HMK Madde 26



  • Taleple Bağlılık İlkesi

    HMK Madde 26

    (1) Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.

    (2) Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır.




  • HMK Madde 26 Gerekçesi

    Madde, 1086 sayılı Kanunun tek fıkradan ibaret olan 74 üncü maddesini karşılamaktadır. 1086 sayılı Kanunun bu maddesinde yer alan “Türk Medenî Kanunu ile muayyen hükümler mahfuz olmak üzere" ibaresi, ikinci fıkrada "Hâkimin, tarafların talebi ile bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır” şeklinde daha genel bir ifadeyle düzenlenmiştir.

    Bu madde ile 29 uncu maddede düzenlenen medenî yargılama için asıl olan, tasarruf ilkesinin bir açılımı yapılmış olmaktadır.



  • HMK 26 (Taleple Bağlılık İlkesi) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2018/4625 Karar : 2018/9953
    Tarih : 24.09.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    1-Davalı erkek, temyiz dilekçesinde adli yardım talebinde bulunmuştur. Adli yardıma ilişkin usul ve esaslar Hukuk Muhakemeleri Kanununun 334-340. maddelerinde düzenlenmiş olup, aynı Kanunun 336/3. maddesine göre adli yardım talebi kanun yollarına başvuru sırasında Yargıtay`a da yapılabilir ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun 337/1. maddesi uyarınca da duruşma yapılmaksızın talep hakkında karar verilebilir. Davalının adli yardım talebini içeren dilekçesi ve dosya kapsamındaki belge ve bilgiler birlikte değerlendirildiğinde; kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gereken kanun yoluna başvuru giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu kanaatine varıldığından, davalının adli yardım talebinin kabulüne karar vermek gerekmiştir.

    2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle mahkemece çocuğun yaşı, babanın hükümlü olduğu gözetilerek kişisel ilişki kurulmamış ise de koşulların değişmesi halinde kişisel ilişkinin yeniden düzenlenmesinin her zaman talep edilmesinin mümkün bulunduğunun anlaşılmasına göre davalı erkeğin tüm, davacı kadının ise aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
    3-Hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır. Hükmün sonuç kısmında taleplerden her biri hakkında verilen hükmün gösterilmesi gerekir (HMK m.26, 297/2). Yasal gereklilik böyleyken davacı kadının yoksulluk nafakası (TMK m.175) talebi bulunduğu halde; bu konuda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    4-Boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür. (TMK m. 182) Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. O halde velayeti anneye tevdi edilen 2009 doğumlu ortak çocuk Nurhayat için iştirak nafakasına hükmedilmemesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 3. ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerin yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, adli müzaharetten yararlanması sebebiyle başlangıçta alınmayan aşağıda yazılı onama harcının ve temyiz başvuru harcının davalıdan alınmasına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıran davacıya geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/20236 Karar : 2018/8772
    Tarih : 10.09.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Hakim tarafların "talep sonuçlarıyla" (HMK m.24) bağlıdır. Hakim "başka bir şeye" karar veremeyeceği (HMK m. 26) gibi Türk Hukukunu da re'sen uygulamak zorundadır (HMK m. 33).

    Davalı-karşı davacı kadın tarafından, evlilik birliğinin sarsılması (TMK m. 166/1-2) hukuksal sebebine dayalı olarak boşanma davası açılmış, mahkemece davalı-karşı davacı kadının boşanma davası fiili ayrılık sebebiyle (TMK m. l66/son) kabul edilerek tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Davacının talep sonucu Türk Medeni Kanunu'nun 166/1-2. mddesinde düzenlenen evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı olup, kadının boşanma davasında delillerin bu çerçevede değerlendirilip, sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, talep sonucunda bulunmayan Türk Medeni Kanununun 166/4. maddesi gereğince karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre, yeniden hüküm kurulması zorunlu hale gelen tarafların boşanma davalarına ve boşanmanın fer'ilerine yönelik diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.10.09.2018 (Pzt.)



  • YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/43240 Karar : 2018/7752
    Tarih : 5.07.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı, davalılar ile imzalanan 15.12.2005 tarihli sözleşme ile davalılardan daire satın aldığını, 40.000 USD peşin ödediğini ve bakiyesinin banka kredisi ile ödenmesinin kararlaştırıldığını, davalıların sonradan projenin mevcut hali ile yapı ruhsatı alınamadığı için yapı ruhsatı alacak şekle göre yeniden düzenlendiği ve dairenin metrekaresinin arttırıldığı gerekçesi ile 35.000 USD fark istediklerini, bunun üzerine ek bir sözleşme yapılarak bu hususların düzenlendiğini, satış bedelinin davalılara tamamen ödenmesine rağmen sözleşme uyarınca dairenin 31.12.2007 tarihinde teslimi gerekirken inşaatın tamamlanamadığını ve teslim edilemediğini, ek sözleşme ile dairenin 40 metrekare daha büyük olacağı taahhüt edilmesine karşın ancak 16 metrekare büyüme yapıldığını, ayrıca bina dışı donanımda ve dairede eksiklikler bulunduğunu ileri sürerek ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile eksik ve ayıplı işler nedeni ile ayıp oranında indirim tutarının ihtar tarihinden işleyecek en yüksek faiziyle ve 31/12/2007 tarihinden itibaren dava tarihine kadar hesaplanacak kira alacağının uygulanacak en yüksek faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    davalılar, davanın reddini dilemiştir.

    Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 10.000,00 TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren değişken yasal faiz oranı uygulanmak sureti ile hesaplanacak işlemiş faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline, fazlaya yönelik istemin reddine karar verilmiş; hüküm, taraflarca temyiz edilmiştir.

    1-Davacı eldeki dava ile davalılardan satın aldığı dairenin ayıplı ve geç teslim edildiğini ileri sürerek ayıp oranında bedelde indirim ve kira tazminatı talep etmiştir. davalılar davanın reddini dilemiş; Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ne var ki; dava dilekçesinde dava değeri 10.000,00 TL olarak gösterilmesine rağmen ne kadarının kira tazminatı ne kadarının ayıp oranında bedel indirimi karşılığı olarak istenildiği gösterilmediği gibi mahkemece, davacıya bu yönde bir açıklama da yaptırılmamıştır. HMK'nın 26/1. maddesinde “Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.” ve yine Hakimin davayı aydınlatma ödevi başlıklı HMK'nın 31/1. maddesinde “Hakim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” düzenlemesi mevcuttur. HMK 119/ğ. maddesinde de talep sonucunun açık bir şekilde yazılması gerektiğine değinilmiştir. Söz konusu düzenlemelere göre, hakim tarafından öncelikle davacının talep sonucu açıklattırılmalıdır. Mahkemece, 10.000,00 TL'lik dava değerinin hangi talep için ne miktarda olduğu açıklatılmaksızın hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

    2-Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2009/19-109 Esas ve 2009/123 Karar sayılı ilamında değinildiği üzere, 10.04.1992 tarih, 1991-7 Esas 1992-4 Karar Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, hakimin tefhim etmiş olduğu kısa kararla gerekçeli kararın uyum içinde olması gerektiğini öngörmektedir. Yargı erkinin görev ve yetkisi, Anayasa ile yasaları amaçlarına uygun olarak yorumlayıp uygulamak, keza İçtihadı Birleştirme Kararlarının bağlayıcılığını gözetmekten ibarettir. Kısa kararla gerekçeli karar arasındaki çelişkiye cevaz verilmemesinin amacı, kamunun mahkemelere olan güveninin sarsılmamasına yöneliktir. Tefhim edilen hüküm başka, gerekçeli karardaki hüküm başka ise bu durumun mahkemelere olan güveni sarsacağı tartışmasızdır.

    Öyle ki, İçtihadı Birleştirme Kararında bu konuya çok büyük bir önem verilmiş, çelişkinin varlığı tespit edildiği takdirde, başka hiçbir incelemeye gerek görülmeksizin ve tarafların bu konuyu temyiz sebebi yapıp yapmadıklarına bakılmaksızın kararın salt bu nedenle bozulması gerektiğine işaret edilmiştir. Ayrıca 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu' nun 297. maddesinde hüküm fıkrasında nelerin yer alacağı açıklanmış; 297. maddenin 2. fıkrası ile "Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir" hükmü getirilmiştir.

    Somut uyuşmazlıkta, davacı kira tazminatı ve ayıp oranında bedel indirimi talep etmiş, bilahare talebini 39.242,00 TL olarak ıslah etmiştir. Mahkemece, gerekçe kısmında davacının kira tazminatının reddine, davacının mahkemece tayin edilen 2 haftalık kesin süreden sonra ıslah dilekçesi sunduğundan ıslah işlemi yapma hakkının ortadan kalktığı, dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden ve istemle bağlı kalınarak 10.000,00 TL maddi tazminatın faizi ile davalılardan müteselsilen davalılardan tahsiline karar verildiği belirtilmesine rağmen hüküm fıkrasında davanın kısmen kabulü ile 10.000,00 TL maddi tazminatın faizi ile davalardan müteselsilen tahsiline, davacının fazlaya ilişkin isteminin reddine karar verilerek gerekçe ile hüküm fırkası arasında çelişki oluşturulmuştur. Mahkemece, açıklanan yasal düzenleme gözetilmeyerek gerekçe ile hüküm fıkrası arasında çelişki oluşturulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

    3-Bozma nedenine göre tarafların sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.

    SONUÇ: Yukarıda 1 ve 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, 3 nolu bentte açıklanan nedenlerle tarafların temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan 170,78 TL harcın istek halinde davalı ... Tekstil San. Tic. Ltd. Şti'ne, 171,00 TL harcın davalı ... ... Teks. Tic. Ltd. Şti'ne, 170,78 TL harcın davalı ...-...Teşebbüsü'ne, 171,00 TL harcın davalı ... İnş. Yat. San. Tic. A.Ş.'ye iadesine, HUMK’nun 440/I maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05/07/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2018/2421 Karar : 2018/11892
    Tarih : 5.07.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

    Davacı, kayden maliki olduğu çekişme konusu 3763 ada 14 parsel sayılı taşınmazı davalının haklı ve geçerli bir neden olmaksızın konut olarak kullandığını ileri sürerek elatmanın önlenmesine ve 01/01/2010-01/08/2011 tarihleri arasındaki dönem için şimdilik 10.800 TL ecrimisilin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar karar verilmesini istemiştir.

