HMK Madde 107



  • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    HMK Madde 107

    (1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.




  • HMK Madde 107 Gerekçesi



  • HMK 107 (Belirsiz Alacak ve Tespit Davası) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/4238 Karar : 2018/10226
    Tarih : 15.05.2018

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Asıl ve birleştirilen davalar, paydaşlar arasında ecrimisil isteğine ilişkindir.

    Asıl davada davacılar, ortak mirasbırakanları ... kalan 1063 ada 20, 36, 44, 87, 90, 92, 94, 96, 1925 ada 2, 1920 ada 2, 995 ada 4, 1083 ada 8, 1115 ada 11, 1931 ada 4, 1942 ada 6, 1087 ada 3, 4, 5 parsel sayılı taşınmazların tamamı ile 1937 ada 3 parsel sayılı taşınmazın 4769/14037 payını davalı ... ’in buğday ve yonca ekip biçmek suretiyle mirasbırakanın ölümünden itibaren tek başına kullandığını, paylarına isabet eden bedelin ödenmesi için yaptıkları ihtarın davalıya 17.07.2009 tarihinde tebliğ edildiğini, davalının ise cevap vermediği gibi herhangi bir ödeme de yapmadığını ileri sürerek, anılan taşınmazlara yönelik fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik her bir davacı için 2.500,00 TL olmak üzere toplam 7.500,00 TL ecrimisilin mirasbırakanın ölüm tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemişler, 26.03.2012 tarihli ıslah dilekçeleri ile her bir davacı yönünden isteklerini 22.262,75 TL ye arttırmışlardır.

    Birleştirilen 2011/38 Esas sayılı davada davacılar, asıl davada belirttikleri çekişmeli taşınmazları tek başına kullanmaya devam eden davalıdan asıl davanın dava tarihi olan 18/09/2009 tarihinden eldeki davanın dava tarihine kadar, ayrıca asıl davada dava edilmeyen 1008 ada 74 ile 760 ada 11 parsel sayılı taşınmazların kullanımı nedeniyle mirasbırakanın ölüm tarihinden dava tarihine kadar fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL ecrimisilin tahakkuk tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemişler, 26.03.2012 tarihli ıslah dilekçeleri ile her bir davacı yönünden isteklerini 57.490,28 TL ye arttırmışlardır.

    ./..

    Birleştirilen 2012/31 E sayılı davada davacılar, asıl ve birleştirilen davalardaki iddialarını tekrarlayarak ve 6100 sayılı HMK’nın 107/1. maddesi gereğince belirsiz alacak davası açtıklarını belirterek 10.02.2011 tarihinden eldeki davanın dava tarihine kadar çekişmeli 21 adet taşınmaz için isteklerini arttırma hakları saklı kalmak kaydıyla toplam 45.000,00 TL’nin dönem sonlarından itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemişlerdir.

    Asıl davaya yönelik davalı, çekişmeli taşınmazlara yaptığı ekme biçme ve vergi masrafları düşüldükten sonra davacıların taleplerinin değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca 1063 ada 20 ve 1931 ada 4 parsel sayılı taşınmazları murisin sağlığında kiraladığını ve ücretlerini ödediğini belirtmiş, 2011/38 E sayılı davaya yönelik, zaman içerisinde ekilen ürünlerin değiştiğini, yonca ekili olduğu iddia olunan taşınmazlara buğday ekildiğini, ayrıca ürünlerin zarar gördüğünü, masraflar ve zararların hesaplamada dikkate alınması gerektiğini bildirmiş, 2012/31 E sayılı davaya yönelik, dava dilekçesinin 6100 sayılı HMK’nın 119. maddesindeki şartları taşımadığını, öte yandan HMK’nın 114/1-d ve 114/1-ğ maddesindeki dava şartlarının eksik olduğunu, alacağın belirli olması nedeniyle davacıların belirsiz alacak davası açamayacağını belirterek asıl ve birleştirilen davaların reddini savunmuştur.

    Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile asıl dava yönünden her bir davacı için 19.631,14 TL’nin, birleştirilen 2011/38 E sayılı dava yönünden her bir davacı için 27.241,97 TL’nin, birleştirilen 2012/31 E sayılı davada her bir davacı için 11.170,47 TL’nin dava tarihlerinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm taraflarca süresi içerisinde temyiz edilmiştir.

    Hükmü temyiz eden davalı asil ... , 09.05.2018 tarihli dilekçesi ile temyiz isteğinden feragat ettiğini bildirdiğinden, davalının temyiz dilekçesinin feragat nedeniyle reddine.

    Davacılar vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

    Hemen belirtmek gerekir ki, 01.01.2007 ile 31.12.2010 tarihleri arasındaki dönemi kapsayan mirasbırakan ve davalı arasında akdedilerek 19.02.2007 tarihinde köy defterine kaydedilip köy muhtarı tarafından tasdik edilen kira sözleşmesindeki mirasbırakan imzasına itiraz edilmediğine ve yargılama aşamasında ileri sürülmeyen iddiaların temyiz aşamasında ileri sürülemeyeceği gözetildiğinde mirasbırakanın kira sözleşmesinin akdedildiği tarihte ehliyetsiz olduğuna ilişkin iddianın dinlenemeyeceği, kaldı ki temyiz dilekçesine ek olarak sunulan ... raporunun mirasbırakanın 01.08.2008 tarihinde ehliyetsiz olduğuna ilişkin olduğu açıktır. Bu nedenle, kira sözleşmesine konu taşınmazların ecrimisil hesabı dışında tutulmasında herhangi bir isabetsizlik yoktur. Davacılar vekilinin kira sözleşmesine konu taşınmazlara yönelik temyiz itirazı yerinde değildir.

    Öte yandan, dosya kapsamında alınan bilirkişi raporları ve dinlenen tanık beyanları uyarınca, çekişmeli taşınmazların bulunduğu bölgede buğday mahsulü alındıktan sonra ikinci ürünün ekildiği anlaşılmaktadır.

    Bilindiği üzere ecrimisil, kötüniyetli zilyedin geri vermekle yükümlü olduğu bir şeyi haksız olarak alıkoyması nedeniyle kayıt malikine ödemekle yükümlü olduğu en azı kira geliri, en çoğu ise mahrum kalınan gelir kaybı olan bir tür haksız kullanım tazminatıdır.

    O halde, birleştirilen 2011/38 E sayılı dava yönünden, 18.09.2009 ile 10.02.2011 arasındaki dönemde buğday mahsulü alındıktan sonra ikinci ürün ekildiği ya da ekilebileceği gözetildiğinde anılan dönem yönünden ecrimisile hükmedilirken ikinci ürünün de dahil edilmesi gerektiği kuşkusuzdur.

    ../...

    Diğer taraftan, birleştirilen 2012/31 E sayılı dava yönünden, yukarıda açıklanan ilke uyarınca ecrimisil hesabı yapılırken çekişmeli taşınmazların tarım arazisi olduğu göretilerek zirai gelir metoduna göre hesaplanacak net gelire hükmedilmesi gerekirken net gelir bulunduktan sonra ekili ürünün özelliğine göre % 35’i, % 45’i ve % 50’si üzerinden bulunan bedele hükmedilmesi hatalıdır.

    Hal böyle olunca, birleştirilen 2011/38 E sayılı dava yönünden ecrimisile hükmedilirken ikinci ürünün de ecrimisil bedeline dahil edilmesi, birleştirilen 2012/31 E sayılı dava yönünden ise, alanında uzman bilirkişilerden yeniden alınacak rapor ile 10.02.2011 ile 02.02.2012 tarihleri arasındaki dönem için belirlenen ( ikinci ürünün gözetilmesi ) ecrimisile hükmedilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile birleştirilen davalar yönünden yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

    Davacılar yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 15.05.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/9546 Karar : 2018/9023
    Tarih : 12.04.2018

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Dava, tenkis isteğine ilişkindir.

    Davacı, muris babası ... ’in maliki olduğu 1037 ada 51 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki 8/60 arsa paylı 2 ve 3 no’lu daireleri davalı oğlu ... ’ya, 4 ve 5 no’lu daireleri davalı oğlu ... ’e bağışladığını, murisin ayrıca aynı parselde zemin kattaki dükkanı da davalılara yarı yarıya bağışladığını,yapılan hibeleri 2012 yılı temmuz ayında davalı ... ’in yurt dışından gelmesi ve kasadan tapuları çıkarması sonucunda öğrendiğini, kasanın anahtarının davalıda olduğunu, murisin temlik harici sadece 9 parsel sayılı avlulu kargir evinin bulunup saklı payının zedelendiğini, murisin erkek evlatlarını üstün tutup malvarlığının tamamına yakın bir kısmını davalılara temlik etmesinin saklı payı zedeleme kastıyla hareket ettiğini gösterdiğini belirterek davalılar yararına yapılan bağışların saklı payı oranında tenkisini, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla saklı payını zedeleyen tutardan HMK 107. maddesi gereğince şimdilik 30.000-Tl nin davalılardan tahsilini istemiştir.

    Davalı ... , davacının saklı payının ihlal edildiğini öğrendiğini beyan ettiği tarihin gerçekle ilgisi olmayıp hak düşürücü sürenin geçtiğini, 1970 yılında ... ’ya giden murisinden 7-8 yıl sonra ... ’ya gittiğini ve murisin malvarlığı edinmesine katkı sağladığını,bu nedenle duyduğu minnet duygusuyla murisin bağışlamaları yaptığını, davacıya da yapılan katkılarla ev alındığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Davalı ... , davayı tamamen kabul etmemekle birlikte dava konusu taşınmazlara ilişkin tapuların kendisine ait evdeki kasada durduğunu, 2012 Haziran ayında annesi öldüğünde mezarlık tapularını çıkartmak için kasayı açtığında davacı kardeşinin o zaman bağışları öğrendiğini, taraflarla anlaşmak istediğini ve kardeşleriyle problem yaşamak istemediğini,davacının bahsettiği kasa ve tapu olayının gerçek olduğunu belirtmiştir.

    Mahkemece, hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    Dosya içeriği ve toplanan delillerden; muris ... ’in 14.07.2011 tarihinde ve eşi ... ’nın da muristen sonra ölümü üzerine davacı kızı, davalı oğulları ve dava dışı kızı ... ’in mirasçı oldukları, dava konusu 1037 ada 51 parsel sayılı kat irtifakına tabi taşınmaz üzerinde murisin maliki olduğu 8/60’ar arsa paylı, mesken nitelikli 2 ve 3 no’lu bağımsız bölümleri ve 6/60 arsa paylı depo nitelikli 8 no’lu bağımsız bölümün ½ payını davalı oğlu ... ’ya, yine 8/60’ar arsa paylı, mesken nitelikli 4 ve 5 no’lu bağımsız bölümler ile 6/60 arsa paylı depo nitelikli 8 no’lu bağımsız bölümün ½ payını davalı oğlu ... ’e, 4.5.1990 tarihli bağış işlemiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

    Bilindiği üzere; TMK'nin hak düşürücü süreler başlıklı 571. maddesinde; “Tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl ve her halde vasiyetnamelerde açılma tarihinin, diğer tasarruflarda mirasın açılması tarihinin üzerinden on yıl geçmekle düşer. Bir tasarrufun iptali bir öncekinin yürürlüğe girmesini sağlarsa, süreler iptal kararının kesinleşmesi tarihinde işleyemeye başlar. Tenkis iddiası, def’i yoluyla her zaman ileri sürülebilir” hükmüne yer verilmiş olup, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisindeki düzenlemenin aksine, tenkis davasının bağlı olduğu süreler, zamanaşımı süresi olmaktan çıkarılmış, hak düşürücü süre hâline getirilmiştir. Öte yandan, 4722 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 17.maddesi gereğince, mirasçılık ve mirasın geçişi, mirasbırakanın ölümü tarihindeki yürürlükte olan hükümlere göre belirlenecektir. Anılan sürenin hak düşürücü nitelikte olması nedeniyle re’sen gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur.

    Hemen belirtilmelidir ki, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrenme tarihi, murisin ölüm tarihi olabileceği gibi, somut olayın özelliğine göre murisin ölüm tarihinden sonraki bir tarih de olabilecektir.Bir başka ifadeyle, murisin ölüm tarihinden sonra da davacı mirasçının saklı payının zedelendiğini öğrenmesinin mümkün olduğu kuşkusuzdur.

    Bu durumda, hak düşürücü sürenin hesabında davacının öğrenme tarihi olarak ileri sürdüğü tarihin esas alınması gerekir. Davalı tarafın bu tarihten daha önceki bir tarihte davacının saklı payının zedelendiğini öğrendiğini iddia etmesi durumunda bu iddiasını ispat etmek zorundadır.

    Somut olaya gelince, davacı, saklı payının zedelendiğini 2012 yılı temmuz ayında davalı ... ’in yurt dışından gelmesi ve kasadan tapuları çıkarması üzerine öğrendiğini bildirmiş, bunun aksi davalılar tarafından usulüne uygun biçimde kanıtlanamamıştır.

    O halde, davanın süresinde açıldığının kabulü gerekir.

    Hal böyle olunca, işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

    Davacı ve davalı ... ’in yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 12/04/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/23202 Karar : 2018/1249
    Tarih : 25.01.2018

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    A) Davacı isteminin özeti:
    Davacı vekili, davanın miktarı belirsiz işçilik alacaklarının tespiti ile tahsili talebini içerir HMK'nun 107. maddesi uyarınca açılmış belirsiz alacak tespiti ile tespit edilecek miktarın hüküm altına alınması davası olduğunu,
    davacının davalı işverenlikte kesintisiz çalıştığını,
    davacının işe 05/12/2005 tarihinde girdiğini, giriş bildiriminin ise 13/03/2007 tarihine dek yapılmadığını,
    iş aktinin davalı tarafından haksız ve geçersiz şekilde feshedildiğini,
    ücretin bir kısmının bankaya bir kısmının ise elden ödendiğini,
    01/06/2009 tarihine kadar hafta içi 08:30-19:00, Cumartesileri 14:00`e dek çalışıldığını, o tarihten sonra Cumartesi mesailerinin kaldırıldığını, haftanın 5 günü 08:20-19:30 saatleri arasında çalışıldığını, ulusal bayram genel tatillerde davacının çalıştığını, bir kısım işçilik alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek;
    kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, ulusal bayram genel tatil ücreti alacaklarını istemiştir.

    B)Davalı cevabının özeti:
    Davalı vekili, belirsiz alacak davası açılamayacağını, kısmi dava olarak kabul edilmesi gerektiğini,
    davacının 13/03/2007 tarihinde işe girdiğini, davacının giriş bildirgesine imza attığını,
    2005 yılında çalışmaya başladığına dair iddiaları için önce hizmet tespit davası açması gerektiğini,
    taleplerin zamanaşımına uğradığını,
    davacının altın takı üreten davalı işverenlikte altın ve cilalama işçisi olarak asgari ücretle çalıştığını, bordroları ihtirazi kayıtsız imzaladığını, ücret miktarını belge ile ispatlayabileceğini, tanık beyanını kabul etmeyeceklerini,
    davacının 16,17,18,19,20/05/2013 tarihlerinde devamsızlık ettiğini, bu durumun tanıklar huzurunda tutanağa bağlandığını, bunun üzerine ihtar çekerek mazereti ile birlikte işe dönmesinin aksi halde iş aktinni feshedileceğinin bildirildiğini, ama davaının mazeret bildirmediğini ve işe başlamadığını, bu nedenler ile davalı tarafından çıkışının yapıldığını, davacının eldeki davayı açtığını, yani davalı tarafından iş aktinin feshedildiğini ileri sürmesinin kötü niyetli olduğunu,
    haftada 5 gün 08:30-19: saatleri arasında 1 saat öğle yemeğine ilaveten 1 saat ara ile çalıştığını, fazla mesai yapmadığını, yıllık izinlerini kullandığını, işyerinde altın üretimi yapıldığı ve anahtar işverende olduğundan tüm tatil günlerinde işyeri açılmadığından çalışmadığını iddia ve taleplerin yersiz olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

    C)Yerel Mahkeme kararının özeti:
    Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre, dosyaya mübrez.... 04/10/2013 tarih ve 134514 sayılı yazısı ile davacının davalı işveren hakkında şikayette bulunduğunun anlaşıldığı, dinlenen davacı tanıklarının beyanlarından, davacı ile birlikte toplam 8 kişinin bu şekilde şikayette bulunduğu ve işten çıkartıldıklarının anlaşıldığı, bu durumda davacının davalı işyerinde çalışan toplam 8 kişi ile birlikt..... yapmış oldukları şikayetler nedeniyle iş akitlerinin sona erdirdikleri anlaşılmakla, 8 kişinin de tazminat ve alacaklarından feragat edecek şekilde iş akitlerini devamsızlık nedeniyle feshine yol açmalarının beklenemeyeceği, 8 işçinin de aynı şekilde işten çıkartılmalarının davalının devamsızlık savunması ile çelişki oluşturduğu,
    iş akdinin nasıl sonlandırıldığına dair ispat külfeti davalı işveren üzerinde olup, dosyada davalı işveren tarafından sunulan, iş akdinin feshine ilişkin herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığı, bu nedenle davalı tarafından yapılan feshin haksız olduğu,
    davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı ve diğer işçilik alacaklarına da hak kazandığı,
    ıslah dilekçesi de dikkate alınarak fazla mesai ücretinden ve bayram ve genel tatil alacağından 1/3 oranında hakkaniyet indirimi yapıldığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

    D)Temyiz:

    Karar süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    E)Gerekçe:

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür.
    Sözü edilen hükme göre
    “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”.

    Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir.

    Belirsiz alacak davasını düzenleyen HMK’nun 107. maddesinin gerekçesinde,
    birçok kez hak arama özgürlüğüne vurgu yapılmıştır. Yine alacaklının hukuki ilişkiyi, muhatabını ve talep edebileceği asgari tutarı bilmesine rağmen “alacağın tamamını tam olarak”tespit edemeyecek durumda olması da davanın nedenleri arasında sayılmıştır. Bu itibarla belirsiz alacak davasıyla ilgili yoruma gidildiğinde, alacaklının hak arama özgürlüğünün değerlendirilmesi gerekir. Bunun aksine ilgili hükmün, alacaklının hakkına ulaşmasını kısıtlayan şekilde ele alınması doğru olmaz.

    Dava konusu alacak karşı tarafın vereceği bilgi veya belgelerle belirlenecekse, alacak belirsiz kabul edilmelidir. Karşılaştırmalı hukukta geçerli olan bu kriter 107. maddenin 2. fıkrasının başlangıcında “karşı tarafın vereceği bilgi sonucu” yargılama sırasında belirlenme olarak kabul edilmiştir.

