayı ıslah ettiğini bildirmiştir.

    Davalı vekili ; olay günü aynı apartmanda davacı ile aynı katta oturan kız arkadaşının evine girerken davacının, davalının kız arkadaşına sözlü tacizde bulunması üzerine tartışma çıktığını, kız arkadaşının evine girerek kapıyı kapatmak istedikleri sırada davacının parmağının kapıya sıkışarak tırnak hizasından koptuğunu, davalının kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuş, ıslah talebine karşı ise zamanaşımı def'inde bulunmuştur.

    Mahkemece; davacının bilirkişi raporu doğrultusunda ıslah ile arttırdığı miktar yönünden talebinin maluliyetle ilgili adli tıp raporundan 07.05.2009 tarihinde haberdar olduğu halde ıslah dilekçesini 23.08.2012 tarihinde verdiği, zararı öğrenme tarihinden itibaren 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu, davalının eylemi nedeni ile davacının parmağının kopması sonucu davacının çekmiş olduğu üzüntü sebebiyle bir miktar manevi tazminata hükmolunması gerektiği belirtilerek davacının ıslah ile arttırdığı miktar yönünden talebinin zamanaşımı nedeni ile reddine, davacının maddi ve manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile, 1.000 TL maddi tazminatın, 3000 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 28.06.2003 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan alınıp davacıya verilmesine, davacının fazla taleplerinin reddine karar verilmiştir.

    Davacı vekili ile davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarda yazılı gerekçelerle bozulmuştur.

    Yerel Mahkemece; ''Zamanaşımı alacağın varlığını değil istenebilirliğini ortadan kaldırır. BK. zamanaşımını kesen sebepler arasında dava açılması da sayılmıştır. Kısmi davada zamanaşımını yalnızca dava edilen kısım için kesilir. Henüz açılmayan ve daha sonra ıslahla arttırılan bölüm için zamanaşımı işlemeye devam eder. 6100 Sayılı HMK 107. maddesinde düzenleme altına alınan belirsiz alacak davası ve tespit davasında davacının iddianın genişletilmesi yasağı olmadan, karşı tarafın rızasına ve ıslaha gerek kalmaksızın talep sonucunu arttırabileceği kabul edilmiş, gerekçesinde de dava ile ilk dava tarihinde zamanaşımının kesileceği belirtilmiştir. Aynı Kanunun 109. maddesindeki kısmi davada zamanaşımının kesileceği yönünde bir açıklama yoktur. Davamızda davacının maluliyetle ilgili adli tıp raporundan 07.05.2009 tarihinde haberdar olduğu, ıslah dilekçesinin 23.08.2012 tarihinde verildiği, zararı öğrenme tarihinden itibaren BK. 60/1 maddesindeki 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu '' gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

    Direnme kararını davacı vekili temyiz etmektedir.

    Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ıslah dilekçesi ile talep edilen tazminata karşı zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinin mümkün olup olmadığı, varılacak sonuca göre, davacının ıslah dilekçesi ile talep ettiği maddi tazminat yönünden zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır.

    Hukuk Genel Kurulunun 06.03.2013 gün ve 2012/4-824 E., 2013/305 K.; Hukuk Genel Kurulunun 22.10.2014 gün ve 2014/4-840 E., 2014/837 K. sayılı ilamlarında da belirtildiği üzere, kavram olarak ıslah; taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir ( HUMK. m.83 ); ( Baki, Kuru:Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6.Baskı, C.IV, İstanbul 2001, s.3965 ) Islah müessesesi, dava değiştirme, başka deyişle iddia ve müdafaanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden bir imkandır. Zira bu suretle, aslında yasal itiraz ile karşılaşılabilecek olan herhangi bir taraf muamelesi, ıslah kurumu yardımı ile artık bu itirazı davet etmeksizin yapılabilmektedir ( Saim Üstündağ:Medeni Yargılama Hukuk, C.I-II, B.5, İstanbul 1992, s.534 ).

    Islahın konusunun tarafların yapmış oldukları usul işlemleri olduğu için, ıslahla düzeltilecek usul işlemlerinin neler olduğundan da söz etmek gerekir. Gerek öğreti, gerekse Yargıtay uygulaması davanın değiştirebileceğini ve genişletilebileceğini aynı şekilde savunmanın genişletilebileceğini ilke olarak kabul etmektedir. Yine müddeabihin artırılıp artırılmayacağı hususu da bir usul işlemi olup, ıslahın konusudur ( Baki, Kuru:age, s.4035 ).