    Davalı, dava konusu taşınmazın önceki maliki olan dava dışı ... ile fiilen birlikte yaşadıklarını ve ortak 6 çocuklarının bulunduğunu, adı geçenin rızası ile dava konusu taşınmazdaki yapıyı inşa ettirdiğini taşınmazdan çıkarılması amacıyla davacıya muvazaalı olarak devrin yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur

    Mahkemece, haksız müdahalenin keşfen belirlendiği gerekçesiyle müdahalenin önlenmesi talebinin kabulüne, ecrimisil isteiğinin ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Dosya içeriğinden, eksiğin tamamlanması suretiyle getirtilen kayıt ve belgelerden, çekişme konusu 3763 ada 14 parsel sayılı taşınmazın davacı adına kayıtlı iken, 24.06.2014 tarihinde dava dışı ... satış suretiyle devredildiği, çekişme konusu taşınmazda davacının kayda ve mülkiyete dayalı bir hakkının kalmadığı anlaşılmaktadır.

    Bilindiği üzere; dava açıldıktan sonra da sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanın da doğal bir sonucudur. Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş, 1086 Sayılı HUMK.nun 186.maddesinde (6100 Sayılı HMK’nun 125. maddesi) dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir. 6100 Sayılı HMK’nun 125/2. maddesinde; dava açıldıktan sonra davacı, dava konusunu (müddeabihi) bir başkasına temlik ettiği takdirde; devralmış olan kişinin, görülmekte olan davada davacının yerine geçeceği ve davanın kaldığı yerden devam edeceği hükmüne yer verilmiştir.

    Öte yandan, davalı ... 'nin dava konusu taşınmazı haklı ve geçerli bir nedeni olmaksızın kullanıldığı saptanarak ecrimisile hükmedilmesinde bir isabetsizlik yoktur.

    Ne var ki, davacı 01.01.2010-01.08.2011 tarihleri arasındaki dönem için ecrimisil talep etmiş olmasına rağmen mahkemece 6100 sayılı ... nun 26. maddesine aykırı olarak talep aşılmak suretiyle 11.12.2009-01.08.2011 tarihleri arasındaki ecrimisilin hüküm altına alınması doğru değildir.

    Hal böyle olunca, elatmanın önlenmesi isteği bakımından kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan 6100 sayılı HMK'nun 125. maddesinde düzenlenen usul kuralı gereği ve ecrimisil bakımından ise talep edilen dönem için (01.01.2010-01.08.2011) belirlenecek ecrimisile karar verilmek üzere hüküm bozulmalıdır.

    Davalının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05/07/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas : 2015/1477 Karar : 2018/765
    Tarih : 11.04.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

    Davacı vekili müvekkilinin davalı işyerinde 2009 Ağustos tarihinde işe başladığını, C-A2 sınıfı sürücü belgesi ile 1.150 TL ücret karşılığında çalışmakta iken 28.10.2009 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu %34 malul kaldığını,
    kazanın meydana gelmesinde davalı işverenin %60 müvekkilinin ise %40 kusurlu bulunduğunu ancak bu oranın yargılama sırasında değişeceğini, geçirdiği iş kazası sonucu müvekkilinin çalışamayacak durumda olduğunu iddia ederek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000 TL maddi tazminatın ve 50.000 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş ve
    18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesiyle HMK 107. maddesi uyarınca maddi tazminat talebini 104.826,95 TL olarak artırmıştır.

    Davalı ... Nakliyat İnş. Taah. Tur. Tic. A.Ş vekili davacının müvekkil şirkette 2009 yılı Ağustos ve Ekim ayları arasında çalıştığını,
    çalıştığı dönem boyunca 1.150 TL ücret değil asgari ücret aldığını,
    davaya konu iş kazasının meydana gelmesinde tüm kusurun davacıda olduğunu ve müvekkili şirketin davacının tüm maddi zararını karşıladığını başka bir zararın bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece davalı şirketin toplam %75 (davalı işveren ... Nakliyat İnş. Taah. Tur. Tic. A.Ş.’nin %50, davalı işveren müessesinin istihdam ettiği Bahattin Usta’nın %25) ve davacının %25 oranında kusurları bulunduğu,
    davacının maluliyet oranının %34 olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile,
    davacının 146.813,49 TL maddi tazminat alacağından SGK tarafından davacıya bağlanan gelirin ilk PSD’li değeri 35.069,55 TL’nin mahsubu ile davacının 111.743,94 TL tazminat alacağının olduğunun tespiti ile HMK`nın 26’ncı maddesi gereğince taleple bağlı kalınarak 104.826,95 TL tazminatın kaza tarihi olan 28.10.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
    fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına,
    davacının manevi tazminat isteminin kısmen kabulü ile; 37.500 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 28.10.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.

    Davalı vekilinin temyizi üzerine,

    hüküm Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

    Yerel mahkemece bozma kararında belirtilen 07.12.2011 tarihli bir raporun dosyada mevcut olmadığını, aksine dosyada 3 kişilik bilirkişi heyetinden alınan rapor olduğu ve tek kişilik SGK müfettişi tarafından düzenlenen rapora değil 3 kişilik heyetten oluşan rapora itibar edildiği,
    Özel Dairece 05.01.2012 tarihli üç kişilik bilirkişi heyetinden oluşan rapora dair bir eksiklikten bahsedilmediği ve her ne kadar dava 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu zamanında açılsa da 18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlükte iken verildiğini belirterek direnme kararı verilmiştir.

    Direnme hükmünü davalı vekili temyize getirmiştir.

    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından mahkemece esas alınan 05.01.2012 tarihli kusur bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı ve kusur bilirkişi raporları arasında çelişki bulunup bulunmadığı ve
    davanın HMUK’nın yürürlükte bulunduğu tarihte açıldığı göz önüne alındığında davacı vekilinin 18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesi yönünden HMK’nın 107’nci maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.