    Konuyu iş mevzuatı açısından ele aldığımızda, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 3, 8, 22, 28, 32, 37, 67. maddelerinde işverene çalışan her bir işçi yönünden kayıt tutma ve işçiye belge verme yükümlülüğü getirildiği görülmektedir. Bütün yasal yükümlülüklere uyan işveren bakımından kural olarak işçi alacaklarının belirsiz olduğundan söz edilemeyecektir. Zira işçinin çalışma süresinin tam olarak kayda geçirildiği, iş sözleşmesi ile ücreti, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlendiği, işçiye her ay ücret hesap pusulası verildiği, günlük ve haftalık iş sürelerinin işçiye önceden bildirildiği, işçinin yaptığı olağanüstü çalışmalar için kendisine belge verildiği durumlarda, işçinin bir çok alacağı belirli ya da belirlenebilir durumdadır. Sadece hakimin taktirine kalan bazı alacaklar bakımından yine de başlangıçta bir belirsizlikten söz edilebilecektir.

    İşçilik alacaklarının hesabı genelde iki kritere tabidir. İşçinin işyerinde geçen çalışma süresi ve ücreti ile ekleri bilindiğinde işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Bu yüzden özellikle kamu kurumlarında işçinin çalışmalarının tam olarak Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilmesi ve işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçinin ücreti ile eklerinin toplu iş sözleşmesinde yer alması sebebiyle işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Yine de hakimin taktir alanına giren manevi tazminat, taktiri indirime tabi fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, bayram ve genel tatil ücreti, cezai şart, sözleşmenin kalan süresine ait ücret gibi alacakların başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün değildir. Nitekim 107. maddenin Adalet Komisyonu gerekçesinde de, alacaklının “talep edebileceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağın tamamını tam olarak tespit”edememesi halinde belirsiz alacak davası açılabileceği ifade edilmiştir.

    Gerekçede örnek olarak “keşif ve bilirkişi raporu” ile alacağın miktarının tespit olunmasından söz edilmiştir ki, iş yargısında bilirkişi hesap raporu alınması çok yaygın bir uygulamadır. Yine 107. maddenin 2. fıkrasında “karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu” alacak miktarının belirlenmesinden söz edilmiştir ki, yukarıda sözü edilen yasal yükümlülükler sebebiyle işçiye çalışırken belge vermekle yükümlü olan işveren bunu yerine getirmediğinde, işçinin alacağın miktarını tam olarak belirlemesini beklemek doğru olmaz.

    Belirsiz alacak davasını öngören hükümde biri sübjektif, diğer objektif iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Alacağın veya dava değerinin belirlenmesini objektif olarak imkansız olması halinde belirsiz alacak davası açılabilecektir. Örneğin iş kazası geçiren işçinin açacağı davada işveren ve işçinin karşılıklı kusur oranları, kusursuz sorumluluk olup olmadığı ve varsa kaçınılmazlık durumu ve maluliyet oranlarının dava açma aşamasında belirlenmesi imkansızdır.

    Sübjektif unsur ise alacaklının talep konusu miktarı belirlemesinin alacaklıdan beklenememesidir. İşçinin yasal hakları ödenmeksizin işten çıkarıldığı bir durumda yukarıda belirtilen masraflara ek olarak uzman hesap raporu aldırarak olası işçilik alacaklarını belirlemesi de hak arama özgürlüğü önünde engel olarak değerlendirilebilir.

    Talep sonucunun rakam olarak ifadesinin imkansızlığı, davacının tam olarak miktarını bilmediği ve bu bilgisizliğini davalının sahasında bulunan vakıalardan kaynaklandığı durumlarda söz konusudur.

    İşyerinde sendikasız çalışan ve yasal işçilik alacakları konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olması beklenmeyen bir işçinin, alacakları doğru şekilde adlandırması dahi mümkün olmazken doğru hesap yöntemiyle birlikte ve tam olarak belirlemesi mümkün görülmemelidir. Ancak işyerinde hukuk müşaviri, personel uzmanı, muhasebe müdürü gibi konumda çalışan bir işçi bakımından aynı sonuca varmak mümkün olmayacaktır.

    Belisiz alacak davası hukuk sistemimize girmeden önce icra inkar tazminatına hak kazanma yönünden likit (belirli) olma kriteri içtihat olarak kabul edilmiştir. Bu kriterin, alacağın belirli olup olmamasında da dikkate alınabileceği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir. Yargıtaya göre; “Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için ise; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez”(HGK. 14.07.2010 gün ve 2010/19-376 E, 2010/397 K, HGK, Y.HGK. 17.10.2012 gün ve 2012/9-838 E, 2012/715 K).

    Genel mahiyette bu açıklamalardan sonra işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı noktasında Dairemizce belirlenen kriterler aşağıdaki gibidir;

    Kıdem tazminatı hesabı için,
    işçinin çalıştığı süre, fasılalı çalışma olup olmadığı, bu süre içinde ihbar önelini altı hafta aşan istirahat raporu alınıp alınmadığı, ücretsiz izin uygulaması olup olmadığı, grevde geçen sürenin varlığı, işçinin son ücreti, ücretin eki niteliğindeki ödemelerin son bir yıllık toplamı, işçiye sağlanan ayni hakların parasal değeri ve son bir yıllık ortalaması, ücretin eki mahiyetindeki ödemelerin devamlılık arz edip etmediği gibi konuların net olarak bilinebilmesi gerekir. Bu yüzden işçinin hesabın unsurlarına dair sözü edilen bir veya birkaç konuda belirsizlik halinde kıdem tazminatının başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün olamaz. HMK’nun 107. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere alacaklının “alacağının tamamını tam olarak” tespiti mümkün değildir. Bu nedenle hesabın unsurlarındaki tartışma ve belirsizlik, alacağın da belirsiz olması sonucunu doğurur. Ancak ücret ve eklerine dair tartışma kıdem tazminatı tavan sınırlaması sebebiyle sonuca etkili değilse, kıdem tazminatının belirsiz alacak davasına konu edilemeyeceği düşünülmelidir.

    İhbar tazminatı hesabı noktasında
    kıdem tazminat için sözü edilen tavan sınırlaması hariç, hemen hemen aynı verilere ihtiyaç vardır. İşçinin çalışma süresindeki tartışmanın ihbar süresine dair dilimi etkilemesi veya işçinin ücreti ve eklerindeki herhangi bir tartışma halinde ihbar tazminatı hesabı da belirsizdir.

    İşçinin ücretini ve çalışma süresini bilmesi gerektiği varsayımı ile ihbar ve kıdem tazminatının her durumda belirli olduğunu söylemek isabetli bir yaklaşım olmaz. Çalışma süresine ve ücreti ile eklerine dair yasal yükümlülüğe rağmen işverence belge verilmemiş bir işçinin, işverende mevcut işyeri şahsi sicil dosyasına ulaşmadan ve işverence bilgi ve belge sunulmadan önce henüz dava açma aşamasında bu tür tazminatların tamamını ve tam olarak hesaplamasını beklemek ve bunu bir dava şartı olarak kabul etmek, hak arama özgürlüğünü zedeler. Bu konuda alınacak olan uzman raporu da hesap noktasında aynı belge eksiklikleri sebebiyle yeterli olmayacağı gibi, iş sözleşmesi yasal hakları ödenmeksizin feshedilen işçiden dava öncesinde alacaklarını belirleyebilmek için hesap raporu almak yönünde bir masraf yapmasını beklemek de doğru olmaz.

    Yıllık izin ücreti hesabının unsurları,
    işçinin çalışma süresi ve ücretin miktarıdır. İşverence yasal düzenlemelere rağmen bu yönlerden belge düzenleme ve işçiye verme yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olması halinde işçinin yıllık izin ücretini dava öncesinde tam olarak belirlemesi mümkün olmayabilir. Bu açıdan çalışma süresi ve ücretin tartışmalı olması durumunda yıllık izin ücreti belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Ancak çalışma süresi ve ücretin işçiye verilmiş veya ulaşabileceği belge ve kayıtlarla kesin olarak saptanabildiği hallerde yıllık izin ücretinin belirli olduğu ve belirsiz alacak davasına konu olamayacağı söylenebilecektir.

    Fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil çalışmaları karşılığı ücretler için ise
    çalışmaların tamamının puantaj kayıtlarına dayandırıldığı istisnai durumlar dışında hakimin taktiri indirimi söz konusu olduğundan,alacakların, davanın açıldığı aşamada tam olarak belirlenmesi mümkün değildir. Bu itibarla sözü edilen alacakların belirsiz alacak davasına konu edilebileceği ilke olarak kabul edilmektedir.

    Hakimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılarak alacak miktarı veya değerinin belirlenmesi halinde alacak belirsizdir (Yargıtay 9.HD.27.02.2012 gün ve 2012/1757 E.2012/5742 K. ).

    Dairemizin kısmi dava ile ilgili verdiği bu ölçütleri kabul eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 17.10.2012 gün ve 2012/9-838 E, 2012/715 K sayılı kararında “İşçilik alacaklarının özelliği de dikkate alınarak, bu alacaklarda, talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru olmayacağını, talep konusu işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesinin daha doğru olacağını” açıkça belirmiştir.

    Aynı dava dilekçesinde birden fazla işçilik alacaklarının talep edildiği durumlarda,
    davaların yığılmasından söz edilir ki, alacağın belirli olup olmadığı her bir alacak kalemi bakımından somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.10.2012 gün, 2012/ 9-838 E, 2012/ 715 K sayılı kararı da bu yöndedir.

    Davaya konu işçilik alacaklarının bir kısmının ya da bazılarının belirsiz alacak davasına konu olamayacağı belirlendiği taktirde,
    hakim hemen davayı reddetmemeli, HMK.’nun 115/2 maddesi uyarınca eksikliği tamamlaması yani alacağını belirleyerek buna göre talepte bulunması için davacıya kesin süre vermeli, gereğinin yerine getirilmemesi halinde dava şartı eksikliğinden dava reddedilmelidir. Dairemiz kararları ile Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin kararları bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 26.01.2014 gün, 2014/1962 E, 2014/6034 K. ; Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün ve 2012/1757 E, 2012/5742 K. ; Yargıtay 19. HD. 16.01.2014 gün, 2013/ 17491 E, 2014/ 1332 K. Yargıtay 19. HD, 16.01.2014 gün, 2013/ 17366 E, 2014/ 1329 K.).

    Alacağın belirsiz olması halinde alacaklı, belirsiz alacak davası açabileceği gibi kısmi dava olarak da alacağın tahsilini talep edebilir.

    Dava dilekçesinde alacağın belirsiz olduğundan söz edilmiş olsa da, kısmi dava açıldığının ifade edilmesi halinde davanın türünün kısmi dava olarak kabulü gerekir.
    Zira alacak belirsiz ise kısmi dava yoluyla alacağın istenmesine engel bir durum yoktur. Bu ihtimalde kısmi dava ancak talep edilen kısım itibarıyla zamanaşımını keser. Yargılama ile alacağın belirlenen kalan kısmı ıslah veya ek dava ile talep edildiğinde arttırılan miktarlar bakımından faiz başlangıcı -kural olarak- talep tarihidir. Bu nedenle davanın türünün belirsiz alacak davası veya kısmi dava oluşunun sonuçları farklı olup, tereddüt halinde hakim tarafından bu husus davacıya açıklatılmalı ve davanın türü ön inceleme tutanağına yazılarak tahkikat aşamasına geçilmelidir.

    Belirsiz alacak davası ise mevcut yasal düzenleme çerçevesinde üç değişik şekilde açılabilir.
    Eda (tahsil talebi ile) davası niteliğinde belirsiz alacak davasının açılabileceği HMK’nun 107. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülmüştür. Tespit niteliğinde belirsiz alacağı tespit davası ise aynı maddenin 3. fıkrasına dayanmaktadır. Maddenin gerekçesine göre ise alacaklı kısmi eda külli tespit davası da açabilir. Her bir dava türünün farklı özellikleri bulunmaktadır.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında, alacaklı belirleyebildiği miktarı davaya konu etmelidir. Bu konuda rastgele bir miktarı talep etmesi doğru olmaz. Örneğin, işveren ve ..... kayıtlarında 10 yıl ve asgari ücretten hizmeti görünen bir işçi, çalışma süresini 12 yıl ve ücretini net 2.000,00 TL. olarak açıklamak suretiyle kıdem tazminatıyla ilgili belirsiz alacak tahsil davası açabilir. Bu davada, kayıtlarda geçen süre ve asgari ücrete göre belirlenebilen miktar talep edilmelidir. Başka bir anlatımla tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında alacaklı belirleyebildiği kadarıyla bir hesaplama yapmalı ve bu miktarı talep etmelidir. Dava dilekçesinde şimdilik kaydıyla farazi bir miktar (100,00 TL) gösterilmesi halinde,davanın, tahsil amaçlı belirsiz alacak davası olarak kabulü doğru olmaz.

    Tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında, işverenin vereceği cevap, ön inceleme aşamasında bu yönde uzlaşı veya tahkikat aşamasında belirsizlik ortadan kalktığında, 107/2. maddeye göre davacı miktarı arttırabilir ve alacağın tümünün tahsilini talep edebilir. Bu aşamada iddianın genişletilmesi yasağı devreye girmez.

    HMK’nun 107. maddesinin gerekçesine göre, alacak belirli hale geldiğinde artırım, sadece bir kez yapılabilir. İkinci kez artırım yapılmak istenirse, iddianın genişletilmesi yasağı ile karşı karşıya kalınır.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında,
    dava tarihinde alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 157. maddesi uyarınca, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra zamanaşımı yeniden işlemeye başlar. Bu nedenle yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemeyeceğinden, davacının talep artırım dilekçesi üzerine ileri sürülen zamanaşımı definin de sonuca bir etkisi olmaz.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında faiz başlangıcı,
    davadan önce temerrüt söz konusu değilse dava tarihi olmalıdır. Alacak belirlendikten sonra arttırılan kısım için faiz başlangıcı temerrüt ya da dava tarihidir. Belirtmek gerekir ki, belirsiz alacak davasının alacaklıya sağladığı bütün imkanlar bir tek tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında ortaya çıkar.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabileceği HMK’nun 107/3. maddesinde kabul edilmiş olmakla, davanın miktar belirtmeden açılması da imkan dahilindedir. Bu halde hukuki yarar yokluğu ile ilgili tartışmalara mahal vermemek için, 107. maddenin son cümlesinde, belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasında hukuki yararın bulunduğu ifade edilmiştir.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabilmesinin en önemli sonucu, belirsiz alacak tespit davasının da alacağın tamamı için zamanaşımını kesmesidir. Bu husus, 107. maddenin gerekçesinde açıklanmıştır.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasının ardından,
    alacağın yargılama sırasında belirlenmesi üzerine HMK’nun 107/2. maddesine göre miktarın arttırılması mümkün değildir. Zira sözü edilen hüküm, belirsiz alacak davasının miktar belirtilmesi yoluyla eda davası biçiminde açılması halinde uygulama alanı bulabilir. Ancak belirsiz alacak tespit davasında yapılan yargılama ile alacak belirlendikten sonra, davanın tamamen ıslahı suretiyle alacağın tahsili talep edilebilir.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılması ve ardından ıslahla eda davasına dönüştürülmesinin, davanın belirli bir miktar üzerinden açılmasından farkı, faiz başlangıcı noktasında kendisini gösterir. Belirsiz alacak davası tespit davası olarak açıldığında faiz başlangıcı, alacakların rakam olarak talep edildiği ıslah tarihi olmalıdır. Belirsiz alacak davası ile kesilmiş olan zamanaşımı yargılama sırasındaki işlemler ve hakimin her kararı ile kesileceğinden ıslaha karşı ileri sürülen zamanaşımı defi sonuca etkili değildir.

    HMK 107. maddesinin gerekçesine göre belirsiz alacak davasının, kısmen eda davasıyla birlikte külli tespit davası olarak da açılabilmesi imkan dahilindedir. O halde belirsiz alacak davasında bir miktarın tahsili yanında, kalan tutarın tespiti istenebilecek ve yargılama sırasında belirlendiğinde kalan miktar da talep edilebilecektir.

    Bunun tam eda davasından farkı, belirlenebilen miktarın talebi yerine, kısmi bir miktarın istenebilmesidir. Örneğin belirsiz bir alacak için alacaklı tarafından belirsiz alacak davası açıldığında ve 100,00 TL için tahsil, kalan miktarı için ise alacağın tespiti istendiğinde kısmi eda külli tespit davasından söz edilir. Zira alacaklı işveren veya resmi kurum kayıtlarında geçen belirleyebildiği miktarı davaya konu etmek yerine, farazi bir miktar için talepte bulunmuştur. Sözü edilen davanın kısmi davadan farkı ise, alacaklının kısmi dava açtığını belirtmeksizin belirsiz alacak davasından söz ederek taleplerde bulunmasına dayanır. Yukarıda açıklandığı üzere belirsiz bir alacak için alacaklının açıkça kısmi dava açtığını belirterek talepte bulunması veya belirsiz alacaktan söz edilmeksizin kısmi taleplerde bulunulması halinde davanın kısmi dava olarak açıldığı kabul edilir.

    Kısmi eda külli tespit davasının açıldığı anda alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. Yargılama sırasındaki işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlayacağından yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemez. Bu nedenle yargılama sırasında arttırılan taleplere karşı yapılan zamanaşımı defi sonuca etkili değildir. Ancak faiz başlangıcı açısından tahsil amaçlı belirsiz alacak davasından farklı bir durum vardır. Davaya konu edilen miktar bakımından faiz başlangıcı olarak dava tarihi kabul edilmelidir. Alacağın kalan kısmın sadece tespiti istenmiş olmakla, belirlenen bakiye alacak miktarının ilerde talep edildiği tarihten itibaren faize karar verilmelidir.

    Somut uyuşmazlıkta, dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olduğu belirtilmiş, alacak kalemleri için 250, 500, 450 TL gibi temsili rakamlar yazılarak işçilik alacaklarının tespiti ve tespit edilen alacak miktarlarının hüküm altına alınması istenmiştir.

    Bu hali ile dava dilekçesi kısmi eda külli tespit davası niteliğine sahip belirsiz alacak davası olarak açılmıştır.

    Belirsiz alacak davası açılarak her ne kadar davaya konu alacak kalemlerinin dava dilekçesindeki miktarlarını aşan kısmi için de zamanaşımı kesilmiş ise de kısmi eda külli tespit niteliğinde açılan belirsiz alacak davasında sonradan yapılan artırım ıslah niteliğinde olup faiz de evvelce oluşmuş bir temerrüt tarihi olmaması halinde dava ve ıslah tarihinden itibaren işletilmelidir.
    Somut uyuşmazlıkta, kıdem tazminatı hariç olmak üzere diğer alacakların ıslahen artırılan kısımlarına ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi hatalıdır. Kıdem tazminatı bakımından ise alacağın tümüne fesih tarihinden itibaren faiz yürütlmesi yerindedir.

    3-Davacı vekili davacının, davalı işverenlikte 05/12/2005 tarihinde çalışmaya başladığını, davalı vekili ise davacının davalı işverenlikte 13/03/2007 tarihinde çalışmaya başladığını ileri sürmüşlerdir. Hizmet döküm cetvelinde davacının işe giriş tarihi 13/03/2007 Oysa davacı ... yaptığı şikayette işe giriş tarihini 13/03/2007 olarak belirtmiştir. Davacı asil duruşmaya bizzat celbedilip bu hususlar kendisinden sorulup dosya kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek işe giriş tarihinin belirlenmesi gerekmektedir.