    Islahın amacı, yargılama sürecinde, şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddi hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğundan, hak ve alacağı bu sürecin dışında ortadan kaldırmış olan işlemlerin, yani maddi hukuk işlemlerinin ıslah yoluyla düzeltilebilmesi elbette ki mümkün değildir. Bir başka deyişle, maddi hakkı sona erdiren maddi hukuk işlemleri, ıslahla düzeltilemez. Feragat, kabul, sulh gibi işlemler, velev ki dava içinde yapılsın, asıl hakkı ortadan kaldırdıklarından, usul işlemi olduğu kadar ( davayı etkilediği için usul işlemidir ) maddi hukuk işlemi mahiyetini de taşımaktadır ve bu sebeple, bu işlemlerin ıslah yoluyla düzeltilmesi imkansızdır. Çünkü ıslah, yargılama hukukunun şekle ve süreye bağlılığından kaynaklanan zımni hak kayıplarının telafisi için öngörülmüş bir müessesedir. Açık bir irade beyanı ile terk edilen haklar, maddi gerçeğin şekle feda edilmesi gibi bir sonuç doğurmadığı için, ıslahın konusu olamaz.

    Bilindiği gibi, 87.maddesinin son cümlesindeki "müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez" hükmü Anayasa Mahkemesi'nin 20.07.1999 tarih ve E:1999/1, K:1999/33 Sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihini ( davalı muvafakat etmese bile ) aynı dava içinde ıslah yolu ile artırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya dair hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

    Davanın tamamen ıslahı, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir ( HUMK.m.87 ). Gerek öğretide, gerekse yerleşik yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı, hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır ( Baki, Kuru:age., s.3998 vd; Sabri Şakir, Ansay; Yargılama Usulleri, 1960 baskı sh:194 vd.; İlhan, Postacıoğlu:Medeni Usul Hukuku Dersleri, 1975 Baskı, s.460 vd,; Saim, Üstündağ:Medeni Yargılama Hukuku Esasları, 1973 Baskı, s.335 vd.; aynı yöndeki HGK'nun 18.12.1957 gün E:2/66, K:64; 30.1.2002 gün E:2002/2-63, K:23;3.7.2002 gün ve E:2002/9-564, K:572; 5.3.2003 gün ve E:2003/9-76, K:126;06.03.2013 gün ve E:2012/4-824, K:2013/305 Sayılı ilamları ).

    Davanın kısmen ıslahı durumunda ise davacı; kısmi davada saklı tuttuğu fazlaya dair haklarını, ek bir dava açarak isteyebileceği gibi, müddeabihin arttırılmasını önleyen yasal düzenlemenin yukarda belirtilen Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile ortadan kalkmasından yararlanarak müddeabihi aynı davada kısmi ıslah dilekçesi verip harcını yatırmak suretiyle arttırabilecektir.

    Bu aşamada açıklanması gereken diğer bir husus zamanaşımının kesilmesi konusudur.

    Bir davanın açılması halinde zamanaşımı kesilir ( Mülga 818 Sayılı BK.m.133/2 ). Ancak, kesilen zamanaşımı, kesilme tarihinden başlayarak yeniden işler ( Mülga 818 Sayılı BK.m.135/1 ). Dava ile kesilmiş zamanaşımı, davanın devamı süresinde taraflardan birinin yargılamaya dair her bir işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden cereyana başlar.

    Öğretide, kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya dair hakkın saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir ( Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı Baskı, Cilt:II s.1541 vd.; Pekcanıtez Hakan/Atalay Oğuz/Özekes Muhammet, Hukuk Muhakemeleri Kanununa Göre Medeni Usul Hukuku, 12.Bası, s.321 ). Kısmi dava açılması halinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi davaya konu yapılan miktarı için kesilir ( HGK'nun 20.3.1968 gün ve E:1968/9-210, K:151; 3.7.2002 gün ve E:2002/9-564, K:572; 9.10.2002 gün ve E:2002/9-809, K:802; 06.03.2013 gün ve E:2012/4-824, K:2013/305 Sayılı ilamları ).