    İşin esasının incelenmesinde direnme konusu uyuşmazlıkların iki başlık altında toplandığı ve
    birinci başlık olarak 05.01.2012 tarihli kusur bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı ve kusur bilirkişi raporları arasında çelişki bulunup bulunmadığı,
    ikinci başlık olarak davanın HMUK’nın yürürlükte bulunduğu tarihte açıldığı göz önüne alındığında davacı vekilinin 18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesi yönünden HMK’nın 107’nci maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplandığı ve bu başlıkların ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır;

    1-05.01.2012 tarihli kusur bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli olup olmadığı ve kusur bilirkişi raporları arasında çelişki bulunup bulunmadığına yönelik verilen direnme kararının incelenmesinde;

    Bilindiği üzere 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17’nci maddesinde “yaşama hakkı” güvence altına alınmış, bu yasal güvencenin yaşama geçirilmesinde, iş ve sosyal güvenlik mevzuatında da işçilerin korunması, işin düzenlenmesi, iş güvenliği, sosyal düzen ve adaletin sağlanması düşüncesi ile koruyucu bir takım hükümler getirilmiştir.

    Kamu düzeni düşüncesi ile oluşturulan işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuat hükümleri; işyerleri ve eklerinde bulunması gereken sağlık şartları, kullanılacak alet, makineler ve ham maddeler yüzünden çıkabilecek hastalıklara engel olarak alınacak tedbirleri, aynı şekilde işyerinde iş kazalarını önlemek üzere bulundurulması gerekli araçların ve alınacak güvenlik tedbirlerinin neler olduğunu belirtmektedir. Burada amaçlanan işvereni işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin tamamını almaya zorlayarak, yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin vücut tamlığı ve yaşama hakkının önündeki tüm engellerin giderilmesidir.

    Bu amaçla yapılan düzenlemeleri içeren 4857 sayılı İş Kanunu’nun 77’nci maddesi uyarınca, işverenin, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak, bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurma yükümlülüğü bulunmaktadır.

    Uygulamada önemli olan, işverenin iş kazasına neden olacak şekilde, işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi bulunup bulunmadığının tespitidir.

    Bu konuda yapılacak ilk yargı işlemi, mevcut hükümlere göre alınacak tedbirlerin neler olduğunun tespit edilmesidir. İş güvenliği ilkeleri gereğince mevzuat hükümlerince öngörülmemiş fakat alınması gerekli başkaca bir tedbir varsa bunların dahi tespitinin zorunluluğu bulunmaktadır. İşverenin koruma tedbiri alma yükümü kapsamında bunların işverence tam olarak alınıp alınmadığı, alınmamışsa zararın bundan doğup doğmadığı ile işçinin tedbirlere uyma yükümlülüğü kapsamında duruma işçinin tedbirlere uymamasının etkili bulunup bulunmadığı ve bu doğrultuda tarafların kusur oranı saptanmalıdır.

    Sorumluluğun saptanmasında diğer bir kural ise sorumluluğu gerektiren ve yasada belirlenmiş bulunan durumun kendi özelliğini gözönünde bulundurmak ve araştırmayı bu özelliğe göre yürütmektir.

    İş güvenliği kapsamında yapılmakta olan iş nedeniyle işçinin eğitimi sadece bir kısım mevzuat hükümlerini içerir belgelerin kendisine verilmesi değil, eylemli olarak bu bilgilerin aktarımı ve öneminin kavratılması ile sağlanabilir. Eğitimden sonraki aşama ise, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili önlemlerin alındığının ve uygulandığının denetlenmesidir.

    Öte yandan, işyerinde çalışanlar bina veya bina kısmında, inşaatta, makinede, tesisatta, alette ve edevatta göreceği noksan veya tehlikeli durumu amirine veya bakım onarım işleriyle görevli olanlara hemen bildirilecek ve işveren de bu kusurları en kısa zamanda ve uygun şekilde giderecektir.

    Mahkemece hükme dayanak kılınan 05.01.2012 tarihli kusur bilirkişi raporunda davalı şirketin %75, davacının %25 oranında kusuru bulunduğu belirtilmiş ise de;
    dosya arasında mevcut 18.01.2010 tarihli İş Teftiş Kurulu Başkanlığı raporunda kusur oranlarının işverenin %60, sigortalının %40 olarak belirlendiği,
    her iki rapor içeriğinde maddi vakanın farklı değerlendirildiği, bu nedenle kusur raporları arasında çelişki bulunduğu anlaşılmaktadır.
    Bu durumda mahkemenin hükme esas aldığı kusur raporunun, 4857 sayılı Kanun’un 77’nci maddesinin öngördüğü koşulları içerdiğinden ve hükme dayanak alınacak nitelikte olduğundan söz edilemez.

    Ne var ki, Özel Dairenin bozma kararında bahsedilen 07.12.2011 tarihli tek bilirkişili rapor yargılamanın hiçbir safhasında alınmamıştır.
    Bu nedenle 07.12.2011 tarihli rapor ile İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 18.01.2010 tarihli rapor arasındaki çelişkinin giderilmesine dair birinci bozma nedeni, 05.01.2012 tarihli rapor ile İş Teftiş Kurulu Başkanlığının 18.01.2010 tarihli rapor arasında çelişkinin giderilmesi şeklinde değiştirilmelidir.

    2- Davanın HMUK’nın yürürlükte bulunduğu tarihte açıldığı göz önüne alındığında davacı vekilinin 18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesi yönünden HMK’nın 107’nci maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına yönelik verilen direnme kararının incelenmesinde;

    Usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.

    Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili “usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığı”dır.

    Hemen belirtilmelidir ki, dava; dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

    Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü, usule ilişkin kanunlar -tersine bir kural benimsenmediği takdirde-genel olarak hemen etkili olup, uygulanırlar
    ( Üstündağ, S.:Medeni Yargılama Hukuku, Cilt:I-II, 6.Bası, İstanbul 1997, s. :73-78;
    Pekcanıtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet:Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümlerine Göre Medeni Usul Hukuku, 11.Bası, Ankara 2011, sahife:61-66;
    YİBK.'nun 8.7.1942 gün ve E:13, K:19;
    Hukuk Genel Kurulu`nun 23.9.1964 gün ve E:7/1139, K:575;
    09.3.1988 gün ve E:860, K:232; 23.11.1988 gün ve E:1988/1-825, K:1988/964;
    22.02.2012 gün ve E:2011/2-723, K:2012/87 sayılı kararları).

    Bu genel açıklamalardan sonra, zaman bakımından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)`nın ilgili hükmüne de değinmek gerekir:

    HMK`nın “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448’inci maddesi;
    “(1) Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır.” Şeklinde düzenlenmiştir.

    Bu madde hükmüne göre, usul hükümleri kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır (Pekcanıtez/Atalay/Özekes: s., s.62).

    Somut olayda; dava dilekçesi 1086 sayılı HMUK’nın yürürlükte bulunduğu tarihte verilmiş olup, dilekçeler aşaması tamamlanmış bulunduğundan eldeki davada tamamlama harcı yatırılarak 18.12.2012 tarihli dilekçe ile talep artırılması mümkün değildir.

    Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, bir kısım üyeler tarafından; somut olay itibariyle davacı vekili tarafından verilen 18.12.2012 tarihli talep artırım dilekçesinin ıslah talebi olarak kabul edilmesi gerektiği, hâkimin 18.12.2012 tarihli dilekçeyi ıslah talebi olarak da yorumlayabileceği bu yönüyle (2) numaralı bozma nedeni kapsamında direnme kararının onanmasının doğru olacağı görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

    Bu nedenle direnme kararının yukarıda bahsedilen gerekçeler ile bozulması gerekmiştir.

    S O N U Ç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda (1) sayılı bentte açıklanan nedenlerle oy birliği ile değişik nedenlerden dolayı BOZULMASINA, (2) sayılı bentte açıklanan nedenlerle oy çokluğu ile BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 11.04.2018 gününde karar verildi.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/43987 Karar : 2018/1048
    Tarih : 23.01.2018

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı, davalı işyerinde, 23.08.2010 tarihinde çalışmaya başladığını, iş sözleşmesinin 28.10.2014 tarihinde nedensiz sona erdirildiğini çalıştığı süre zarfında yıllık ücretli izinlerini kullanmadığını, resmi tatillerde çalıştığını, günlük mesai saatlerinin 08.00-22.00 saatleri arasında olduğunu, pazar günleri dahi çalıştığını, kış aylarında 08.00-19.30 saatleri arasında Cumartesi günleri de dahil olmak üzere çalıştığını, 4 aylık ücretini alamadığını beyan ederek davalıdan kıdem tazminatı, yıllık izin, fazla mesai, ulusal bayram ve genel tatil ile ücret alacaklarını davalıdan talep istemiştir.

    Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı, davanın reddini istemiştir.

    Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Temyiz:

    Kararı davalı-karşı davacı taraf temyiz etmiştir.

    Gerekçe:

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 26. maddesi
    “Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.” hükmü uyarınca taleple bağlılık kuralına aykırı olarak talepten fazlasına karar verilmesi usule aykırıdır.

    Somut olayda, davacının dava konusu alacaklarını 02.03.2015 tarihinde arttırdığı, buna karşın arttırılan miktara ilişkin harç yatırılmadığı anlaşılmıştır.

    Dairemiz incelemesi ile 26.9.2017 tarihli karar ile davacının buna ilişkin makbuz sunulması için geri çevirme karar verilmesi üzerine davacının gerekçeli karardan sonra 6.11.2017 tarihinde harç yatırdığı anlaşılmıştır.

    Her ne kadar gerekçeli kararda mahkemece, davanın ıslah edilerek harç yatırıldığı ifadesi yer almış ise de, dosyada usulüne uygun bir ıslah olmadığı anlaşıldığından, tüm alacaklar için dava dilekçesindeki taleple bağlı kalınarak karar verilmesi gerekmektedir. Mahkemece usulüne uygun olmayan ıslah dilekçesi dikkete alınarak yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozma sebebidir.

    Sonuç:

    Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine, 23.01.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/11110 Karar : 2017/12470
    Tarih : 10.07.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    A) Davacı isteminin özeti:

    Davacı vekili, ... 5. İş Mahkemesi'nin 2009/469 Esas sayılı dosyasının asıl dava olup bu dosyada hükmedilen haricinde bu dosya ile tespit edilen alacakların hüküm altına alınması gerektiğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti alacaklarını istemiştir.