    4-Davacı asil duruşmaya bizzat celbedilerek, davacı asilin ..... 2014/440 Esas sayılı dosyasında tanık sıfatı ile verdiği ifadesi kendisine okunduktan sonra açıklattırılarak, fazla mesai ücreti bakımından davacı asilin açıklamaları ve tanık sıfatı ile verdiği ifadesi dosya kapsamındaki deliller ile birlikte değerlendirilerek fazla mesai ücreti talebi bakımından sonuca gidilmelidir.

    F) SONUÇ:

    Temyiz olunan kararın yukarda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 25/01/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/8724 Karar : 2018/1047
    Tarih : 23.01.2018

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı, davalıya ait işyerinde 02.05.1994 – 19.07.2010 tarihleri arasında asgari ücretle çalıştığını ve emeklilik nedeniyle işten ayrıldığını, kıdem tazminatı ile ilgili olarak dava açtığını ve davanın kabul edilerek kesinleştiğini, izin ücretlerinin ise şirket tarafından ödeneceği düşünülerek, sözü edilen davada talep edilmediğini, ancak izin ücretinin ödenmemesi nedeniyle bu ek davayı açmak zorunda kaldıklarını beyanla fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla yıllık izin ücreti alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

    Davalı Cevabının Özeti:
    Davalı, davanın reddini istemiştir.

    Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Temyiz:

    Kararı davalı taraf temyiz etmiştir.

    Gerekçe:

    Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasındadır

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun`un 107. maddesine göre,
    "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

    Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde
    " Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa. böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.

    6100 sayılı Kanun`un 107/2. maddesinde,
    sorunun çözümünde yol gösterici mahiyet kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonuç alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır.
    Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır.

    Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez.
    Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispâtı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir.

    Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn:6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir.
    Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda takdiri indirim yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte tamamen kaldırılmamıştır.

    Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Kanun`un kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür.

    Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır.
    Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanun`daki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir.
    Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir.
    Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun`un 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir;
    aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir.

    Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır.

    Bunın yanında,
    Şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun`un 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır.

    Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun`un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir hafta kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilme istenmelidir.
    Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçek belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).

    6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun`un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmedi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup, olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.

    Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki,

    İş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir.
    Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz. Keza aynı şey kısmî dava için söz konusudur.

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

    Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Oysa yukarıda açıklandığı üzere somut olay bakımından davacının yıllık izinleri talepleri, belirsiz alacak davasının konusunu oluşturmayacağından davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken söz konusu taleplerin hüküm altına alınması hatalıdır.

    Sonuç:

    Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine, 23.1.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/15405 Karar : 2017/8645
    Tarih : 25.12.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

    2-Davalının diğer temyiz itirazlarına gelince;

    Dava, haksız el koymadan kaynaklanan zararın tazmini istemine ilişkindir.

    Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.

    Davacı vekili; müvekkiline ait ... plaka sayılı ticari taksiye 09/09/2002 tarihinde insan kaçakçılığı suçunda kullanıldığı iddiasıyla el konulduğunu, dava dışı araç sürücüsü hakkında ceza davası açıldığını, ceza yargılaması devam ederken aracın davacıya yediemin olarak teslim edildiğini,
    yargılama sonucunda da el konulan ancak sahibinin rızası ile suçta kullanıldığına ilişkin delil elde edilemeyen söz konusu ticari taksinin davacıya iadesine karar verildiğini belirterek, bu sürede oluşan zararının tazmini isteminde bulunmuştur.

    Davalı idare vekili, davacıya ait araca el konulmasından dolayı idareye atfedilebilecek bir kusur ve sorumluluk olmadığını belirterek, hukuki dayanaktan yoksun davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

    Mahkemece; davacının otopark ücretine dair talebinin reddine,
    muhafaza altında olduğu süre içerisinde aracını çalıştıramamasından ve
    iadeye rağmen kaydındaki tedbir şerhinin devam etmesi nedeniyle değiştirememesinden dolayı uğradığını iddia ettiği zarar kalemi yönünden ise, 13/01/2014 havale tarihli dilekçe ile davacının davasını tamamen ıslah ettiği, sonrasında verdiği ikinci ıslah dilekçesi ile de talebini 86.026,18 TL`ye çıkarttığı,
    aynı davada tarafların ancak bir kez ıslah yoluna başvurabilecekleri gerekçesiyle 13/01/2014 havale tarihli dilekçedeki taleple bağlı kalınarak aracın çalıştıramamasından kaynaklanan kazanç kaybı için 12.000,00 TL, yenilenememesinden kaynaklanan zararı için de 2.000,00 TL maddi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    a- Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının 08/04/2013 tarihli dava dilekçesinde, fazlaya ilişkin hakları saklı tutarak 15.000,00 TL maddi tazminat talebinde bulunduğu,
    ardından 13/01/2014 havale tarihli dilekçesinde kısmi dava olarak açtığı davasını dava dilekçesini tamamen ıslah ederek belirsiz alacak davasına dönüştürdüğü,
    bilirkişi raporundan sonra da 21/07/2015 tarihli dilekçesi ile bedel artırım isteminde bulunarak fazlaya ilişkin haklarını saklı kalmak kaydıyla talebini 86.026,18 TL`ye çıkardığı anlaşılmaktadır.

    6100 sayılı Kanunun 107. maddesine göre,
    davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir.
    Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde,
    "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkansız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukuki yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukuki yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmi davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hallerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448).

    Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır.
    Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana sahip olup olmadığıdır.

    Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.
    Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez.
    Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir.
    Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz, (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 02/11/2016 gün, 2015/22-1078 esas ve 2016/1010 karar sayılı ilamı)

    Belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile birlikte belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı sıkça görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Somut davanın incelenmesinde; davacının dava dilekçesinde aracına haksız olarak el konulması nedeniyle oluşan zarar kalemlerini, ticari taksi olarak kullanılan aracını çalıştıramamasından kaynaklanan kazanç kaybı ve aracının değiştirememesinden kaynaklanan maddi zararı ile aracın kendisine teslimine kadar geçen süre için ödediğini iddia ettiği otopark ücretine dayandırdığı anlaşılmaktadır.

    Dava açıldığı tarihte bu alacak kalemleri davacı yönünden belirlenebilir durumda olup, esasen belirlenmiş ve dava başlangıçta kısmi dava olarak açılmıştır.
    O halde, kısmi dava olarak açılmış olan eldeki davanın tamamen ıslah ile belirsiz alacak davasına dönüştürülmesinde hukuki yararı bulunmadığı gibi esasen davanın niteliği gereği de belirsiz alacak davası olarak açılması mümkün değildir, kısmi dava ıslah yoluyla belirsiz alacak davasına dönüştürülemez. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

    b- Davacının ticari taksi olan aracını değiştirememesinden kaynaklanan zararı olduğu iddiasıyla talep ettiği tazminat kalemi ise varsayıma dayanmakta olup muhtemel zarar hesabı yapan bilirkişi raporuna dayanılarak bu kalem tazminat isteminin kabulü doğru görülmemiş, bu durum kararın bozulmasını gerektirmiştir.

    c- Davacının, aracın muhafaza altında kaldığı süre boyunca çalıştırılamamasından dolayı yoksun kalınan kazanca dair talebi yönünden;
    dosyada mevcut ve karara dayanak alınan bilirkişi raporunda aracın el konulduğu süre boyunca yılın her günü çalışacağı varsayımından hareketle tazminat hesabı yapılması hakkaniyete uygun olmamıştır.

    Bu nedenle aracın çalışamayacağı günler de gözetilerek BK 43. (TBK 51.) maddesi gereği hükmedilecek tazminattan uygun bir indirim yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken hüküm kurmaya elverişli olmayan bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı şekilde karar verilmiş olması da bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda 2(a-b-c) sayılı bentlerde gösterilen nedenlerle davalı yararına BOZULMASINA, davacının tüm, davalının diğer temyiz itirazlarının ilk bentte gösterilen nedenlerle reddine 25/12/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/3096 Karar : 2017/8720
    Tarih : 9.10.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    araflar arasındaki, trafik kazası sonucu oluşan cismani zarar nedeniyle maddi tazminat davası üzerine yapılan yargılama sonunda,
    kararda yazılı nedenlerle, davanın reddine ilişkin verilen hükmün, davacı vekili tarafından temyizi üzerine;

    mahkemece, 26.11.2014 tarihli ek karar ile, davaya konu alacak miktarının kesin olması nedeniyle davacı vekilinin temyiz isteminin reddine dair verilen kararın,

    davacı vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

    Davacı vekili, davalının trafik sigortacısı olduğu aracın, davacıya çarpmasıyla oluşan kazada davacının ağır biçimde yaralandığını ve maluliyete uğradığını, tedavisinden sonra verilen raporla % 7 oranında malul kaldığı tespit edilmiş olsa da davacının maluliyet oranının daha yüksek olduğunu, alınacak raporla maluliyet durumunun saptanması gerektiğini,
    davalı tarafından 7.467,00 TL. ödeme yapıldığını; ancak bu bedelin gerçek zararın altında olduğunu belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 200,00 TL. geçici ve sürekli maluliyet tazminatının davalının temerrüt tarihinden işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.

    Davalı vekili, kaza tarihi itibariyle davaya konu alacağın zamanaşımına uğradığını, davaya konu kaza nedeniyle davacıya 15.04.2010'da 7.647,00 TL. ödeyip ibraname aldıklarını, KTK'nun 111/2. maddesi gereği 2 yıl içinde açılmayan davanın reddi gerektiğini, kabul anlamına gelmemekle birlikte maluliyet ve kusur raporlarının ATK`dan alınması gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, iddia, savunma, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre;
    davalı tarafından davacıya ödeme yapıldığı ve davacı tarafça 17.03.2010 tarihli ibraname düzenlendiği, ibranameye konu ödemenin yetersiz olduğuna yönelik açılacak davanın KTK`nun 111/2. maddesi gereği 2 yıllık süreye tabi olduğu, davacının bu süre içinde davasını açmadığı gerekçesiyle verilen davanın reddine dair kararın, davacı vekili tarafından temyizi üzerine, temyiz edilen kararın miktar itibariyle kesin olduğu gerekçesiyle temyiz isteminin reddine ilişkin verilen 26.11.2014 tarihli ek karar da davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Davacı tarafın, dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 6100 sayılı HMK`nun 107. maddesine göre fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 200,00 TL. tazminat istemiyle dava açmış olmasına; yargılama aşamasında davacının alacağının belirli hale gelmemiş olmasına; bu itibarla başlangıçta dava değeri olarak gösterilen miktarın mahkeme kararının kesinliğine mahal vermesinin mümkün olmamasına göre;
    davacı vekilinin asıl karara ilişkin temyiz isteminin, hükmün kesin olmasıyla reddine ilişkin 26.11.2014 tarihli ek kararın kaldırılması ve işin esasının incelenmesi gerekmiştir.

    Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre; davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile hükmün ONANMASINA; oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/10133 Karar : 2017/4553
    Tarih : 5.07.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.

    Mahkemece, istemin kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Davacı, maliki bulunduğu plaka sayılı kamyonetinin servis aracı olarak kullanılması amacıyla davalı şirketin taşeronu olan dava dışı şirkete, taşıt kira sözleşmesi ile kiralandığını, aracın davalı tarafından işletilen kömür havzası şantiyesinde bulunmakta iken, 10/02/2011 tarihinde şantiye alanında oluşan heyelan neticesinde toprak altında kaldığını, aradan uzun süre geçmesine rağmen göçük altında bulunan aracın halen çıkarılamadığını ve aracın toprak altından çıkarılması durumunda dahi fiilen kullanılmasının mümkün olmadığını ve ekonomik bir değerinin kalmadığını,
    olaydan sonra aracını kiraya veremediği için kira geliri kaybına da uğradığını belirterek, sayılı dava dosyasında aracın zarar görmesi nedeniyle açılan davada hükmedilen 10.000 TL`sinin mahsubu ile araç zararının ve kira gelir kaybının tespit edilerek HMK 107 md. kapsamında belirsiz alacak olarak tazmini isteminde bulunmuştur.

    Davalı ise, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

    Mahkemece sayılı dava dosyasında aracın zarar görmesi nedeniyle açılan davada aracın belirlenen kasko bedeli olan 25.500,00 TL'den bu davada taleple bağlı kalınarak hükmedilen 10.000 TL`nin mahsubu ile 15.500,00 TL araç zararının ve kira kaybı geliri yönünden alınan bilirkişi raporu benimsenerek kira kaybı geliri zararının davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    01/10/2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanunun 107. maddesine göre,
    "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    6100 sayılı Kanunun 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir.

    Anılan madde 2. fıkrasında,
    "karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini " artırabileceği hüküm altına alınmış;
    madde gerekçesinde de,
    "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez.

    Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir.

    Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana sahip olup olmadığıdır.

    Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.

    Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Somut olayın özellikleri dikkate alınarak, yukarıda belirtilen açıklamalar ışığında,

    Davanın belirsiz alacak davası olarak açılabilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine gelince; davacının davasını 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesi uyarınca açıkça belirsiz alacak davası olarak açtığı,
    aracın göçük altında kalarak zarar görmesi nedeniyle davacı tarafından esas ve karar sayılı dava dosyasında aracın kasko bedelinin 25.500,00 TL olarak belirlendiği ve
    mahkemece bu davada taleple bağlı kalınarak 10.000,00 TL yönünden davanın kabulüne karar verildiği,
    davacının eldeki davada hükmedilen 10.000,00 TL`nin mahsubu ile araç nedeniyle uğradığı zararının ve kira geliri kaybı zararının giderilmesi isteminde bulunduğu ve aracını sürekli olarak kiraya verdiği, bu nedenle kira geliri yönünden de zarara uğradığı açıklamalarına yer verdiği anlaşılmaktadır.

    Araçta meydana gelen zarar nedeniyle aracın kasko bedelinin belirli olduğu ve talep edilmeyen kasko bedeline hükmedildiği, kira kaybı geliri yönünden ise davacının, aracın kiralama süresini ve sürekli kiraya verdiğini belirttiği araç yönünden kira geliri miktarını belirleyebilmesi mümkündür.
    Davacının aracının zarar görmesi nedeniyle elde edebileceği kira geliri miktarının ne kadar olduğunu bilmemesi de aynı zamanda hayatın olağan akışına aykırı olacaktır.

    Şu durumda, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir.

    Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Bu nedenle mahkemece, dava konusu edilen zararın gerçekte belirli bir alacak olduğu ve dolayısıyla belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/15502 Karar : 2017/2763
    Tarih : 9.05.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili, müvekkilinin eşinin ...'a tayin olması sebebiyle taraflar arasında eşya taşıma sözleşmesi akdedildiğini, ev eşyalarının taşınması esnasında araç sürücüsünün uyumasına bağlı olarak meydana gelen tek taraflı kazada eşyaların hasar gördüğünü, bir kısmının hasarlı teslim edildiğini, bir kısmının ise hiç teslim edilmediğini, davalı tarafından 5.000 TL ödeme yapılmasına rağmen bu tutarın zararı karşılamadığını ileri sürerek HMK'nın 107/1. maddesi uyarınca açılan davada şimdilik 6.000 TL`nin kaza tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davacıya 5.000 TL'si elden eşine, 5.000 TL`si havale yoluyla olmak üzere toplam 10.000 TL ödeme yapıldığını, bir kısım eşyaların hasarsız olmasına rağmen davacı tarafından kabul edilmediğini, bu eşyaların halen depoda tutulduğunu isavunarak davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davalının 5.000 TL'nin dışında bir ödeme yaptığını kanıtlayamadığı, hasara uğrayan eşyaların kullanılmış olması sebebiyle ikinci el fiyatlarının dikkate alınması gerektiği, bilirkişi tarafından maddi zararın 7.850 TL olarak belirlendiği, davacıya ödenen 5.000 TL'nin zarar miktarından mahsup edildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2.850 TL`nin kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

    1- Dava, taşıma sözleşmesine dayalı tazminat istemine ilişkin olup davacı, taraflar arasında aktedilen taşıma sözleşmesi uyarınca davalının edimini gereği gibi ifa etmediğini, taşınan ev eşyalarından bir kısmının hasarlı teslim edildiğini, bir kısmının ise hiç teslim edilmediğini ileri sürerek şimdilik 6.000 TL'nin tahsilini istemiştir. Bu durumda mahkemece, taraflar arasındaki uyuşmazlığın taşıma sözleşmesinden kaynaklandığı gözetilerek 6102 sayılı TTK'nın 894 ila 901. maddeleri uyarınca davalının sorumluluğu belirlenip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken somut olayda uygulanma ihtimali bulunmayan 818 sayılı BK'nın 41. ve 6098 sayılı TBK`nın 49. maddeleri değerlendirilerek karar verilmesi yerinde olmamış, kararın taraflar yararına bozulmasını gerektirmiştir.

    2- Bozma sebep ve şekline göre taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

    SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın taraflar yararına BOZULMASINA, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 09/05/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/5161 Karar : 2017/9019
    Tarih : 23.03.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkin davanın kabulüne dair verilen hüküm; taraf vekillerinin temyizi üzerine Kapatılan 18. Hukuk Dairesince bozulmuş; bu karara karşı, davacı idare vekilince karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.

    Kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davalarında; davacının dava açıldığı tarihte taşınmaz değerini tam ve kesin olarak belirlemesi mümkün olmadığından, dava HMK`nun 107/1. madddesi uyarınca, belirsiz alacak davası niteliğindedir.

    Yargılama sırasında toplanan deliller sonunda tazminat miktarının tam ve kesin olarak belirlenmesinin mümkün olduğundan, davacı iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın dava dilekçesinde belirttiği miktarı arttırabilir.