    Öte yandan olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun 60. maddesinde "zarar ve ziyan yahut manevi zarar namıyla nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti, daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruruzaman tatbik olunur..." hükmü yer almaktadır.

    Buna göre haksız fiillerle ilgili üç tür zamanaşımı öngörülmektedir. Bunlar; bir yıllık kısa zamanaşımı; on yıllık uzun zamanaşımı ile olağanüstü nitelikteki ceza zamanaşımıdır. Haksız fiil sebebiyle tazminat alacakları bir yıllık kısa zamanaşımına tabi tutulmuş olup, anılan maddeye göre bir yıllık süre "mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ıttılaı tarihinden itibaren" işlemeye başlayacaktır. Zamanaşımı süresinin başlaması için zarar görenin hem zararı hem de failini öğrenmesi gerekmektedir. Bunlardan sadece birinin öğrenilmesi kısa zamanaşımı süresinin işlemesi için yeterli değildir.

    Zarar, zarar verici fiil veya olayın zarar görenin hukuki varlık ve değerleri üzerindeki olumsuz etki ve sonuçları olarak tanımlanabilir. Zamanaşımının işlemeye başlaması için zarar verici olayın değil zararın miktarının öğrenilmesi gerekir. Zarar miktarını bilmeyen davacı rastgele bir miktar üzerinden dava açmak zorunda kalacak ya da zamanaşımı baskısıyla rastgele bir miktar üzerinden davasını ıslah etmek zorunda kalacaktır. Zararından daha yüksek bir miktar için dava açtığında ya da davayı ıslah ettiğinde reddedilen kısım yönünden avukatlık ücreti ve yargılama gideri ödemeye maruz kalacak, zararından daha düşük bir miktar yönünden dava açtığında ya da davayı ıslah ettiğinde ise dava açmakla amaçladığı hakkına tam olarak kavuşamayacaktır. Bu sebeple zarar miktarının öğrenilmiş olması zamanaşımının işlemeye başlaması için zorunludur.

    Bu ilkeler ve açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde; davacının 28.06.2003 tarihinde gerçekleşen haksız eylem sebebiyle davalı aleyhine 09.06.2006 tarihinde fazlaya dair haklarını saklı tutarak maddi ve manevi tazminat davası açtığı, maluliyet oranının tespitine dair Adli Tıp raporunun 07.05.2009 tarihinde tebliğinden sonra 24.08.2012 tarihinde maddi tazminat yönünden davayı kısmen ıslah ettiği,ıslah talebine karşı davalı vekilinin zamanaşımı def'inde bulunduğu görülmektedir. Dava açılmakla fazlaya dair haklar yönünden zamanaşımı kesilmediğinden kısmi ıslaha karşı zamanaşımı def'inin ileri sürülmesinde bir usulsüzlük bulunmadığından yerel mahkemenin bu yöne dair direnme gerekçesi isabetlidir.

    Ne var ki mahkemece 60. maddesinde düzenlenen 1 yıllık zamanaşımı süresi hesaplanırken zararın öğrenildiği tarih olarak Adli Tıp Kurumunun maluliyete dair raporunun davacıya tebliğ tarihi esas alınarak ıslaha konu talebin zamanaşımına uğradığı sonucuna varıldığı görülmektedir. Adli Tıp Kurumunun sözkonusu raporunda yaralanma sebebiyle oluşan maluliyet oranı belirlenmiş olup zarar miktarına dair bir tespit içermediğinden zararın öğrenilmesi olgusuna esas alınamaz.Davacının zararı maddi tazminat miktarının belirlenmesine dair 07.08.2012 tarihli bilirkişi raporu ile tespit edilmiştir. Sözkonusu bilirkişi raporu 13.08.2012 tarihinde davacı vekiline tebliğ edildiğine göre 1 yıllık zamanaşımı süresinin zararın öğrenildiği 13.08.2012 tarihinden itibaren hesaplanması gerekir. Davacı vekili 24.08.2012 tarihinde davayı ıslah ettiğinden ıslaha konu talebin zamanaşımına uğradığı kabul edilemez.

    Hal böyle olunca; mahkemece, davacının maddi tazminata yönelik ıslahının süresinde yapılmadığı gerekçesiyle ıslah edilen tazminat miktarı bakımından davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiş olması ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

    Direnme kararı yukarda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.

    SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarda gösterilen değişik nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 16.03.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.