    B)Davalı cevabının özeti:

    Davalı vekili, davacının işçi olmadığını, işçi ve işveren ilişkisi bulunmadığını, ... 3. İş Mahkemesi'nin 2006/355 Esas sayılı kesinleşen Mahkeme kararına göre davanın reddinin gerektiği, bir kısım sair Mahkeme kararlarının da bu yönde olduğunu, iddia ve taleplerin yersiz olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

    C)Yerel Mahkeme kararının özeti:

    Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre, taraflar arasında ... 5. İş Mahkemesinin 2009/469 esas sayılı dosyasında yargılama yapılmış, tanıklar dinlenilmiş, deliller toplanmış, bilikişi raporu alınarak "taraflar arasında akdedilen 01/02/1983 tarihli sözleşme ve yaptığı işin niteliği nazara alındığnda davacının davalı işverenin talmiat ve denetimi altında aylık cüretle sürekli bir borç yükümlülüğü altına girdiği ve iş sözleşmesinin unsurları olan zaman bağımlılık ve ücreti unsurlarının gerçekleştiği taraflar arasıdna iş sözleşmesi ilişkisi bulunduğu anlaşılmış olup davacı davalı işyerinde çalışırken davacının iş sözleşmesi kendisine keşide edilen 25/12/2007 tarihli ihtarname ile 31/12/2007 tarihi itibariyle sona eridirildiği" kabul edilerek talep bağlı kalınarak işçilik alacaklarının kabulü yönünde hüküm kurulmuştur. İstanbul 5. İş Mahkemesinin 2009/469 esas sayılı dosyasındaki kararı Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10/03/2014 tarih, 2012/3294 esas 2014/7603 karar sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği, bu dosyadaki tespitler ve alınan bilirkişi raporun kabul edilerek esas alındığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

    D)Temyiz:

    Karar süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    E)Gerekçe:

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle ... 5. İş Mahkemesi'nin 2009/469 Esas sayılı kararının Dairemizin 2012/3294 Esas sayılı kararı ile onanmış olmasına göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

    Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır.

    Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.

    Zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

    Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

    Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, eski 818 sayılı Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir.

    Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir.

    Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

    Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

    İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava da tazminat niteliğinde olduğundan on yıllık zaman aşımına tabidir.

    4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları ise 818 sayılı Borçlar Kanununun 126/1 maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. 01.06.2012 tarihinden sonra yürürlüğe giren 6098 Sayılı TBK.’un 147. Maddesi ise ücret gibi dönemsel nitelikte ödenen alacakların beş yıllık zamanaşımına tabi olacağını belirtmiştir.

    Kanundaki zamanaşımı süreleri, 6098 Sayılı TBK 148. Maddesi gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

    İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K).

    Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (TBK. m. 149(818.BK.128). Türk Borçlar Kanununun 117 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

    6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir(818 sayılı BK.128). Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır.

    6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 152. maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur(818 sayılı BK.131).

    Türk Borçlar Kanunu’nun 154. maddesi (818 Sayılı BK 133/2) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

    6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153/4 maddesinde “Hizmet ilişkisi süresince, ev hizmetlilerinin onları çalıştıranlardan olan alacakları için" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir(818 sayılı BK. Mad.132).

    6098 Sayılı TBK 154. Maddesinde (818 sayılı BK. 133) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.

    Aynı maddenin 2.fıkrası uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Kanunun 156. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser.

    Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

    Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler.

    6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 155. maddesi hükmü, "Zamanaşımı müteselsil borçlulardan veya bölünemeyen borcun borçlularından birine karşı kesilince, diğerlerine karşı da kesilmiş olur." kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. (818 sayılı BK. Mad.134)

    Türk Borçlar Kanununun 160. maddesinde (818 Sayılı BK 139), zamanaşımından feragat düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

    5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 inci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir.

    Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319 uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir.

    Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir.

    Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir.

    1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz.

    Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün 2010/ 9-629 E. 2011/ 70. K.).

    Somut uyuşmazlıkta, davalı vekilinin davaya karşı süresi içinde zamanaşımı def'inde bulunmasına rağmen, yıllık izin ücreti bakımından bu zamanaşımı def'inin gözetilmesi gerektiğinin düşünülmemesi hatalıdır.

    3-Dairemiz tarafından onanan İstanbul 5. İş Mahkemesi'nin 2009/469 Esas sayılı kararında 14480,05 TL kıdem tazminatı, 921 TL ihbar tazminatı, 7631,08 TL yıllık izin ücreti olmak üzere toplam 23032,13 TL alacak olduğu tespit edilmiş ve bu miktardan kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti için 500'er TL.ye hükmedilerek toplam 1500 TL.'ye hükmedilmiştir. 2009/469 Esas sayılı karar ile tespit edilen alacak toplamından bu hükmedilen miktar düşülünce kalan 21532,13 TL. iken eldeki dava dilekçesinde toplam 20530 TL talep edilmiştir. Neticeten 1002,08 TL.ye Mahkeme tarafından HMK'nun 26. maddesine aykırı olarak talep aşılmak sureti ile hükmedilmiştir. Hangi alacak kalemi için kaçar Türk Lirası talep edildiği dava dilekçesinde açıklanmadığından, eksik talebin hangi alacak kalemine veya kalemlerine ilişkin olduğu davacı taraftan sorularak tespit edilmeli ve neticesine göre karar verilmelidir.

    F)Sonuç:

    Temyiz olunan kararın yukarda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine, 10/07/2017 tarihinde oybirliği ile kabul edildi.



  • YARGITAY 20. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/923 Karar : 2017/6049
    Tarih : 30.06.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı ... Yönetimi, 19.06.2014 havale tarihli dilekçesi ile ..., ... Köyü 144 ada 355 ve 146 ada 3 parsel sayılı taşınmazların kesinleşen ... sınırı içinde iken, kısmen 2/B sahası olarak ... sınırı dışına çıkarılmış ise de; eylemli durumu itibarıyla ... olduğu iddiasıyla, davalılar adına olan tapu kaydının iptali, ... niteliğiyle ... adına tescili, elatmanın önlenmesi, şerhlerin silinmesi istemiyle dava açmıştır.