    Bu durumda; davanın niteliği gereği bozmadan sonra ıslah yapılamaz kuralı uygulanmaksızın bozmadan sonra alınan bilirkişi raporuna göre davacının dava dilekçesinde belirttiği miktarı arttırması mümkün olduğundan, davacı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesinin 21/10/2013 gün 2013/15399-2013/13510 sayılı bozma kararının kaldırılması karar verildikten sonra işin esasının incelenmesinde;

    Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

    Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

    Davalı idare vekilinin tüm, davacı idare vekilinin sair temyiz itirazları bozma ile kesinleşen yönlere ilişkin olduğundan yerinde değildir. Ancak;

    1-Kapatılan 18. Hukuk Dairesince incelenerek karara bağlanan ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/675 Esas-2012/482 Karar sayılı (Dairenin 2013/12986 Esas 2013/14305 Karar sayılı) dosyasında, dava konusu taşınmaza yakın adada bulunan (... ada ... parsel) taşınmazla ilgili olarak açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ile tescili istemine ilişkin davada 04.11.2011 olan değerlendirme tarihi itibariyle 1360 TL/m² değer tespit edilmiş ve bedel Dairece uygun bulunmuşken, 09.12.2011 olan değerlendirme tarihi itibariyle açılmış olan bu dosya için 875 TL/m² bedel belirlenmesi karşısında yakın adalarda bulunan iki taşınmaz için bu kadar fahiş fark olmasının gerekçesi ve kesinleşen dosyadaki değerden ayrılmayı gerektirecek bir nedeni olup olmadığı sorulup ek rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile eksik bedele hükmedilmesi doğru olmadığı gibi,

    2-13.03.2015 gün ve 29294 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 13.11.2014 gün ve 2013/95-2014/176 sayılı kararı ile;

    6487 sayılı Yasanın 21. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun başlığı ile birlikte değiştirilen geçici 6. maddesinin on üçüncü fıkrası "09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihlerini kapsayan dönemde oluşan mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla getirilen ve malikler aleyhine bir takım hükümler içeren bu istisnai düzenlemenin 04.11.1983 tarihinden sonraki dönem içinde uygulanmasının hukuk güvenliğini zedeleyeceği" gerekçesiyle Anayasanın 2 ve 35. maddelerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

    Bu durumda; 04.11.1983 tarihinden sonraki döneme ilişkin el atmada nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğinden,

    Mahkeme kararının açıklanan nedenlerle davacı idare vekilinin temyiz itirazları doğrultusunda BOZULMASINA, davacı idareden peşin alınan karar düzeltme harcının istenildiğinde iadesine, taraflardan peşin alınan temyiz harçlarının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harçlarının Hazineye irad kaydedilmesine, 23/03/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/2267 Karar : 2017/3531
    Tarih : 14.03.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı ... vekili, evlilik birliği içinde davalı adına edinilen; iki taşınmaz, araç, yat, SPA işletmesi, fastfood bir restoran, emekli ikramiyesi ve emekli maaşının edinilmiş mal olarak katılım payı değerlendirmesine esas alınması gerektiği belirtilerek TMK'nun ilgili hükümlerine göre dava HMK. 107 maddesi gereği belirsiz alacak olduğundan sonra arttırılmak üzere 10.000,00 TLkatılma alacağının faiziyle birlikte tahsilini talep etmiştir. Bozma sonrası yapılan yargılamada alacak miktarı belirlendikten sonra 21.10.2015 tarihli harcını yatırdıkları dilekçe ile talep miktarı 281.250.00 TL olarak açıklanmıştır.

    Davalı ... vekili davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, davanın reddine ilişkin verilen ilk karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiş, Dairenin 26.09.2013 gün ve 2013/3362 Esas-13494 Karar sayılı ilamıyla " tarafların boşanma dosyasında katılma alacağından feragat etmedikleri açıklanarak dosya kapsamından edinilmiş mallara katılma rejimi döneminde edinilen malvarlıkları 3 nolu mesken, araç, yat, SPA, fastfood işletmeleri ve emekli maaşı yönünden tarafların bildirdiği deliller toplanarak sonucuna göre davacının katılma alacağı talebi hakkında bir karar verilmesi gerektiği" gerekçesiyle karar bozulmuştur.

    Bozma sonrası yapılan yargılama neticesinde; Mahkemece, davacının davasının kabulü ile; mal rejiminin tasfiyesinden doğan 281.250.00 TL katılma alacağının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    1-Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilamında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu dairesinde hüküm tesis edildiğine göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

    2-Davalı vekilinin 3 nolu meskene yönelik temyiz itirazlarına gelince;

    Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK 33. m). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir.

    Mal rejiminin devamı süresince, bir eşin sahip olduğu edinilmiş malda, diğer eşin artık değerin yarısı oranında katılma alacak hakkı vardır. Artık değere katılma alacağı; eklenecek değerlerden (TMK 229.m) ve denkleştirmeden (TMK 230.m) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere, eşin edinilmiş mallarının (TMK 219.m) toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıktıktan sonra kalan artık değerin (TMK 231.m) yarısı üzerindeki diğer eşin alacak hakkıdır (TMK 236/1.m). Katılma alacağı Yasa'dan kaynaklanan bir hak olup, bu hakkı talep eden eşin gelirinin olmasına veya söz konusu mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına gerek yoktur.

    Artık değere katılma alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan malların, bu tarihteki durumlarına göre, ancak tasfiye tarihindeki sürüm (rayiç) değerleri esas alınır (TMK 227/1, 228/1, 232 ve 235/1. m). Yargıtay uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir.

    Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir (TMK 222. m). Değer tespiti, belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi için gerek görülürse konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınmalıdır.

    Mahkemece. 3 nolu meskenin tamamı edinilmiş mal olarak kabulü ile yazılı şekilde alacağa hükmedilmiş ise de gerekçe dosya kapsamı ile örtüşmemektedir. Taraflar, 13.08.1987 tarihinde evlenmiş, 01.04.2010 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, 12.07.2011 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Tasfiyeye konu 3 nolu mesken 17.09.2003 tarihinde satış yolu ile davalı adına edinilmiş olup, taraflar arasında mal rejimi sona erdikten sonraki tarih olan 25.06.2010 tarihinde davalı tarafından babası Orhan'a tapuda devredilmiştir.

    Davalı taraf meskenin alımında babası Orhan tarafından para verildiğini savunmuş, bununla ilgili ...'nun Ziraat bankası... şubesi 1758571-5001 hesabından taşınmaz alımından bir gün önce 16.09.2003 tarihinde 102.975.739.41 TL çekilen paraya ilişkin evrakı dosyaya sunmuştur. Davalı tanığı müşterek çocuk ... 'nun tanık sıfatıyla alınan beyanı, ihbar olunan ... vekili beyan dilekçesi, tapu kayıtları, hayatın olağan akışı, davacı tarafın 10.07.2012 tarihli cevaba cevap dilekçesinde baba... tarafından çekilen paranın aslında davalının Almanyadaki çalışması karşılığı elde ettiği fakat Alman bankalarında tutmamak için değerlendirmek üzere babasına verdiği paranın iadesi olduğu şeklindeki beyanı birlikte değerlendirildiğinde, tasfiye konu 3 nolu bağımsız bölümün alımında 102.000.00 TL paranın babası tarafından davalıya verildiğinin kabulü gerekmektedir. Bu paranın evlilik birliği içinde davalı tarafından babasına iade edildiği ispat edilememiştir.

    Mahkemece yapılacak iş, öncelikle taşınmazın edinme tarihi itibariyle değeri tespit edilerek bu değer ile davalının babası tarafından verilen paranın oranlanması neticesinde, TMK 230 maddesi hükmü gereği davalı lehine denkleştirilecek kısmı belirlemek, bundan sonra yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda varsa artık değer olup olmadığına göre davacının katılma alacağının hesaplanması gerekirken taşınmazın tamamının edinilmiş mal olarak kabulü ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalıdır.

    3- Davalı vekilinin faiz başlangıç tarihine ilişkin temyiz itirazlarına gelince: Davacı lehine yat ve araç yönünden hükmedilen alacak, katılma alacağı niteliğindedir. TMK.239/son maddesinde; "...aksine anlaşma yoksa tasfiyenin sona ermesinden başlayarak katılma alacağına ve değer artış payına faiz yürütülür...” hüküm altına alınmıştır. Yargıtay'ın ve Dairemizin kökleşmiş uygulamalarına göre tasfiye tarihi karar tarihidir. Mahkemece, karar tarihinden itibaren alacağa faiz yürütülmesi gerekirken, dava tarihinden itibaren faiz yürütülmüş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda (2) ve (3) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalı vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollaması ile HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1). bentte gösterilen nedenle reddine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.480,00 TL Avukatlık Ücreti'nin davacıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davalıya verilmesine, taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın temyiz edene iadesine, 14.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/6691 Karar : 2017/7671
    Tarih : 7.03.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Mahkemece uyulan bozma kararı gereğince inceleme ve işlem yapılarak hüküm kurulmuş; karar, davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilince temyiz edilmiştir.

    Arsa niteliğindeki ...-... 20 pafta ... vd. parsel sayılı taşınmazlara emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesinde ve kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkin davalarda taşınmaz bedeli yargılama sonucunda belirlendiğinden dava HMK`nın 107.maddesinde tanımlanan belirsiz alacak davası niteliğinde olup, davacı vekilinin toplam talebini belirleyen dilekçesine göre davanın kabul edilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

    Davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin temyiz itirazları yerinde olmadığından usul ve yasaya uygun hükmün ONANMASINA, davalı Gençlik ve Spor Bakanlığı Spor Genel Müdürlüğü yararına yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca takdir olunan 1.480,00-TL. vekalet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine, 07/03/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2014/19438 Karar : 2017/2199
    Tarih : 2.03.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili, 17/08/2012 günü A... yönetimindeki ...7454 plakalı Özel Halk Otobüsü ile gerekli önlemler almadan otobüs hareket halinde olmasına rağmen iniş biniş kapılarını açarak davacının kızının ölümüne neden olduğunu, otobüs sürücünün düzenlenen kaza tutanağına göre birinci derecede tam ve asli kusurulu olduğunu beyanla, 6100 sayılı Yasa`nın 107.maddesine göre belirlenecek 2.500,00 TL maddi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, 15.000,00 TL manevi tazminatın davalılar sürücü ve İşletenden müştereken ve müteselsilen tahsiline, belirlenecek tazminat miktarlarına yürütülecek avans faizinin işleten ve sürücü yönünden olay tarihinden, sigortacı yönünden temerrüt tarihinden işletilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama sırasında maddi tazminat talebini 37.896,49 TL olarak ıslah etmiştir.

    Davalı Allianz Sigorta AŞ vekili, ...7454 plakalı aracın müvekkili nezdinde 17/12/2011 ile 17/12/2012 tarihleri arasında sigortalı olduğunu, müvekkilinin müşterek ve müteselsil sorumluluğunun poliçe limitiyle sınırlı olduğunu, masraf ve vekalet ücreti sorumluluğunun da bu miktara isabet eden oranlarda olacağını, davacının sigortalı veya araç sürücüsünün kusurunu kanıtlamak zorunda olduğunu, destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanması sonucunda belirleneceğini, davacının ölenin ölmeden önceki sürekli ve düzenli desteğini maddi olgularla ispat etmesi gerektiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Davalı Kuran ...Petr. ve Otom. Ür. Tic. Ltd. Şti ve A...; davaya cevap vermemiştir.

    Mahkemece, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, Davanın kabulü ile 2.500,00 TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren avans faizi ile ıslah edilen 35.396,49 TL destekten yoksun kalma tazminatının ıslah tarihi olan 08/04/2014 tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya ödenmesine; Manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 5.000TL manevi tazminatın davalılardan A... ile ...Enerji Petrol ve Oto. Ürün. Tic. Ltd. Şti`den müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    1-Dava, trafik kazası nedeni ile maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

    Manevi tazminat zenginleşme aracı olmamakla beraber, bu yöndeki talep hakkındaki hüküm kurulurken olay sebebiyle duyulan acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesi amaçlanmalı ve bu sebeple tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile birlikte olayın meydana geliş şekli de gözönünde tutularak, 6098 sayılı B.K.’nun 56. maddesindeki özel haller dikkate alınarak, hak ve nesafet kuralları çerçevesinde bir sonuca varılmalıdır. Zira, M.K`nun 4.maddesinde, kanunun takdir hakkı verdiği hallerde hakimin hak ve nesafete göre hükmedeceği öngörülmüştür.

    Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, davacı için takdir olunan manevi tazminatın kaza tarihine, murisin kusursuz olmasına ve tarafların sosyal ekonomik durumuna göre az olduğu; bu hali ile davacının manevi zararını karşılamaktan uzak olduğu görülmüş ve hakkaniyete uygun bir manevi tazminata hükmedilmek üzere kararın bozulması gerekmiştir.

    2-Somut olayda uyuşmazlık, haksız eylemden kaynaklanmaktadır. Haksız eylem faili, ihtar ve ihbara gerek olmaksızın, zararın doğduğu anda, başka bir anlatımla haksız eylem tarihinden itibaren zararın tamamı için temerrüde düşmüş sayılır. Dolayısıyla, zarar gören, gerek kısmi davaya, gerekse sonradan açtığı ek davaya veya ıslaha konu ettiği kısma ilişkin olarak haksız eylem tarihinden itibaren temerrüt faizi isteme hakkına sahiptir. O halde, hükmedilen maddi tazminatta sigorta şirketi dışındaki davalılar yönünden faiz başlangıcının asıl ve ıslah edilen kısım yönünden kaza tarihi olarak; sigorta şirketi yönünden ise asıl ve ıslah edilen kısım yönünden dava tarihi olarak kabulü gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi de isabetli değildir.

    3-Dosya kapsamına göre; davacı vekili tarafından dava dilekçesi ile sigorta şirketi dışındaki davalılardan talep edilen manevi tazminat için kaza tarihinden itibaren avans faizine hükmedilmesi istenmiştir. Ancak mahkemece hükmedilen manevi tazminat yönünden faiz hususunda hüküm kurulmamış olup bu da hatalı görülmüştür.

    4-Dosya kapsamına göre, davacı vekili, dava dilekçesinin içeriğine göre davalı sigorta şirketinden sadece maddi tazminat talep etmiş olup davalı sigorta şirketinden manevi tazminat talep etmemiştir.Buna rağmen talep edilmediği halde manevi tazminat yönünden davacı aleyhine davalı sigorta şirketi lehine 1.500,00 TL red vekalet ücretine hükmedilmesi de doğru görülmemiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 02.03.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/7899 Karar : 2017/518
    Tarih : 22.02.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacılar vekili, davacılardan ... ve davalılardan ... arasında arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığını, diğer müvekkillerinin ise, davalıdan bağımsız bölüm satın alan kişiler olduğunu, inşa edilen binada bir çok eksik ve ayıplı imalat bulunduğunu, dava tarihi itibariyle müvekkillerinin uğradığı zararın değerini tam ve kesin olarak bilemediklerinden HMK'nın 107/1. maddesi gereğince davalarını belirsiz alacak davası olarak açtıklarını ileri sürerek, her bir davacı için belirlenecek tazminatın davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.

    Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

    Mahkemece iddia, savunma, deliller ve tüm dosya kapsamından; davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktar ve değerinin tam olarak belirlenebilecek durumda olduğu ve davacıların belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle, davanın HMK'nın 114/1-h ve 115/2. maddeleri gereğince dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.

    Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir.

    Belirsiz alacak davası, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesinde düzenlenmiştir. HMK'nın 107. maddesine göre, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde, alacaklının, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceği, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği, kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davasının da açılabileceği ve bu durumda hukuki yararın var olduğunun kabul edileceği hükme bağlanmıştır.

    Dava, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklı eksik ve ayıplı imalat bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, davanın başında davacılar tarafından eksik ve ayıplı imalatın değerinin belirlenebilmesi mümkün değildir. Bu talebin, konusunda uzman teknik bilirkişiler tarafından rayiç bedeller üzerinden belirlenip, tespit edilmesi gerektiğinden davanın belirsiz alacak davası olarak açılmasında davacıların hukuki yararı vardır. Dairemiz'in uygulamaları da bu yöndedir ( Dairemiz'in 26.05.2016 tarih ve 2015/3273 esas – 2016/3272 karar sayılı ilamı).

    Bu durumda, mahkemece, davanın belirsiz alacak davası olarak açılmasında davacıların hukuki yararının bulunduğu gözetilip, yargılamaya devam edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın usulden reddine karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bozulmasını gerektirmiştir.

    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün temyiz eden davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/14932 Karar : 2017/280
    Tarih : 17.01.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili, müvekkili işçinin fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, yazılı gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Kararı, taraflar vekilleri temyiz etmiştir.

    ...-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-Somut uyuşmazlıkta, dava, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlükte olduğu bir tarihte, kısmi dava olarak açılmıştır. Dava dilekçesinde, 250,00 TL fazla çalışma ücreti, 250,00 TL hafta tatili ücreti ile 50,00 TL ulusal bayram ve genel tatil ücreti talep edilmiştir. Yargılamanın devam ettiği bir safhada sunulan, 27.11.2013 havale tarihli dilekçeyle ise, davanın belirsiz alacak davası türünde açılmış olduğu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107/2. maddesi uyarınca, fazla çalışma ücreti alacağı bakımından talep edilen değerin artırıldığı beyan edilmiş ve fazla çalışma ücreti alacağı bakımından toplam talep sonucu 5.164,77 TL’ye yükseltilmiştir. 01.12.2014 havale tarihli dilekçeyle ise, davanın tamamen ıslah edilerek tam alacak davasına dönüştürüldüğü belirtilmiş, 01.12.2014 havale tarihli yeni dava dilekçesi sunulmuş ve bu dava dilekçesinde, ....770,24 TL fazla çalışma ücreti, 250,00 TL hafta tatili ücreti, 50,00 TL ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı talep edilmiştir.

    Davanın, 1086 sayılı Kanun’un yürürlükte olduğu bir tarihte açılmış kısmi dava olduğunun sabit olması karşısında, 27.11.2013 havale tarihli dilekçede ifade edilen, esasen davanın belirsiz alacak davası türünde açılmış olduğu yönündeki beyanın bir geçerliliği yoktur. Çünkü, 1086 sayılı Kanun’da belirsiz alacak davasına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Kısmi davada talep edilen değerin ıslah yoluyla yükseltilmesi mümkündür. Ancak, kısmi davada, 6100 sayılı Kanun’un 107/2. maddesinin uygulanması imkanı yoktur. Bu halde, davacı vekilinin sunduğu, 27.11.2013 havale tarihli dilekçedeki, miktar artırımı hukuken geçersizdir. Ne var ki, davacı vekili, 01.12.2014 havale tarihli dilekçede, davasını tamamen ıslah ederek tam eda davasına dönüştürdüğünü beyan etmiş ve aynı tarihli yeni dava dilekçesini sunmuştur. Bu usul işlemi kanuna uygundur. Böylece, davacının netice olarak dava talepleri, ....770,24 TL fazla çalışma ücreti, 250,00 TL hafta tatili ücreti, 50,00 TL ulusal bayram ve genel tatil ücreti şeklinde belirlenmiştir.

    Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, fazla çalışma ücreti alacağının 3.794,65 TL tutarında hüküm altına alınması suretiyle, talep miktarı aşılmış olup, bu yön 6100 sayılı Kanun’un 26. maddesine aykırıdır. Davacının fazla çalışma ücreti alacağı bakımından toplam talep sonucunun, ....770,24 TL olduğu kabul edilerek, taleple bağlı kalınmalıdır. Diğer taraftan, ıslaha karşı zamanaşımı savunmasının değerlendirilmesinde de, 01.12.2014 tarihinde ıslahın gerçekleştiği nazara alınmalıdır.