    Mahkemece, davanın kabulüne, taşınmazların tapu kaydının iptaline, ... niteliği ile ... adına tesciline, şerhlerin silinmesine karar verilmiş, hüküm davalılardan ... tarafından temyiz edilmiştir.

    Çekişmeli taşınmazların bulunduğu yörede 1945 yılında 3116 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılıp kesinleşen ... kadastrosu, 03.03.1988 tarihinde ilan edilip kesinleşen aplikasyon ve 6831 sayılı Kanunun 3302 sayılı Kanunla değişik 2/B madde uygulaması, 1958 yılında kesinleşen arazi kadastrosu vardır.

    Dava tapu iptali tescil istemine ilişkindir.

    Mahkemece taşınmazların tamamının yüksek eğimli, meşe - gürgen kaplı eylemli ... olduğu gerekçesiyle karar verilmiş ise de; verilen karar dosya kapsamına uygun değildir. Şöyle ki;

    Davacı ... Yönetimi 19/06/2014 tarihli dava dilekçesiyle, taşınmazın 2/B alanında kalan kısımlarının eylemli ... olduğunu bildirerek, bu kısımların ... niteliğiyle ... adına tesciline karar verilmesi istemiyle dava açmıştır.

    Öncelikle, hakim tarafların talep sonuçları ile bağlıdır, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez (HMK. madde 26/l) ve iki taraftan birinin talebi olmaksızın re`sen bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz (HMK.md.24/l).

    Böyle olduğu halde, mahkemece, talep aşılarak baştan beri ... sınırı dışında kalan taşınmaz bölümlerinin de ... niteliğiyle ... adına tesciline karar verilmiştir.

    Hükme esas alınan uzman bilirkişi raporunda, taşınmazın 3116 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılıp kesinleşen ilk ... kadastro hattına göre olan konumu gösterilmeksizin, yalnızca aplikasyon haritasındaki konumu açıklanmış, buna göre; 144 ada 355 sayılı parselin (A) harfi ile işaretli; 146 ada 3 sayılı parselin (A) harfi işaretli bölümlerinin 2/B alanında kaldığı belirlenmiş, taşınmazın meşe, gürgen kaplı olduğu bildirilmiş ise de; ağaç yaşı, sayısı, taşınmazın hangi bölümlerinde yer aldığı da belirtilmemiştir. Oysa, kesinleşen ... sınırı dışında kalıp da, 1958 yılındaki genel kadastro sırasında tapuya bağlanarak, özel mülk haline gelen taşınmazın sonradan bakımsızlık, çevreden tohumlanma gibi nedenlerle ... ağacı ile kaplanması o taşınmazı kamu malı ... haline getirmeyecektir.

    Bu nedenlerle; mahkemece, yörede 3116 sayılı Kanuna göre yapılan çalışmaya ait tutanaklar ve çekişmeli taşınmazların yerinin işaretlendiği ... kadastro haritası dosyaya getirtildikten sonra; önceki keşiflerde görev almamış fen ve ... bilirkişilerden oluşturulacak kurul vasıtasıyla yeniden yapılacak keşifte; 3116 sayılı Kanuna göre yapılıp kesinleşen ilk ... kadastro haritası ile daha sonra 1988 yılında düzenlenen haritanın ölçeği kadastro paftası ölçeğine bilgisayar ortamında (... veya benzeri programlar kullanılarak) çevrildikten sonra, komşu ve yakın komşu parseller ile değişik açı ve uzaklıkta en az 10-12 ... noktası görülecek şekilde birbiri üzerine aplike edilmek suretiyle, taşınmazın konumunun her iki harita üzerinde ayrı ayrı renklerle işaretlendiği müşterek imzalı rapor alınmalı, ilk ... sınırı içinde ve dışında kalan bölümler ile sonradan 2B madde uygulaması ile ... sınırı dışına çıkarılan yerler ayrı ayrı belirlenmeli, 2/B madde alanında kalan bölümdeki bitki örtüsü, toprak yapısı, ağaç sayısı, yaşı, dağılımı, kapalılık oranı konusu ziraat uzmanından bilimsel verilere dayalı rapor alınmalı, belirlenen ağaç yaşına göre; öncesi itibarıyla ... sınırı içinde olmayan ve özel mülk olarak tapuda kayıtlı bir yerin sonradan ağaçlık hale gelmesinin taşınmazı kamu malı haline getirmeyeceği gözönünde bulundurulmalı, bundan sonra oluşacak sonuca karar verilmelidir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davalılardan ...temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde iadesine 30/06/2017 günü oy birliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/1007 Karar : 2017/3634
    Tarih : 12.06.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı vekili, taraflar arasındaki ticari ilişki nedeniyle müvekkilinin davalıdan vade farkı faizi ve cari hesaba dayalı 38.795,67 TL alacaklı olduğunu ileri sürerek bu tutarın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davacının kestiği 14.02.2014 tarihli vade farkı faturasının haksız olduğunu, müvekkilince iade edildiğini, taraflar arasında yazılı bir sözleşme hükmü bulunmadıkça vade farkı istenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi kök ve ek raporları ile tüm dosya kapsamına göre, 6102 sayılı TTK'nın 1530/4. maddesine göre faturanın borçlu tarafından alınmasını takip eden 30 günlük sürenin sonunda alacaklının faize hak kazandığı, buna göre yapılan bilirkişi incelemesi sonucu davacının 36.926,42 TL faiz alacağının bulunduğu, ancak davacının vade farkı alacağını 33.078,18 TL olarak talep ettiği, bunun dışında satış sözleşmelerinden kaynaklanan bakiye davacı alacağının 5.717,49 TL olarak tespit edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne, 5.717,49 TL asıl alacak, 33.078,18 TL vade farkı olmak üzere toplam 38.795,67 TL'nin asıl alacağa dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