    Ayrıca, hükme esas alınan bilirkişi raporunda, toplu iş sözleşmesi hükmüne göre fazla çalışma ücretinin yüzde yetmişbeş zamlı hesaplandığı belirtilmiş ise de, dosya içeriğinde hesaplamaya konu dönemde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmeleri bulunmadığından, bu husus denetlenememektedir. Hesaplamaya konu dönemde yürürlükte bulunan toplu iş sözleşmeleri dosyaya getirtilerek, fazla çalışmanın yüzde yetmişbeş zamlı ödenmesi gerekliliğine ilişkin bir hüküm bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.

    Fazla çalışma ücreti alacağında temerrüdün gerçekleşip gerçekleşmediği bakımından ise, yine hesaplamaya konu dönemdeki toplu iş sözleşmeleri incelenerek, fazla çalışma ücreti için açık bir ödeme tarihini öngören hüküm bulunup bulunmadığı belirlenmeli ve neticeye göre, faiz başlangıç tarihi noktasındaki talep değerlendirilmelidir.

    Yukarıda yazılı sebeplerden kararın bozulması gerekmiştir.

    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 17.01.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/16388 Karar : 2016/18823
    Tarih : 22.06.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı İsteminin Özeti:

    Davacı vekili, davacının davalı alt işveren nezdinde temizlik işçisi olarak kesintisiz çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı tarafından haksız feshedildiğini iddia ederek bir kısım işçilik alacaklarının tahsilini istemiştir.

    Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı vekili, davacının iddialarının yerinde olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının iş sözleşmesinin haklı sebeple feshedildiğinin işverence ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Temyiz:

    Kararı davalı Sağlık Bakanlığı vekili temyiz etmiştir.

    Gerekçe:

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalı Sağlık Bakanlığının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasındadır

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun`un 107. maddesine göre,

    "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

    Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.

    6100 sayılı Kanun`un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir.

    Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn:6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda takdiri indirim yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.

    Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun`un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun`un 119/2 maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir .

    6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun`un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.

    Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 414). Keza aynı şey kısmî dava için söz konusudur.

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

    Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Oysa yukarıda açıklandığı üzere somut olay bakımından davacının fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil çalışma ücreti dışındaki talepleri belirsiz alacak davasının konusunu oluşturmayacağından bu taleplere yönelik davaların hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi gerekirken söz konusu taleplerin hüküm altına alınması hatalıdır.

    3-Diğer taraftan davalı idareden ihale alan firmalarla davacının Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarında bildirilen işverenlerin örtüşmediği görüldüğünden davacının iddia ettiği tüm çalışma döneminde değişen alt işveren işçisi olarak davalı idare nezdinde çalışıp çalışmadığı araştırılıp tartışılmadan davalıların tüm çalışma döneminden sorumlu tutulması isabetsizdir.

    4-6100 sayılı Kanun’un 26. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.”

    Somut olayda davacının resmi tatil ve yılbaşı tatili çalışma ücreti talep ettiği görülmektedir. Talep bu şekilde olmasına rağmen dini bayram alacağının da hesaplanarak hüküm altına alınması ve taleple bağlılık kuralının ihlal edilmesi yerinde değildir.

    5-Davalı kurum harçtan muaf olmasına rağmen davalı kurum aleyhine harca hükmedilmesi de doğru olmamıştır.

    Sonuç:

    Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, 22.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/15101 Karar : 2016/6895
    Tarih : 22.06.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili, müvekkili firma tarafından davalı firmaya ait ... ve ... markalı ürünlerinin Türkiye'de üçüncü kişilere satışının yapıldığını, ...'in kendi şirketini kurarak Türkiye'deki satış faaliyetlerini bu firma üzerinden yapmayı planladığı gerekçesiyle taraflar arasındaki ticari tek satıcılık sözleşmesinin feshedildiğinin bildirildiğini, ihtarname ile yapılan bildirime müvekkili tarafından ihtarname ile cevap verildiğini, davalı firma tarafından tek satıcılık sözleşmesi feshedilmeden, müvekkili firmanın dava dışı bir firmadan ... ve ... markalı ürünleri satın almak zorunda kaldığını ve bu nedenle müvekkili firmanın 300.000 TL maddi zarara uğradığını, bu zararın tazmin edilmesi gerektiğini, yine haksız fesih nedeniyle müvekkili firmanın uzun yıllar davalı firmaya ... ve ... markalarının tanıtımı ve bu surette müşteri portföyü yaratmış olması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL tazminatın davalı tarafından ödenmesi gerektiğini, yine belirsiz süreli tek satıcılık sözleşmesinin haksız surette feshi nedeniyle 200.000,00 TL kazanç kaybının davalı firma tarafından tazmini gerektiğini, yine tek satıcılık sözleşmesi devam edeceğinden bahisle alınan işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi, daha büyük bir depo ve ofise taşınmak amaçlı kira sözleşmeleri yapılması, muhasebe yazılım programı alınması ve kiralanan ofis için boya ve tamirat işleri yaptırılması, işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi sebebiyle ödenen kıdem ve ihbar tazminatları sebebiyle oluşan maddi zararın 6100 sayılı HMK'nın 107. maddesi uyarınca bilirkişiler marifetiyle tespit edilerek 40.000,00 TL`nin 07.09.2012 tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; taraflar arasında hukuken geçerli bir acentecilik (tek satıcılık) sözleşmesinin bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

    Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesi;

    1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    2- Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. 3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmünü içermektedir.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından, somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. 6100 sayılı HMK’nın 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen, davacı, dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir. Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı TBK m. 50, 51, 56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir.

    6100 sayılı HMK ile birlikte, belirsiz alacak davası açma imkanı tanınmak suretiyle belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı da sınırlandırılmıştır. Zaman zaman, 6100 sayılı HMK ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa, bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür. Kanunun, kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanunun 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü belirsiz alacak davası, zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır. Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun`un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir.

    Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak, belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;

    Davacı, davalı tarafından tek satıcılık sözleşmesinin haksız olarak feshedilmesinden önce davalı şirkete ait ilaçları dava dışı firmadan satın alması sebebiyle 300.000,00 TL, ilaçların tanıtımıyla müşteri portföyü oluşturması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL, sözleşmenin haksız feshi sebebiyle de 200.000 TL kazanç kaybı ile çeşitli kalemler adı altında yapılan masraf ve ödemelerin 6100 sayılı HMK`nın 107. maddesine dayanarak davalıdan tahsilini talep etmiş ise de davaya konu alacak miktarları açıkça belirli olduğundan işbu davada 6100 sayılı HMK'nın 107. maddesinde belirtilen belirsiz alacak davası açma koşulları oluşmamıştır. Bu durumda, davanın, hukuki yarar bulunmadığından usulden reddi gerekirken, işin esasına girilerek esastan reddine karar verilmesi hatalı ise de sonucu itibariyle doğru olan kararın değişik bu gerekçeyle onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile sonucu itibariyle doğru olan hükmün açıklanan değişik bu gerekçe ile ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 01,50 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY YAZISI:

    Uyuşmazlık, davacı tarafından dava dilekçesinde belirsiz alacak davası olarak nitelendirilen davanın, mahkemece kısmi dava olarak kabulü ve yargılamanın bu nitelemeye uygun sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağına ilişkindir.

    6100 sayılı HMK 33. maddesinde "Hakimin, Türk Hukukunu re`sen uygulayacağı",

    HMK 107/1 maddesinde "Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde alacaklının, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar yada değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabileceği", HMK 109/1 maddesinde "talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmınında dava yoluyla ileri sürülebileceği" düzenlenmiş, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun 04.06.1958 tarih 1958/15-6 sayılı kararında da ".... hakimin bir davada sadece tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve netice-i taleplerle bağlı olup dayandıkları kanun hükümleriyle ve onların hukuki tavsifleriyle bağlı olmadığı ve kanunları re`sen tatbik ederek iddia ve müdafaadaki netice-i talepleri karara bağlamakla mükellef bulunduğu .... öngörülmüştür.

    Somut uyuşmazlıkta, davacı, aralarında düzenlenen ticari tek satıcılık sözleşmesinin davalı tarafından feshedildiğini, sözleşme feshedilmeden dava dışı firmadan alınan ürünler nedeniyle 300.000,00 TL, portföy tazminatı olarak 300.000,00 TL, haksız fesih nedeniyle 200.000,00 TL ve ayrıca işçilerin iş sözleşmelerinin feshedilmesi, yeni kira sözleşmelerinin yapılması, kiralanan ofis için boya ve tamirat işlerinin yaptırılması nedeniyle zarara uğradığını bildirerek gerçek zarar miktarı mahkemece belirlenmek üzere şimdilik 40.000,00 TL`nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Uyuşmazlıkta davacı, tek satıcılık sözleşmesinin feshinden kaynaklanan zararının tazminini talep etmekte olup, davacı zararını belirleyebilecek durumda olduğundan açılan davanın HMK 107/1. maddesinde ifade edilen Belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.

    Davacı dava dilekçesinde maddi vakıaları açıklayarak alacağını şimdilik 40.000,00 TL talep ettiğinden hakim HMK 109/1 maddesine uygun şekilde davayı kısmi dava olarak nitelendirmiş olup mahkemenin kabulü HMK 33. maddesi ile 04.06.1958 tarihli içtihadı birleştirme kararına da uygun bulunmaktadır.

    Nitekim HGK 02.03.2016 gün 2014/15-439 E, 2016/207 Karar sayılı kararda da aynı hususa değinilmiştir.

    Sonuç olarak hukuki nitelendirmesini hakimin yapacağı, maddi vakıaların davacı tarafından dilekçede açıklandığı eldeki alacak davasının HMK 109/1 maddesinde ifade edilen kısmi dava niteliğinde bulunması nedeniyle davacının diğer temyiz itirazları incelenmek üzere sayın çoğunluğun yazılı değişik gerekçe ile onama görüşüne karşıyım.

    KARŞI OY YAZISI:

    Dava, davalı tarafından tek satıcılık sözleşmesinin haksız olarak feshedilmesinden önce davalı şirkete ait ilaçları, dava dışı firmadan satın alması sebebiyle 300.000,00 TL, ilaçların tanıtımıyla müşteri portföyü oluşturması sebebiyle müşteri tazminatı çerçevesinde 300.000,00 TL, sözleşmenin haksız feshi sebebiyle de 200.000 TL kazanç kaybı ile çeşitli kalemler adı altında yapılan masraf ve ödemelerin tahsiline ilişkindir.

    Dava dilekçesinde dava belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmiş ise de, dilekçede talep 40.000,00 TL olarak belirlenip, bu miktar harçlandırılmıştır.

    HMK.`nın yürürlüğü ile birlikte, yeni bir dava türü olan belirsiz alacak ve tespit davası da uygulamaya girmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesi, "Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın, davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmünü amirdir.

    Maddenin birinci fıkrasında belirtilen belirleyememe hali, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafından belirlenememesini ifade eder.

    Alacağın, hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususu somut olayın özelliklerine göre tespit edilecektir.

    Başlangıçta belirsiz olan alacak, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu, alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda, davacı HMK’nın 107/2.maddesine göre iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın, davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilektir.

    Belirsiz alacak davası şartlarının bulunup bulunmadığı, yasal şartların somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Ancak yasal, hakkaniyet ve takdiri indirimler uygulanarak davanın kısmen kabul edilmesi hususunun, belirsiz alacak davası ile ilgisi olmadığı kanaatindeyim. Zira, bu indirimler, tahkikat bittikten sonra, ancak esas hakkındaki hükümle birlikte açıklanacağından, hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden bahsedilmesi mümkün olmayacaktır.

    Bu husus, takdiri indirim sebebiyle reddedilen kısma ilişkin masraf ve vekalet ücretinden kimin sorumlu olacağına, bir başka ifade ile indirimden dolayı reddedilen kısım yönünden, davalı yararına vekalet ücreti takdir edilip edilmeyeceğine ilişkin bir tartışmanın konusu olabilecektir. Dairemizin kararındaki kısmi dava ile ilgili açıklamaların da, HMK`nın 109/2. maddesinin yürürlükten kaldırılması ve bunun sonucu kısmi dava açılmasının mümkün hale gelmesi ile birlikte, yasal dayanağı tartışmaya açık hale gelmiştir.

    Belirsiz alacak davası şartlarını taşımayan bir alacakla ilgili olarak, belirsiz alacak davası açılmış ise, buna bağlanacak hukuki sonuç, davacının HMK`nın 107/2. maddesindeki davacı lehine olan hükümlerden yararlanamaması şeklinde olmalıdır. Ancak, başlangıçta davacı tarafından belirlenerek harçlandırılan kısım yönünden, davanın görülmesine engel bir durum söz konusu değildir.

    Somut olayda davacı, dava dilekçesinde alacağın 40.000 TL`sini harçlandırmak suretiyle davasını açmıştır. Dolayısıyla, bu kısım yönünden davanın görülmesinde bir isabetsizlik yoktur. Bu nedenle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının esastan incelenmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun, davanın hukuki yarar bulunmadığından usulden reddi gerektiğine ilişkin değişik gerekçeyle onanma kararına katılmıyorum.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/17335 Karar : 2016/18308
    Tarih : 20.06.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili, müvekkilinin davalı bünyesinde çalıştığını, fazla mesai, genel tatil ve hafta tatili ücreti alacaklarının ödenmediğini belirterek anılan alacak kalemlerinin tahsili istemi ile belirsiz alacak davası açmıştır.

    Mahkemece, belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığı gerekçesi ile davanın usulden reddine karar verilmiştir.

    Karar, süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Taraflar arasında çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun`un 107. maddesine göre,

    "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

    (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

    (3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."

    Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, ... Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkansız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukuki yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukuki yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmi davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hallerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun`un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması, bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkana sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir, ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.

    Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve işyeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda takdiri indirim yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak, belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.

    Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.

    Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun`un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.

    Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir. Aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur. Böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır. Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun`un 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanunun 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).

    6100 sayılı Kanun`un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.

    Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz. Keza aynı şey kısmi dava için de söz konusudur.

    İş Hukukundan kaynaklanan davalarda sıkça karşılaşıldığı üzere, taraflar arasında çalışma süresi ve ücret miktarı yönlerinden uyuşmazlık bulunması, alacağı belirsiz hale getirmez. Keza, işçi çalışma süresini ve ücretini belirleyebilmektedir. İşçinin ne zamandan beri çalıştığını veya ücretinin ne kadar olduğunu bilmemesi hayatın olağan akışına da aykırıdır. İşçinin kendisinin bilmediği çalışma süresini, tanıkların bildiğini veya bilirkişinin bileceğini farzetmek ispat kurallarına da aykırıdır. Keza tarafın yeterli şekilde somutlaştırıp kendisinin bilgisinde dahi olmadığını belirttiği bir hususun mahkemece bilinmesini beklemek de mümkün değildir.

    İşverenin maddi hukuktan doğan yükümlülüklerini (belge ve bordro düzenleme gibi) yerine getirmemesi, tuttuğu belgelerin gerçeği yansıtmaması, davadan önce işçinin alacaklarını inkar etmesi ya da ikrar etmekle beraber yerine getirmemesi davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma imkanını vermez. İşçi bu durumlarda dahi, alacağının miktarını veya değerini belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açamaz.

    Somut olayda, davanın belirsiz alacak davası türünde açıldığı dava dilekçesinde açıkça belirtilmiştir.Davacı taraf davayı açarken elinde bulunmayan birtakım kayıtlar ile birlikte şahit anlatımlarına delil olarak dayanmıştır. Fazla çalışma, genel tatil ve hafta tatili ücreti alacaklarının tahsili istemi ile açılan davada, anılan alacak kalemlerinin miktarının belirlenmesi davacının elinde bulunmayan birkısım bilgi ve belgelerin sunulması ve şahit anlatımları ile mümkün hale gelecektir. Şahit anlatımlarına dayanılarak hesaplanacak alacakların miktarından yapılacak takdiri indirim oranı da baştan belirlenebilir değildir. Bu sebeplerle belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar bulunduğu kabul edilerek işin esasına girilip oluşacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın hukuki yarar yokluğundan reddedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ:Hükmün yukarıda açıklanan sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 20.06.2016 günü oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/14114 Karar : 2016/8864
    Tarih : 2.06.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili dilekçesinde; müvekkilinden abonelik sözleşmesine ve hukuka aykırı olarak 01.01.2013 tarihinden dava tarihine kadar geçen süreçte kayıp-kaçak bedeli adı altında tahsil edilen tutardan; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, 500 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan istirdaden tahsilini talep etmiş, ıslah dilekçesi ile talebini 3.750,00 TL`ye yükseltmiştir.

    Davalı, davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece; davanın kabulü ile, 3750,00 TL`nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

    Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir.

    Ancak, dava dilekçesi içeriğinden davanın kısmi dava olarak açıldığı ve davacının 09.05.2015 tarihli dilekçesi içeriğinin ise ıslah mahiyetinde olduğu gözönüne alınarak, kısmi alacak için açılan davada müddeabihin ıslah ile artırılan kısmına ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken; "Davanın kabulü ile; 3.750,00 TL`nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte, davalıdan alınarak davacıya verilmesi yönünde" hüküm tesisi doğru değil ise de; bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden,

    bu yöne ilişen temyiz itirazlarının kabulü ile, hüküm fıkrasının birinci bendinin karar metninden çıkartılarak,
    yerine “Davanın kabulü ile; 3.750,00 TL'nin; 500,00 TL'sinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte, 3.250,00 TL`sinin ıslah tarihi olan 09/06/2015 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesi” ifadesinin yazılması suretiyle hükmün düzeltilmesine ve hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, oyçokluğuyla karar verildi.

    KARŞI OY YAZISI

    Dava, davalı şirket tarafından haksız yere tahsil edilen kayıp kaçak bedelinin iadesi istemine ilişkindir.

    Mahkemece dava kabul edilmiş, kararın davalı tarafından temyizen incelenmesi istenilmiştir.

    Sayın çoğunluk, davacının dava dilekçesinde açıkça davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığına dair bir belirleme bulunmaması nedeniyle, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan davayı kısmî dava olarak nitelendirmiş ve sonradan istenen kısım yönünden ıslah yapıldığını varsayarak bu kısma dava tarihinden değil, istem (ıslah) tarihinden faiz yürütülmesi gerektiğine karar vererek kararı düzelterek onamıştır.

    Sayın çoğunluk ile aramızdaki görüş farklılığı davanın kısmî dava olarak mı, yoksa belirsiz alacak davası olarak mı açıldığı noktasındadır.

    Bu nedenle belirsiz alacak davası, kısmî dava ve ıslah kavramlarına değinmek gerekir:

    Davacının dava açarken alacağını belirlemesinin imkânsız olduğu veya alacağının belirlenmesinin kendisinden beklenmeyeceği hallerde davacının mağduriyetinin giderilebilmesi ve birtakım sakıncaları bertaraf etmek amacıyla Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile birlikte “belirsiz alacak davası” kurumu kabul edilmiştir (HMK.107).

    Davacının talep konusunun bölünebilir olduğu durumlarda, dava açarken, davaya ilişkin taleplerinin bir bölümünü dava konusu etmesi, diğer bölüme ilişkin dava hakkını saklı tutarak geleceği bırakması ise kısmî davadır.

    Kısmî dava ile belirsiz alacak davası arasındaki temel farklar ise; belirsiz alacak davasında zamanaşımı alacağın tümü için dava tarihinden itibaren kesildiği halde, kısmi davada sadece talep sonucunda belirtilen miktar için kesilmesi; belirsiz alacak davasında faizin, davalı eğer daha önceden temerrüde düşürülmemişse alacağın tümü için dava tarihinden itibaren işlemeye başlamasına rağmen, kısmi davada sadece talep sonucunda belirtilen miktar için dava tarihinden itibaren, bakiye kısım için ise ıslah ya da ek dava tarihinden itibaren işlemeye başlaması; belirsiz alacak davasında alacağın miktarı tam ve kesin olarak belirlendiği anda davacı ıslah veya karşı tarafın muvafakatine gerek olmaksızın iddianın genişletilmesi yasağına takılmaksızın talebini arttırabildiği halde, kısmi davada alacağın miktarı tam ve kesin olarak belirlendiği durumlarda davacı ya ıslah ya da karşı tarafın muvafakati ile talebini arttırabilecek olmasıdır.

    İddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağının istisnası olan ıslah, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 176. maddesinde,
    " taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltmesi” olarak tanımlanmıştır. Islahın amacı, davada taraflardan birinin eksik bıraktığı veya yanlış bildirdiği vakıaları, dava konusunu veya talep sonucunu tahkikat bitinceye kadar düzeltmesidir.

    Bir uyuşmazlığın çözümüne tarafların iddia ve savunmaları yön verir. Bilindiği üzere, hakim Türk hukukunu re`sen uygular (HMK.33).

    Dava dilekçesinde dayanılan vakıalara uygulanacak normatif düzenlemeleri uygulamak ve hukuki nitelendirmeyi yapmak hakimin yasal görevidir. Hakimce bu hukuki nitelendirmeyi yapılırken, tarafların yargılama sırasındaki istem ve savunmalarına yönelik tüm dilekçe, beyan ve delilleri bir bütün olup uyuşmazlığın çözümünde bunların tümünün dikkate alınarak bir sonuca varılması gerekir.

    Somut olayda sayın çoğunluk dava dilekçesinde davacı tarafın açıkça davanın belirsiz alacak davasına ilişkin olduğuna dair bir belirleme bulunmaması nedeniyle davayı kısmî dava olarak nitelendirmiştir. Oysa davacı taraf davayı açarken dava konusu bedeli belirleyememiş, bilirkişi incelemesi sonrasında belirlenen alacak bakımından dava değerini belirleme dilekçesi vermiş, talep artırım istemine ilişkin bu dilekçe de açıkça HMK. 107. maddesine ve belirsiz alacak davasına ilişkin hükümlere dayanmış ve belirsiz

    alacak davası hükümlerine göre talebini artırmıştır. Bu artırıma karşı taraf karşı da koymadığı gibi yerel mahkeme de davacı davasını belirsiz alacak davası olarak ele almış ve karara bağlamıştır. Dava konusunun belirsiz alacak ile istenebilir olduğu ve davacı tarafın tüm dilekçe ve beyanları dikkate alındığında davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığının kabulü ile tüm alacağa dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi doğru olduğundan kararın onanması gerekir. Kaldı ki, davalı tarafça, davanın belirsiz alacak davası olarak açılmadığı ve faize yönelik açık bir temyiz olmadığı halde bu hususta düzeltme yapılması da usul ve yasaya aykırıdır.

    Bu nedenlerle yerel mahkeme kararının faiz yönünden de onanması gerektiğini düşündüğümüzden, sayın çoğunluğun yerel mahkeme kararının düzeltilerek onanması yönündeki kararına katılamamaktayız. 02.06.2016



  • YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/13618 Karar : 2016/8746
    Tarih : 20.04.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    I-Davacı vekili, müvekkilinin, mülga .... Genel Müdürlüğü'ne bağlı ... .... Genel Müdürlüğü'nde işe başladığı tarihten kadrolu işçi statüsüne geçirildiği 2001 yılına kadar geçici/mevsimlik işçi statüsünde çalıştırıldığını, bu dönemde her yıl yeni bir geçici/mevsimlik iş sözleşmesi ile işe başladığını ve yıl sonunda işten ayrıldığını, 2001 yılında aynı müdürlükte daimi/kadrolu işçi statüsüne geçirildiğini, ancak kadrolu işçi statüsüne alındığında geçici mevsimlik işçilikte geçen sürelerin kıdem hesabında dikkate alınmadığını, sanki işe yeni başlamış bir işçi gibi, başlangıç derece ve kademesinden işe başlatıldığını, kadrosu dışındaki işlerde çalıştırıldığını, 2005 yılında .... Müdürlüğünün lağvedilmesi ile tüm hak ve alacakları ile beraber İl Özel İdaresi`ne devredildiğini, aynı işverene bağlı hizmetlerinin kıdem süresinde birleştirilmediğini belirterek davacının mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresinin dikkate alınması sureti ile yeni derece ve kademesinin tespitine, buna bağlı olarak fark ücret, akdi ikramiye, ilave tediye, yıpranma primi, kıdem tazminatı farkı ve kadro dışındaki işlerde çalıştırılmasından kaynaklı fark ücret, eşit davranma ilkesine aykırılık nedeni ile tazminat alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir.

    Davalı İl Özel İdaresi vekili, davacının derece ve intibakının yasa ve TİS hükümlerine göre usulüne uygun olarak yapıldığını, taleplerinin haksız olduğunu, alacakların zamanaşımına uğradığını, 2011/2013 dönemini kapsayan TİS hükümlerine göre talepte bulunmasının mümkün olmadığını beyanla davanın reddini istemiştir.

    Dava devam ederken ... İl Özel İdaresi'nin tüzel kişiliğinin sona ermesi nedeni ile dava kendisine teşmil edilen .... Hazinesi vekili, davada taraf sıfatlarının bulunmadığını, 6360 sayılı Yasa'nın 3/2.maddesine göre kapatılan İl Özel İdaresi`nin taraf olduğu davaların İl Özel İdaresinin yetki, görev, taşınmaz veya personelinin devredildiği kuruma ait olduğunu beyanla davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, “...06/12/2012 tarih ve 28489 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 13 İlde Büyükşehir Belediyesi Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki 6360 sayılı Kanunun 1. maddesi 5. fıkrası ile, 30/03/2014 tarihinden itibaren ... İl Özel İdaresi'nin görevlerinin sona ermesi ve tüzel kişiliğinin ortadan kalkması, davacının herhangi başka bir kuruma devredilmeden önce emekli olması gözetilerek özlük haklarının halefiyet yoluyla .... Hazinesi`ne devredilmesi nedeniyle .... Hazinesi hasım kabul edilerek” bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Davada husumetin kime yöneltileceği ihtilaflıdır.

    6360 sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi Ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun`nun 1.maddesinde, “(1) Aydın, Balıkesir, Denizli, Hatay, Malatya, Manisa, Kahramanmaraş, Mardin, Muğla, Ordu, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa ve Van illerinde, sınırları il mülki sınırları olmak üzere aynı adla büyükşehir belediyesi kurulmuş ve bu illerin il belediyeleri büyükşehir belediyesine dönüştürülmüştür. (2) Adana, Ankara, ..., Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Erzurum, Gaziantep, İzmir, Kayseri, Konya, Mersin, Sakarya ve Samsun büyükşehir belediyelerinin sınırları il mülki sınırlarıdır. (3) Birinci ve ikinci fıkrada sayılan illere bağlı ilçelerin mülki sınırları içerisinde yer alan köy ve belde belediyelerinin tüzel kişiliği kaldırılmış, köyler mahalle olarak, belediyeler ise belde ismiyle tek mahalle olarak bağlı bulundukları ilçenin belediyesine katılmıştır. (4) İstanbul ve Kocaeli il mülki sınırları içerisinde bulunan köylerin tüzel kişiliği kaldırılarak bağlı bulundukları ilçe belediyesine mahalle olarak katılmıştır. (5) Birinci, ikinci ve dördüncü fıkrada sayılan illerdeki il özel idarelerinin tüzel kişiliği kaldırılmıştır. (6) Birinci ve ikinci fıkrada sayılan illerin bucakları ve bucak teşkilatları kaldırılmıştır.”

    3./2.maddesinde, “(2) Mevzuatla İl Özel İdarelerine yapılan atıflar bu Kanun kapsamında tüzel kişiliği kaldırılan İl Özel İdareleri için ilgisine göre bakanlıklara, bakanlıkların bağlı veya ilgili kuruluşları ile bunların taşra teşkilatına, Hazineye, Valiliklere, Büyükşehir Belediyelerine ve bağlı kuruluşlarına veya ilçe belediyelerine yapılmış sayılır. Tüzel kişiliği kaldırılan İl Özel İdarelerine 22/2/2005 tarihli ve 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu ve diğer mevzuatla verilmiş olan yetki, görev ve sorumluluklar ilgisine göre bu kurum ve kuruluşlar tarafından kullanılır ve yerine getirilir. Söz konusu İl Özel İdarelerinin mahkemelerde süren davaları ile İl Özel İdaresi olarak faaliyet gösterdikleri dönem ve yapılan işlemlere ilişkin olarak açılacak davalarda muhatap, devir işleminin yapıldığı ilgili kurum ve kuruluştur.”

    Geçici 1. maddesinin 1. fıkrasında, “ (1) Bu Kanundaki devir, tasfiye ve paylaştırma işlemlerini yürütmek üzere vali tarafından, bir vali yardımcısının başkanlığında, valinin uygun göreceği kurum ve kuruluş temsilcilerinin ve ilgili belediye başkanlarının katılımıyla devir, tasfiye ve paylaştırma komisyonu kurulur. Bu komisyona yardımcı olmak üzere valinin görevlendirmesi ile alt komisyonlar da kurulabilir.; 5. fıkrasında ise, “Bu Kanun ile tüzel kişilikleri kaldırılan il özel idarelerinin her türlü taşınır ve taşınmaz malları, hak, alacak ve borçları, komisyon kararıyla ilgisine göre bakanlıklara, bakanlıkların bağlı veya ilgili kuruluşları ile bunların taşra teşkilatına, valiliklere, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığına, büyükşehir belediyesine ve bağlı kuruluşuna veya ilçe belediyesine devredilmesine karar verilir. Devir işlemi, yapılacak ilk mahalli idareler genel seçimi tarihinde uygulamaya konulur. .... Hazinesine devredilen taşınmazlar Kanunun yayımlandığı tarih itibarıyla kullanmakta olan kurumlara tahsis edilmiş sayılır. Hazinenin özel mülkiyetindeki veya Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlardan .... Bakanlığınca, bu Kanunun 1 inci maddesiyle tüzel kişilikleri kaldırılan İl Özel İdarelerine, belediyelere ve köy tüzel kişiliklerine tahsis edilmiş olanlar; kuruluş kanunlarıyla kendilerine verilen kamusal nitelikteki görevleri yerine getirmeleri amacıyla ve komisyon kararıyla; ilgisine göre bakanlıklara, bakanlıkların bağlı veya ilgili kuruluşlarına, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarına, büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin bağlı kuruluşlarına ve ilçe belediyelerine tahsis edilmiş sayılır.; 6. fıkrasında da “(6) Bu Kanuna göre tüzel kişilikleri kaldırılan il özel idarelerinin personeli, komisyon kararıyla ilgisine göre yatırım izleme ve koordinasyon başkanlığı, büyükşehir belediyesi, bağlı kuruluşu veya ilçe belediyesine devredilir.” hükümleri yeralmaktadır.

    Görüldüğü üzere, 6360 sayılı Yasa'nın Geçici 1.maddesinde büyükşehir belediye sınırları içine alınarak tüzel kişiliğine son verilen köy ve belde belediyeleri açısından mahkemelerde süren davalarda husumetin katıldığı belediyeye; Geçici 2.maddesine göre nüfusu 2000 (ikibin)'in altında kaldığı için köye dönüştürülen belde belediyeleri bakımından il özel idarelerine yöneltileceğine ilişkin açık düzenleme bulunmakta iken, Yasanın 1. maddesinde sayılan ve tüzel kişiliği kaldırılarak lağvedilen il özel idareleri için bu şekilde tek bir sorumlu belirlenmemiş ve Yasanın Geçici 3/2.maddesinde söz konusu il özel idarelerinin mahkemelerde süren davaları ile il özel idaresi olarak faaliyet gösterdikleri dönem ve yapılan işlemlere ilişkin olarak açılacak davalarda muhatap, devir işleminin yapıldığı ilgili kurum ve kuruluş olarak tespit edilmiştir. Bu durumda kurulan Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu`nun aldığı devir kararlarına göre sorumluyu, davalarda hasmı belirlemek gerekecektir.

    Yukarıdaki yasa hükümleri çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde; davacının ilk önce .... Genel Müdürlüğü'nde, daha sonra bu müdürlüğün 5286 sayılı Yasa ile lağvedilmesi üzerine devren İl Özel İdaresi'nde çalıştığı ve 6360 sayılı Yasa ile İl Özel İdaresi'nin tüzel kişiliğinin kaldırılmasından (30.03.2014 tarihinden) önce çalışmasının sona erdiği anlaşılmaktadır. 6360 sayılı Yasa'nın 1. maddesi ile ... İl Özel İdaresi'nin tüzel kişiliği sona ermiş, aynı Yasa'nın Geçici 2.maddesine göre kurulun Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonunca taşınır ve taşınmaz malları ile hak, alacak ve borçları ile personeli ilgisine göre aralarında ... Büyükşehir Belediyesi'nin de bulunduğu çeşitli kamu kurum ve kuruluşları arasında paylaştırılmıştır. Eldeki davanın hangi kuruma devredildiğine ilişkin Devir, Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu'nun bir kararı bulunmamakta ancak komisyon kararının 3.maddesinde, devir tutanaklarında sehven yer verilmeyen ancak daha sonra ortaya çıkacak personel, hak, alacak, borç ve teminatların taşıtların -iş makinaları hariç- taşınırların ve devam eden davaların ilgili olduğu bakanlığa, büyükşehir belediyesine, belediye bağlı kuruluşuna, YİKOB`na devredilmiş sayılmasına karar verilmiştir. Bu itibarla davacının emekli olmadan önce hangi birimde ne iş yaptığı ve bu birimin veya birimin yaptığı görevlerin, yetki ve sorumluluğun hangi kuruma devredildiği belirlenmeli ve sonuca göre devir yapılan kurumun sorumluluğu yoluna gidilmelidir.

    Mahkemece yazılı şekilde karar verilmiş olması bozma nedenidir.

    II-Kabule göre de;

    1-Davanın belirsiz alacak davası olarak açılıp açılmadığı noktasında ihtilaf bulunmaktadır.

    Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkansız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir.

    Belirsiz alacak davası mevcut yasal düzenleme çerçevesinde üç değişik şekilde açılabilir. Eda (tahsil talebi ile) davası niteliğinde belirsiz alacak davasının açılabileceği HMK’nun 107. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülmüştür. Tespit niteliğinde belirsiz alacağı tespit davası ise aynı maddenin 3. fıkrasına dayanmaktadır. Maddenin gerekçesine göre ise alacaklı kısmi eda külli tespit davası da açabilir. Her bir dava türünün farklı özellikleri bulunmaktadır.

    Alacağın belirsiz olması halinde alacaklı, belirsiz alacak davası açabileceği gibi kısmi dava olarak da alacağın tahsilini talep edebilir.

    Somut olayda, davacı vekili davasını açıkça ve ayrıca belirtmek sureti ile belirsiz alacak davası olarak açmamış, aksine mevsimlik işçilikte geçen hizmet süresi de dikkate alınmak sureti ile derece ve kademesinin tespitine ve buna bağlı olarak bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş ve alacaklarının bir kısmını dava konusu etmiştir. Görüldüğü üzere dava, kısmi dava olarak açılmıştır. Davacı vekilinin sonradan davanın belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmesi sonucu değiştirmez. Hal böyle olunca mahkemece davacı vekilinden her bir alacak için ne miktar talepte bulunduğu hususu açıklattırılarak alacaklar hakkında tek tek hüküm kurulması gerekirken toplu şekilde hüküm kurulması hatalı olmuştur.

    2-Dava 6100 sayılı HMK zamanında açılmış olmasına rağmen belirsiz alacak davası olarak açılmamıştır. Sonradan veya kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüştürülmesi mümkün değildir. Bu nedenle davanın kısmi dava olarak kabulü gerekir. Hal böyle olunca davalı vekilinin ıslah dilekçesinin 20.10.2014 tarihinde tebliği üzerine 2 haftalık yasal süresi içinde 27.10.2014 tarihinde ıslaha karşı yaptığı zamanaşımı savunmasının dikkate alınmaması hatalı olmuştur. Gerekirse ek hesap raporu alınarak ıslah ile istenen alacakların zamanaşımına uğrayıp uğramadığı belirlenmeli ve sonuca göre karar verilmelidir.

    3-İlave tediye alacağının talep dikkate alınarak yasal faiz oranını aşmamak üzere en yüksek banka mevduat faizi yerine yanılgılı değerlendirme ile en yüksek banka mevduat faizi ile tahsiline karar verilmesi doğru olmamıştır.

    SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/35668 Karar : 2016/269
    Tarih : 11.01.2016

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    A) Davacı İsteminin Özeti:
    Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma alacaklarının davalılardan tahsilini talep etmiştir.

    B) Davalılar Cevabının Özeti:
    Davalılar vekilleri cevap dilekçelerinde özetle; ayrı ayrı davanın reddini talep etmişlerdir.

    C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
    Yerel Mahkemece; davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    D) Temyiz:
    Kararı davalılar vekilleri yasal süresi içerisinde temyiz etmişlerdir.

    E) Gerekçe:

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Davaya konu işçilik alacalarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı noktasında taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
    Belirsiz alacak davası 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile öngörülen ve alacaklıya bazı avantajlar sağlayan yeni bir dava türüdür. Sözü edilen hükme göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir”. Şu hale göre davanın açıldığı tarihte alacak miktarının belirlenmesi imkânsız ise belirsiz alacak davası açılabilir. Öte yandan alacaklı tarafından alacağın miktar veya değerinin tam olarak belirlenmesi beklenemez ise yine belirsiz alacak davası açılabilir.
    Belirsiz alacak davasını düzenleyen HMK’nun 107. maddesinin gerekçesinde, birçok kez hak arama özgürlüğüne vurgu yapılmıştır. Yine alacaklının hukuki ilişkiyi, muhatabını ve talep edebileceği asgari tutarı bilmesine rağmen “alacağın tamamını tam olarak” tespit edemeyecek durumda olması da davanın nedenleri arasında sayılmıştır. Bu itibarla belirsiz alacak davasıyla ilgili yoruma gidildiğinde, alacaklının hak arama özgürlüğünün değerlendirilmesi gerekir. Bunun aksine ilgili hükmün, alacaklının hakkına ulaşmasını kısıtlayan şekilde ele alınması doğru olmaz.

    Dava konusu alacak karşı tarafın vereceği bilgi veya belgelerle belirlenecekse, alacak belirsiz kabul edilmelidir. Karşılaştırmalı hukukta geçerli olan bu kriter 107. maddenin 2. fıkrasının başlangıcında “karşı tarafın vereceği bilgi sonucu” yargılama sırasında belirlenme olarak kabul edilmiştir.
    Konuyu iş mevzuatı açısından ele aldığımızda, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 3, 8, 22, 28, 32, 37, 67. maddelerinde işverene çalışan her bir işçi yönünden kayıt tutma ve işçiye belge verme yükümlülüğü getirildiği görülmektedir. Bütün yasal yükümlülüklere uyan işveren bakımından kural olarak işçi alacaklarının belirsiz olduğundan söz edilemeyecektir. Zira işçinin çalışma süresinin tam olarak kayda geçirildiği, iş sözleşmesi ile ücreti, ücretin ekleri ve çalışma koşullarının belirlendiği, işçiye her ay ücret hesap pusulası verildiği, günlük ve haftalık iş sürelerinin işçiye önceden bildirildiği, işçinin yaptığı olağanüstü çalışmalar için kendisine belge verildiği durumlarda, işçinin birçok alacağı belirli ya da belirlenebilir durumdadır. Sadece hâkimin takdirine kalan bazı alacaklar bakımından yine de başlangıçta bir belirsizlikten söz edilebilecektir.

    İşçilik alacaklarının hesabı genelde iki kritere tabidir. İşçinin işyerinde geçen çalışma süresi ve ücreti ile ekleri bilindiğinde işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Bu yüzden özellikle kamu kurumlarında işçinin çalışmalarının tam olarak Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirilmesi ve işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçinin ücreti ile eklerinin toplu iş sözleşmesinde yer alması sebebiyle işçilik alacakları belirlenebilir durumdadır. Yine de hâkimin takdir alanına giren manevi tazminat, takdiri indirime tabi fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, bayram ve genel tatil ücreti, cezai şart, sözleşmenin kalan süresine ait ücret gibi alacakların başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün değildir. Nitekim 107. maddenin Adalet Komisyonu gerekçesinde de, alacaklının “talep edebileceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağın tamamını tam olarak tespit” edememesi halinde belirsiz alacak davası açılabileceği ifade edilmiştir.

    Gerekçede örnek olarak “keşif ve bilirkişi raporu” ile alacağın miktarının tespit olunmasından söz edilmiştir ki, iş yargısında bilirkişi hesap raporu alınması çok yaygın bir uygulamadır. Yine 107. maddenin 2. fıkrasında “karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu” alacak miktarının belirlenmesinden söz edilmiştir ki, yukarıda sözü edilen yasal yükümlülükler sebebiyle işçiye çalışırken belge vermekle yükümlü olan işveren bunu yerine getirmediğinde, işçinin alacağın miktarını tam olarak belirlemesini beklemek doğru olmaz.

    Belirsiz alacak davasını öngören hükümde biri sübjektif, diğer objektif iki unsur karşımıza çıkmaktadır. Alacağın veya dava değerinin belirlenmesini objektif olarak imkânsız olması halinde belirsiz alacak davası açılabilecektir. Örneğin iş kazası geçiren işçinin açacağı davada işveren ve işçinin karşılıklı kusur oranları, kusursuz sorumluluk olup olmadığı ve varsa kaçınılmazlık durumu ve maluliyet oranlarının dava açma aşamasında belirlenmesi imkânsızdır.

    Sübjektif unsur ise alacaklının talep konusu miktarı belirlemesinin alacaklıdan beklenememesidir. İşçinin yasal hakları ödenmeksizin işten çıkarıldığı bir durumda yukarıda belirtilen masraflara ek olarak uzman hesap raporu aldırarak olası işçilik alacaklarını belirlemesi de hak arama özgürlüğü önünde engel olarak değerlendirilebilir.

    Talep sonucunun rakam olarak ifadesinin imkânsızlığı, davacının tam olarak miktarını bilmediği ve bu bilgisizliğini davalının sahasında bulunan vakıalardan kaynaklandığı durumlarda söz konusudur.

    İşyerinde sendikasız çalışan ve yasal işçilik alacakları konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olması beklenmeyen bir işçinin, alacakları doğru şekilde adlandırması dahi mümkün olmazken doğru hesap yöntemiyle birlikte ve tam olarak belirlemesi mümkün görülmemelidir. Ancak işyerinde hukuk müşaviri, personel uzmanı, muhasebe müdürü gibi konumda çalışan bir işçi bakımından aynı sonuca varmak mümkün olmayacaktır.

    Belirsiz alacak davası hukuk sistemimize girmeden önce icra inkar tazminatına hak kazanma yönünden likit (belirli) olma kriteri içtihat olarak kabul edilmiştir. Bu kriterin, alacağın belirli olup olmamasında da dikkate alınabileceği Yargıtay tarafından kabul edilmiştir. Yargıtay’a göre; “Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için ise; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemez”
    Genel mahiyette bu açıklamalardan sonra işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı noktasında Dairemizce belirlenen kriterler aşağıdaki gibidir;

    Kıdem tazminatı hesabı için, işçinin çalıştığı süre, fasılalı çalışma olup olmadığı, bu süre içinde ihbar önelini altı hafta aşan istirahat raporu alınıp alınmadığı, ücretsiz izin uygulaması olup olmadığı, grevde geçen sürenin varlığı, işçinin son ücreti, ücretin eki niteliğindeki ödemelerin son bir yıllık toplamı, işçiye sağlanan ayni hakların parasal değeri ve son bir yıllık ortalaması, ücretin eki mahiyetindeki ödemelerin devamlılık arz edip etmediği gibi konuların net olarak bilinebilmesi gerekir. Bu yüzden işçinin hesabın unsurlarına dair sözü edilen bir veya birkaç konuda belirsizlik halinde kıdem tazminatının başlangıçta tam olarak ve tamamen belirlenmesi mümkün olamaz. HMK’nun 107. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere alacaklının “alacağının tamamını tam olarak” tespiti mümkün değildir. Bu nedenle hesabın unsurlarındaki tartışma ve belirsizlik, alacağın da belirsiz olması sonucunu doğurur. Ancak ücret ve eklerine dair tartışma kıdem tazminatı tavan sınırlaması sebebiyle sonuca etkili değilse, kıdem tazminatının belirsiz alacak davasına konu edilemeyeceği düşünülmelidir.

    İhbar tazminatı hesabı noktasında kıdem tazminat için sözü edilen tavan sınırlaması hariç, hemen hemen aynı verilere ihtiyaç vardır. İşçinin çalışma
    süresindeki tartışmanın ihbar süresine dair dilimi etkilemesi veya işçinin ücreti ve eklerindeki herhangi bir tartışma halinde ihbar tazminatı hesabı da belirsizdir.

    İşçinin ücretini ve çalışma süresini bilmesi gerektiği varsayımı ile ihbar ve kıdem tazminatının her durumda belirli olduğunu söylemek isabetli bir yaklaşım olmaz. Çalışma süresine ve ücreti ile eklerine dair yasal yükümlülüğe rağmen işverence belge verilmemiş bir işçinin, işverende mevcut işyeri şahsi sicil dosyasına ulaşmadan ve işverence bilgi ve belge sunulmadan önce henüz dava açma aşamasında bu tür tazminatların tamamını ve tam olarak hesaplamasını beklemek ve bunu bir dava şartı olarak kabul etmek, hak arama özgürlüğünü zedeler. Bu konuda alınacak olan uzman raporu da hesap noktasında aynı belge eksiklikleri sebebiyle yeterli olmayacağı gibi, iş sözleşmesi yasal hakları ödenmeksizin feshedilen işçiden dava öncesinde alacaklarını belirleyebilmek için hesap raporu almak yönünde bir masraf yapmasını beklemek de doğru olmaz.

    Yıllık izin ücreti hesabının unsurları, işçinin çalışma süresi ve ücretin miktarıdır. İşverence yasal düzenlemelere rağmen bu yönlerden belge düzenleme ve işçiye verme yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olması halinde işçinin yıllık izin ücretini dava öncesinde tam olarak belirlemesi mümkün olmayabilir. Bu açıdan çalışma süresi ve ücretin tartışmalı olması durumunda yıllık izin ücreti belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Ancak çalışma süresi ve ücretin işçiye verilmiş veya ulaşabileceği belge ve kayıtlarla kesin olarak saptanabildiği hallerde yıllık izin ücretinin belirli olduğu ve belirsiz alacak davasına konu olamayacağı söylenebilecektir.

    Fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil çalışmaları karşılığı ücretler için ise çalışmaların tamamının puantaj kayıtlarına dayandırıldığı istisnai durumlar dışında hakimin taktiri indirimi söz konusu olduğundan, alacakların, davanın açıldığı aşamada tam olarak belirlenmesi mümkün değildir. Bu itibarla sözü edilen alacakların belirsiz alacak davasına konu edilebileceği ilke olarak kabul edilmektedir.

    Hâkimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılarak alacak miktarı veya değerinin belirlenmesi halinde alacak belirsizdir.

    Dairemizin kısmi dava ile ilgili verdiği bu ölçütleri kabul eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 17.10.2012 gün ve ... E, ...K sayılı kararında “İşçilik alacaklarının özelliği de dikkate alınarak, bu alacaklarda, talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi, aksinin kabulü de doğru olmayacağını, talep konusu işçilik alacakları belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesinin daha doğru olacağını” açıkça belirmiştir.

    Aynı dava dilekçesinde birden fazla işçilik alacaklarının talep edildiği durumlarda davaların yığılmasından söz edilir ki, alacağın belirli olup olmadığı her bir alacak kalemi bakımından somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.10.2012 gün, ... E, ..K sayılı kararı da bu yöndedir.

    Davaya konu işçilik alacaklarının bir kısmının ya da bazılarının belirsiz alacak davasına konu olamayacağı belirlendiği takdirde, hâkim hemen davayı reddetmemeli, HMK.’nun 115/2 maddesi uyarınca eksikliği tamamlaması yani alacağını belirleyerek buna göre talepte bulunması için davacıya kesin süre vermeli, gereğinin yerine getirilmemesi halinde dava şartı eksikliğinden dava reddedilmelidir. Dairemiz kararları ile Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin kararları bu yöndedir.

    Alacağın belirsiz olması halinde alacaklı, belirsiz alacak davası açabileceği gibi kısmi dava olarak da alacağın tahsilini talep edebilir.

    Dava dilekçesinde alacağın belirsiz olduğundan söz edilmiş olsa da, kısmi dava açıldığının ifade edilmesi halinde davanın türünün kısmi dava olarak kabulü gerekir. Zira alacak belirsiz ise kısmi dava yoluyla alacağın istenmesine engel bir durum yoktur. Bu ihtimalde kısmi dava ancak talep edilen kısım itibarıyla zamanaşımını keser. Yargılama ile alacağın belirlenen kalan kısmı ıslah veya ek dava ile talep edildiğinde arttırılan miktarlar bakımından faiz başlangıcı -kural olarak- talep tarihidir. Bu nedenle davanın türünün belirsiz alacak davası veya kısmi dava oluşunun sonuçları farklı olup, tereddüt halinde hâkim tarafından bu husus davacıya açıklatılmalı ve davanın türü ön inceleme tutanağına yazılarak tahkikat aşamasına geçilmelidir.

    Belirsiz alacak davası ise mevcut yasal düzenleme çerçevesinde üç değişik şekilde açılabilir. Eda (tahsil talebi ile) davası niteliğinde belirsiz alacak davasının açılabileceği HMK’nun 107. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında öngörülmüştür. Tespit niteliğinde belirsiz alacağı tespit davası ise aynı maddenin 3. fıkrasına dayanmaktadır. Maddenin gerekçesine göre ise alacaklı kısmi eda külli tespit davası da açabilir. Her bir dava türünün farklı özellikleri bulunmaktadır.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında, alacaklı belirleyebildiği miktarı davaya konu etmelidir. Bu konuda rastgele bir miktarı talep etmesi doğru olmaz. Örneğin, işveren ve Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarında 10 yıl ve asgari ücretten hizmeti görünen bir işçi, çalışma süresini 12 yıl ve ücretini net 2.000,00 TL olarak açıklamak suretiyle kıdem tazminatıyla ilgili belirsiz alacak tahsil davası açabilir. Bu davada, kayıtlarda geçen süre ve asgari ücrete göre belirlenebilen miktar talep edilmelidir. Başka bir anlatımla tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında alacaklı belirleyebildiği kadarıyla bir hesaplama yapmalı ve bu miktarı talep etmelidir. Dava dilekçesinde şimdilik kaydıyla farazi bir miktar (100,00 TL) gösterilmesi halinde, davanın, tahsil amaçlı belirsiz alacak davası olarak kabulü doğru olmaz.

    Tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında, işverenin vereceği cevap, ön inceleme aşamasında bu yönde uzlaşı veya tahkikat aşamasında belirsizlik ortadan kalktığında, 107/2. maddeye göre davacı miktarı arttırabilir ve alacağın tümünün tahsilini talep edebilir. Bu aşamada iddianın genişletilmesi yasağı devreye girmez.

    HMK’nun 107. maddesinin gerekçesine göre, alacak belirli hale geldiğinde artırım, sadece bir kez yapılabilir. İkinci kez artırım yapılmak istenirse, iddianın genişletilmesi yasağı ile karşı karşıya kalınır.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında, dava tarihinde alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 157. maddesi uyarınca, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hâkimin her kararından sonra zamanaşımı yeniden işlemeye başlar. Bu nedenle yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemeyeceğinden, davacının talep artırım dilekçesi üzerine ileri sürülen zamanaşımı definin de sonuca bir etkisi olmaz.

    Tahsil talepli belirsiz alacak davasında faiz başlangıcı, davadan önce temerrüt söz konusu değilse dava tarihi olmalıdır. Alacak belirlendikten sonra arttırılan kısım için faiz başlangıcı temerrüt ya da dava tarihidir. Belirtmek gerekir ki, belirsiz alacak davasının alacaklıya sağladığı bütün imkânlar bir tek tahsil amaçlı belirsiz alacak davasında ortaya çıkar.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabileceği HMK’nun 107/3. maddesinde kabul edilmiş olmakla, davanın miktar belirtmeden açılması da imkân dâhilindedir. Bu halde hukuki yarar yokluğu ile ilgili tartışmalara mahal vermemek için, 107. maddenin son cümlesinde, belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasında hukuki yararın bulunduğu ifade edilmiştir.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılabilmesinin en önemli sonucu, belirsiz alacak tespit davasının da alacağın tamamı için zamanaşımını kesmesidir. Bu husus, 107. maddenin gerekçesinde açıklanmıştır.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılmasının ardından, alacağın yargılama sırasında belirlenmesi üzerine HMK’nun 107/2. maddesine göre miktarın arttırılması mümkün değildir. Zira sözü edilen hüküm, belirsiz alacak davasının miktar belirtilmesi yoluyla eda davası biçiminde açılması halinde uygulama alanı bulabilir. Ancak belirsiz alacak tespit davasında yapılan yargılama ile alacak belirlendikten sonra, davanın tamamen ıslahı suretiyle alacağın tahsili talep edilebilir.

    Belirsiz alacak davasının tespit davası olarak açılması ve ardından ıslahla eda davasına dönüştürülmesinin, davanın belirli bir miktar üzerinden açılmasından farkı, faiz başlangıcı noktasında kendisini gösterir. Belirsiz alacak davası tespit davası olarak açıldığında faiz başlangıcı, alacakların rakam olarak talep edildiği ıslah tarihi olmalıdır. Belirsiz alacak davası ile kesilmiş olan zamanaşımı yargılama sırasındaki işlemler ve hâkimin her kararı ile kesileceğinden ıslaha karşı ileri sürülen zamanaşımı defi sonuca etkili değildir.

    HMK 107. maddesinin gerekçesine göre belirsiz alacak davasının, kısmen eda davasıyla birlikte külli tespit davası olarak da açılabilmesi imkân dâhilindedir. O halde belirsiz alacak davasında bir miktarın tahsili yanında, kalan tutarın tespiti istenebilecek ve yargılama sırasında belirlendiğinde kalan miktar da talep edilebilecektir.

    Bunun tam eda davasından farkı, belirlenebilen miktarın talebi yerine, kısmi bir miktarın istenebilmesidir. Örneğin belirsiz bir alacak için alacaklı tarafından belirsiz alacak davası açıldığında ve 100,00 TL için tahsil, kalan miktarı için ise alacağın tespiti istendiğinde kısmi eda külli tespit davasından söz edilir. Zira alacaklı işveren veya resmi kurum kayıtlarında geçen belirleyebildiği miktarı davaya konu etmek yerine, farazi bir miktar için talepte bulunmuştur. Sözü edilen davanın kısmi davadan farkı ise, alacaklının kısmi dava açtığını belirtmeksizin belirsiz alacak davasından söz ederek taleplerde bulunmasına dayanır. Yukarıda açıklandığı üzere belirsiz bir alacak için alacaklının açıkça kısmi dava açtığını belirterek talepte bulunması veya belirsiz alacaktan söz edilmeksizin kısmi taleplerde bulunulması halinde davanın kısmi dava olarak açıldığı kabul edilir.

    Kısmi eda külli tespit davasının açıldığı anda alacağın tamamı için zamanaşımı kesilir. Yargılama sırasındaki işleminden veya hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlayacağından yargılama sırasında alacağın zamanaşımına uğradığından söz edilemez. Bu nedenle yargılama sırasında arttırılan taleplere karşı yapılan zamanaşımı defi sonuca etkili değildir. Ancak faiz başlangıcı açısından tahsil amaçlı belirsiz alacak davasından farklı bir durum vardır. Davaya konu edilen miktar bakımından faiz başlangıcı olarak dava tarihi kabul edilmelidir. Alacağın kalan kısmın sadece tespiti istenmiş olmakla, belirlenen bakiye alacak miktarının ilerde talep edildiği tarihten itibaren faize karar verilmelidir.

    Dosya kapsamına göre; davacı vekili dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını açıkça belirtmiş, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak toplamda 2.500,00 TL talepte bulunmuş, 15.05.2015 harç tarihli dilekçesi ile de davasını ıslah ettiğini bildirmiştir. Bu hali ile eldeki dava kısmi eda külli tespit davası niteliğinde olup fazla çalışma ücreti talebi yönünden dava ve ıslah tarihleri gözetilerek faize hükmedilmesi gerekirken dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi, ayrıca genel bütçeye dâhil olan ve bu nedenle 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13/j maddesi uyarınca harçtan muaf olduğu tartışmasız olan davalı T.C. A.. B.. aleyhine hükmün üçüncü fıkrasında doğru olarak harç yükletilmemesine rağmen hükmün dördüncü fıkrasında davalı T.C. A.. B..’na harç yükletilmesi hatalı olup bozma nedeni ise de bu yanlışlıkların giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün, 6100 sayılı yasanın geçici 3/2 maddesi yollaması ile 1086 sayılı HUMK`un 438/7 maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    F) Sonuç:

    Kararının hüküm kısmının birinci fıkrasında fazla mesai alacağının tahsiline ilişkin hükmün çıkartılarak yerine;
    “2.866,18 TL fazla mesai alacağının, 500,00 TL’sinin dava tarihi olan 10.02.2014 tarihinden itibaren, bakiye 2.366,18 TL’sinin ıslah tarihi olan 15.05.2015 tarihinden itibaren işleyecek bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faizi ile (yasal faizden düşük olmamak üzere) birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine,” kelimelerinin yazılmasına,
    Hükmün harca ilişkin dördüncü fıkrasında yer alan “davalılardan” sözcüğünün çıkarılarak yerine “davalılardan İ. G Tem. Özel Sağ. Hizm. Gıd. Bilg. Özel Sos. Hiz. İnş. San. Tic. Ltd. Şti.” sözcüklerinin yazılmasına, hükmün bu şekilde DÜZELTİLEREK ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlerden İ. Grup Tem. Özel Sağ.Hizm.Gıd.Bilg.Özel Sos.Hiz.İnş.San.Tic.Ltd.Şti.`ne yükletilmesine, oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas : 2015/2290 Karar : 2018/426
    Tarih : 7.03.2018

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı vekili müvekkilinin Milli Savunma Bakanlığına ait iş yerlerinde çeşitli alt işverenler nezdinde kesintisiz şekilde çalıştığını, kayıtlarda asgari ücret düzeyinde gösterilen ücretinin gerçekte daha fazla olduğunu, iş yerinde sağlanan yemek ve servis imkânlarından da faydalandığını belirterek, hizmet döküm cetvelinde gösterilen brüt ücret miktarı üzerinden yemek ve yol yardımı bedellerini de eklemek suretiyle hesaplama yaparak açtığı davasında belirsiz olan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti alacağı ve bir kısım işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

    Davalı vekili davanın taraf sıfatı yokluğundan reddinin gerektiğini, talep konusu alacaklardan davacının çalıştığını iddia ettiği dönemdeki yüklenici firmaların sorumlu bulunduğunu, müvekkilinin herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece davanın belirsiz alacak davası olduğunun kabulü ile bilirkişi raporu uyarınca davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

    Mahkemece davacının dava dilekçesi ile hizmet döküm cetvelinde belirtilen brüt ücret miktarı üzerinden hesaplama yaparak davasını açtığı ancak ücretinin daha yüksek olduğu iddiasında bulunduğu,
    eldeki davada bilirkişi raporu alınmak suretiyle davacının alacaklarının hesaplandığı ve davalıdan alacaklı olduğunun belirlendiği,
    yargılama sırasında hesap raporu alınmasını gerektiren her alacağın belirsiz kabul edilmesi gerektiği,
    eldeki davada da emsal ücret araştırması neticesinde bilirkişi incelemesi yapılarak hesap raporu alınması karşısında alacağın belirsiz olduğu, kaldı ki dava şartı olan hukuki yarar şartının tamamlanabilen dava şartlarından olduğu,
    davacının alacağının var olduğu bilirkişi raporu ile tespit edilmişken hukuki yararının olmadığından bahsedilemeyeceği,
    ayrıca aynı konuda bir kısım işçiler tarafından açılan belirsiz alacak davalarında aynı gerekçe doğrultusunda verilen kabul kararlarının Özel Daire tarafından onandığı gerekçesiyle; direnme kararı verilmiş,

    karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: dava konusu kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacaklarının belirsiz alacak olup olmadığı, anılı alacaklarını belirsiz alacak davası olarak açmakta davacının hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

    Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107'nci maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.

    6100 sayılı Kanun'un 107`nci maddesinde yer alan;
    "1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
    2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
    3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.

    Hükümet tasarısında yer almayan bu madde,
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde;
    "bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek “etkin hukuki koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukuki ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukuki ilişki ile asgari bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin var olduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde var olan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla,
    alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir.

    Bu kriterler,
    Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin;
    1-Davacının kendisinden beklenememesi,
    2-Bunun olanaksız olması,
    3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.

    Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.

    Usul hukukunun maddi hukuk içinde gerçekleşen hakkın talep edilebilirliğini, tespitini belirli kurallara bağlayan hukuk dalı olması nedeniyle maddi hukuk için araç olduğu unutulmamalıdır. O nedenle iş yargılaması kuralları ve bu anlamda Hukuk Muhakemeleri Kanunu kurallarının iş ve sosyal güvenlik hukukuna hizmet ederken, bu hukukun ilkelerini de göz ardı etmemesi gerekecektir.

    İşçilik alacakları bakımından, dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir.

    Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir.

    4857 sayılı İş Kanunu`nun 8’inci maddesinin 3’üncü fıkrası ile,
    işverene yazılı sözleşme yapılmayan hâllerde en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belgeyi işçiye verme yükümlülüğü getirilmiştir.

    Kanunun 32/2`nci maddesi ile,
    ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak Türk parası ile iş yerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödeneceği, çalıştırdığı işçilerin söz konusu alacaklarını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişilerin özel olarak açılan banka hesapları dışında bu alacakları ödeyemeyeceği belirtilmiştir.

    4857 sayılı İş Kanunu'nun 37`nci maddesi ile,
    işverene iş yerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya iş yerinin özel işaretini taşıyan bir pusula verme yükümlülüğü hükme bağlanmıştır. Söz konusu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi zorunluluğu hüküm altına alınmıştır.

    Kanunun 67'nci maddesinde, günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatlerinin iş yerlerinde işçilere duyurulacağı; 75'inci maddesinde ise işverene çalıştırdığı her işçi için işçinin kimlik bilgilerinin yanında, İş Kanunu`nun ve diğer kanunlar uyarınca düzenlemek zorunda olduğu her türlü belge ve kayıtları saklamak ve bunları istendiği zaman yetkili memur ve mercilere göstermek zorunda olduğu bir özlük dosyası düzenlemesi gerektiği yükümlülükleri getirilmiştir.

    Söz konusu düzenlemelere bakıldığında işçi işveren arasındaki iş ilişkisinde belgeye bağlama görev ve yetkisinin işçide değil, işverende olduğu görülmektedir.

    İş sözleşmesinde iş görme edimini yerine getiren ve belge düzenleme yetkisi ve yükümlülüğü bulunmayan işçinin, alacaklarını belirleyebilmesi için işveren tarafından düzenlenen kanuna uygun belgelere ihtiyacı vardır. Diğer yandan iş ilişkisindeki alacak kalemlerinin hesaplanmasında çıplak ücret ya da giydirilmiş ücrete göre hesaplanan farklı alacak türleri bulunmaktadır. Örneğin kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer işçilik alacakları (fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin alacakları gibi) çıplak ücretten hesaplanmaktadır.

    Giydirilmiş ücrete, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Özellikle ücrete dâhil edilecek menfaatlerin iş yerinde süreklilik arz edip arz etmediği de çoğunlukla taraflar arasında tartışma konusu edilmektedir. Bu nedenle eğitim düzeyi ve sosyal durumları birbirinden farklı olan işçilerin alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmelerini beklemek mümkün değildir. Bunun için yukarda bahsedilen iki kriter birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen işçilik alacağının belirli olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir.

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 gün ve 2012/9-838 E., 2012/715 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, işçilik alacaklarının özelliği dikkate alınarak alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde bu nedenle talep konusu işçilik alacaklarının belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır.

    Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
    17.06.2015 gün, 2015/22-1156 E., 2015/1598 K. sayılı,
    22.06.2016 gün, 2016/22-874 E., 2016/824 K. sayılı ve
    17.01.2018 gün, 2016/22-2181 E., 2018/24 sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.

    Öte yandan işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda Yargıtay`ın iş davalarına bakan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için,
    Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan değerlendirme sonucunda 15.12.2017 gün ve 2016/6 E.-2017/5 K. sayılı kararı ile
    "İşçilik alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçilik alacaklarında dahi somut olayın özellikleri itibariyle işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve sonuç olarak içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı" yönünde karar verilmiştir.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

    Davacı işçi ücretinin kayıtlarda gösterilenden daha fazla olduğunu, iş yerinde yemek ve servis imkânlarından da faydalandığını belirterek hizmet döküm cetvelinde gösterilen brüt ücret miktarı üzerinden, tahmini rakamlara dayalı yemek ve yol yardımı bedellerini de eklemek suretiyle hesaplama yaparak anılı alacaklarını talep etmiştir.

    Mahkemece yargılama sırasında alınan bilirkişi raporu uyarınca, davacının iddia ettiği ücret ile yemek, yol bedeli de eklenmek suretiyle tespit edilen ve giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanan kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı hüküm altına alınmıştır.

    Kıdem ve ihbar tazminatlarının hesap unsurları işçinin hizmet süresi ile son ücreti olup belirtilen hesap unsurlarından birine ilişkin tartışma ve belirsizlik alacağın da belirsiz olması sonucunu doğurmaktadır. Az yukarıda belirtildiği üzere kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabına esas ücret giydirilmiş ücrettir ve giydirilmiş ücrete işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Bu kapsamda ayni olarak sağlanan yemek yardımı ve servis hizmetinin parasal değerinin de tazminat hesabında göz önünde tutulacağı kuşkusuzdur.

    4857 sayılı İş Kanunu’nun 8/3’üncü maddesinde, işveren açıkça işçiye temel ücreti ve varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulduğu hâlde, işveren tarafından dosyaya Kanunun kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirerek gerekli belgeleri işçiye teslim ettiğine dair bir delil sunulmamıştır. Bu nedenle işçinin alacağını belirleyecek verilerin elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.

    O hâlde uyuşmazlık konusu alacakların belirlenebilmesi; hesap raporu alınması, işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi ile tahkikatı gerektirdiğinden, mahkemece davanın belirsiz alacak davası olarak görülmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

    Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler esnasında bir kısım üyelerce, alacağın belirli olup olmadığının talep sonucunun belirlenmesine ilişkin olduğu yargılama sırasındaki ispat sorunlarının konuyla bir ilgisinin bulunmadığı, kayıtlardaki ücrete göre alacağını belirleyebilen davacının iddia ettiği ücret miktarına göre de belirleyebilmesinin mümkün olduğu, davacının dava dilekçesinde hizmet süresi ve ücretini açıkça belirttiği bu noktada alacakların belirsiz olduğundan bahsedilemeyeceği, ayni olarak sağlanan yemek ve yol yardımlarının parasal değerinin de az bir araştırma ile belirlenebileceği, yine neredeyse bütün işçilik alacaklarına ilişkin davalarda bilirkişi raporu alınarak sonuca gidildiği sırf bu nedenle ve hesap raporu alındığı için alacağın belirsiz olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, yargı kararları ile işçinin ekonomik bakımdan zayıflığı ve kayıt dışılık gibi gerekçelerle kanunda öngörülenin dışında yeni bir yargılama usulünün kabul edilemeyeceği, alacaklı olduğunu ileri süren kişinin belirsiz alacak davası açabilmesi için talep sonucunu gerçekten belirlemesinin mümkün olmaması ya da bunun objektif olarak imkânsız olması gerektiği somut olayda ise dava dilekçesinden de anlaşıldığı üzere talep sonucunun açıkça belirlendiği, bu nedenlerle direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

    Tüm bu nedenlerle, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

    Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

    S O N U Ç: Direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.03.2018 gününde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.



  • YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ
    Esas: 2016/6356 Karar: 2017/7557
    Tarih: 23.05.2017

    • HMK 107. Madde

    • Belirsiz Alacak ve Tespit Davası

    Davacı-davalı ... vekili, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla davacının evlilik birliğinin sona ermesiyle katkı payı alacağının tespiti, 107 uyarınca belirsiz alacak olarak şimdilik 100.000,00 TL katılma ve değer artış payı alacağının faiziyle birlikte davalıdan tahsilini ve mal rejiminin tasfiyesi ile müvekkilinin mal rejiminden doğan tüm haklarının verilmesini, ayrıca 199 maddesi uyarınca davalının tüm malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasını istemiştir. Karşı dava yönünden, davaya konu edilen taşınmazın karşı davacı tarafından bağışlandığı ileri sürülerek davanın reddi savunulmuştur.

    Davalı-davacı ... vekili, karşı dava dilekçesinde karşı davalı adına kayıtlı evlilik birliği içinde edinilen taşınmaz yönünden alacak talebinde bulunmuş, asıl davanın ise reddini savunmuştur.

    Mahkemece özetle; 119/1 maddesinde dilekçede yer alması gereken unsurların sayıldığı, bazı unsurlar yönünden eksiklik bulunması halinde davacı tarafa eksikliğin giderilmesi için süre verilmesi, eksiklik giderilmediği takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hususunun 119/2 maddesinde açıklandığı, davaya konu yönünden eksiklik bulunması halinde davacıya süre verilmesi gerektiği yönünde bir düzenleme olmamasına rağmen, mahkemece hak kaybına sebebiyet verilmemesi ve usul ekonomisi gözetilerek süre verildiği, ne var ki davacı tarafça sunulan açıklama dilekçesinde ara kararlarına yönelik itirazlar belirtilmesine karşın, eksikliği giderecek açıklamalar yapılmadığı, mevcut dilekçe ve taleplere göre yargılamanın sağlıklı yürütülmesi mümkün görülmediğinden asıl dava dilekçesinin usulden reddine, karşı davanın kararın kesinleşmesinden sonra bu dosyadan ayrılarak ayrı bir esasa kaydına karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde asıl davanın usulden reddi yönünden davacı-davalı vekili, asıl davaya konu malvarlığına konulan ihtiyati tedbire dair ara kararlar yönünden davalı-davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    1- ) Davalı-karşı davacı vekilinin tüm ve davacı-karşı davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

    2- )Davacı-davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince;

    01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 6100 Sayılı HMK'nın 107. maddesi; " ( 1 ) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. ( 2 ) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. ( 3 ) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." hükmünü içermektedir.

    Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna yada objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.

    Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı yada bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya dair yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.

    Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir. 6100 Sayılı HMK'nın 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu ( örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu )" belirlenebilme hali açıklanmıştır.

    Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da ( gerçekten ) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.

    Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.

    Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya dair ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir. Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde ( Örn: 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50,, 51,56 ), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir.

    6100 Sayılı ile birlikte, belirsiz alacak davası açma imkanı tanınmak suretiyle belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı da sınırlandırılmıştır. Zaman zaman, 6100 Sayılı ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya dair yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür. Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya dair 6100 Sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü belirsiz alacak davası, zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir.

    Somut uyuşmazlık incelendiğinde, Mahkemece, yazılı gerekçe ile davanın usulden reddine karar verilmiş ise de bu görüşe katılma olanağı bulunmamaktadır. Mahkeme tensiple, davacı tarafın, davalıya ait ve davacının katkı payı alacağı olabilecek varlıklar ile katılma ve değer artış payı alacağı hesabında dikkate alınabilecek her türlü mal varlığının araştırılması ve tasfiyeye tabi tutulması talebi; ( tensibin 13. bendinde ) davaya konu olan mal varlıklarını açıklama, hangi mal varlığından, hangi sebeple ve ne miktarda alacak talep edildiğini bildirme yükümlülüğünün davacı tarafa ait olduğu gerekçesiyle yerinde görülmediğinden bu yöndeki talebin reddine karar verilmiş, yine ( tensibin 14. bendinde ) davacıya Yargıtay 8. HD'nin 17.09.2013 tarih, 2013/5338 E, 12401 K ve 18.01.2011 tarih ve 2010/4432 E, 2011/124 K sayılı ilamları gerekçe yapılarak; davaya konu malların neler olduğunu tek tek açıklamak, hangi mal varlığından hangi hukuki sebeple ( katkı payı, katılma alacağı, değer artış payı vs. ) ve ayrı ayrı TL olarak ne miktarda alacak istendiğini açıklamak ve talebi somutlaştırmak üzere 31, 33,, 147,, 169, 194/1 maddeleri gereğince iki haftalık süre verilmiş, aksi takdirde davanın usule uygun açılmadığı kabul edilerek karar verileceği belirtilmiştir.

    Dava dilekçesinde davacı tarafça; mal rejiminin tasfiyesi ile katkı payı, değer artış payı ve katılma alacağı ile 199 maddesine dayalı tasarruf yetkisinin sınırlandırılması talep edilmiş olup, davalıya ait malvarlıklarından tespit edilebilenlerin açıklandığı ( ada ve parsel numaraları, şirket isimleri, banka hesap numaraları ); tespit edilmesi mümkün olanların ise taşınmazlar için bulunduğu yer-mevki ve diğer mallar için ise ilgili kurum ve kuruluş adlarının bildirdiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, bu tür davalarda talep edilen tüm malvarlığının tensip zaptı ile 2 haftalık süre içerisinde davacı tarafça belirtilmesini istemenin, gerek hak arama özgürlüğünü kısıtlayacağı gerekse yukarıda açıklanan belirsiz alacak davasının özüne aykırı olacağının gözetilmemesi usul ve yasaya aykırıdır. Mahkemece; davaya konu yapılan ve davacı tarafın verdiği bilgiler ile tespiti mümkün olan malvarlıkları için ilgili kurum ve kuruluşlara yazı yazılmaksızın yargılamanın başında yazılı şekilde süre verilmesi hakkaniyete de uygun değildir. Mahkemeler, taraflar arasındaki ihitilafı çözme ile görevli olup, bundan kaçınılmaması gerekmektedir.

    Dava konusu tüm malvarlıkları tespit edildikten sonra hangi mal için ne kadar miktar talepte bulunulduğunun bildirilmesi için davacı tarafa süre verilmesi yerine henüz davaya konu tüm malvarlıkları belirlenmeden yazılı şekilde bu yönden süre verilmesi de yerinde olmamıştır.

    Mahkemece yapılacak iş, davacının açıkça bildirdiği malvarlıkları ile dava dilekçesinde verdiği bilgilere göre tespiti mümkün olan malvarlıkları için ilgili tapu, trafik, ticaret sicil ve vergi dairesi gibi kurumlara yazı yazılması, iddia ve savunma doğrultusunda toplanacak taraf delilleri çerçevesinde uyuşmazlık hakkında bir karar verilmelidir.

    Mahkemece verilen süre içerisinde davacı vekili tarafından harcı tamamlanan 199 maddesiyle ilgili talep yönünden gerekçe yerinde olumlu olumsuz bir değerlendirme bulunmaması da hatalıdır.

    SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda ( 2 ) numaralı bentte gösterilen sebeplerle davacı- davalı vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulüyle hükmün 6100 Sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollaması ile 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, davalı-davacı vekilin tüm ve davacı-davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının yukarıda ( 1 ). bentte gösterilen sebeple reddine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.480,00 TL Avukatlık Ücreti'nin davalı-davacıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacı-davalıya verilmesine, taraflarca 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, ve 29,20 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 2,20 TL'nin davalı-davacıdan alınmasına, davacı-davalıdan alınan peşin hacında istenmesi halinde iadesine, 23.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.