    1-) Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, davacı vade farkı adı altında fatura düzenlemişse de bu faturaya dayalı isteminin temerrüt faizine ilişkin olduğunun anlaşılmasına, mahkemece de temerrüt faizi hesabı yapmak suretiyle karar verilmiş olmasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-) Dava, faturaya dayalı olarak başlatılan icra takibine itirazın iptali istemine ilişkin olup, mahkemece, davacı tarafından düzenlenen faturaların davalı defterlerine kaydından sonra 6102 sayılı TTK'nın 1530/4-a bendi uyarınca 30 gün eklenip bulunan bu tarihten her bir faturanın ödendiği tarihe kadar faiz hesabı yapılmak suretiyle, davacı tarafından hak kazanılan temerrüt faizi tutarının bulunması, 6098 sayılı TBK'nın 100, 101 ve 102. maddeleri uyarınca mahsup işleminin yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hangi satış faturasının ne zaman ödendiği ve dolayısıyla ne zamana kadar ve ne tutarda temerrüt faizine hak kazanıldığı belirtilmeyen, TBK'nın 100 vd. maddeleri uyarınca mahsup yapılmayan, davalı tarafından yapılan ara ödemeler ve ödeme tarihleri nazara alınmayan, sadece faturaların davalı tarafından deftere kaydından sonra 30 gün süre eklenip dava tarihine kadar temerrüt faizi hesaplandığı belirtilen, denetime elverişsiz bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

    3-) Kabule göre de, davacı dava dilekçesinde 38.795,67 TL'nin tahsilini istemiş, dava dilekçesine ekli cari hesap ekstresinde de önceki dönemden devir alacağını 9.350,49 TL, vade farkı faturası alacağını da 29.445,18 TL olarak gösterdiği gibi 18.07.2014 tarihli açıklama dilekçesinde de dava konusu edilen alacağın 9.350,49 TL'sinin cari hesap alacağı, 29.445,18 TL'nin ise vade faturasından kaynaklandığını belirtmiştir.

    HMK'nın 26. maddesinde düzenlenen taleple bağlılık ilkesi gereğince Hakim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. HMK'nın 141. maddesinde ise "Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır." denilmek suretiyle iddia ve savunmayı genişletme yasağı ve bunun istisnaları açıklanılmıştır.

    Somut olayda davacı vekili tarafından yukarıda açıklandığı üzere talep sonucu açıkça belirtildiği halde, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra 27.10.2015 tarihli son celsede dava dilekçesinde istenen 38.795,67 TL'nin 5.717,49 TL'sinin asıl alacak, bakiyesinin vade farkına ilişkin olduğu beyan edilmiştir. Davalının, iddianın genişletilmesine muvafakat verdiğine dair bir beyanı olmadığı halde mahkemece, davacı vekilinin 27.10.2015 tarihli celsedeki beyanı esas alınmak suretiyle dava dilekçesinde belirtilen ve 18.07.2014 tarihli dilekçede açıklanan talepler aşılmak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması da yerinde görülmemiş, kararın bu yönden de bozulmasını gerektirmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/21483 Karar : 2017/10077
    Tarih : 8.06.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    A) Davacı İsteminin Özeti:

    Davacı vekili; müvekkilinin laborant olarak davalının Rize İli İkizdere ilçesindeki işyerinde 18/04/2008 tarihinde çalışmaya başladığını, en son aylık 3.940,00 TL. brüt maaş aldığını, iş akdinin 08/01/2011 tarihinde haksız şekilde feshedildiğini iddia ederek, kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık izin, fazla mesai ve genel tatil alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiştir.

    B) Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı vekili; davacının taleplerinin haksız olduğunu savunarak davanın reddini talep etmiştir.

    C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir.

    D) Temyiz:

    Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

    E) Gerekçe:

    1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2-Davacının davalı işyerine verdiği 07/01/2011 tarihli dilekçesinde, teklif edilen yeni iş ve görev değişikliğini kabul etmediğini açıklayıp kıdem tazminatının ödenerek çıkışının verilmesini talep ettiği görülmekte olup mahkemece de dosya kapsamına uygun olarak davacı işçinin iş şartlarındaki aleyhe değişikliği kabul etmeyerek iş akdini kendisinin eylemli olarak sona erdirdiği kabul edilmesi yerindedir.

    Ancak iş akdini haklı nedenle dahi olsa fesheden tarafın ihbar tazminatı talep etme hakkının bulunmadığı gözetilerek ihbar tazminatı isteminin reddi yerine kabulü hatalıdır.

    3-Dosyada mevcut 08/01/2011 tarihli davacı için düzenlenmiş “Yıllık Ücretli İzin” başlıklı belgede davacının hak ettiği ancak kullanmadığı 28 gün yıllık ücretli izin karşılığında, yapılması gereken ödemenin 2011 yılının Ocak ayı maaşı ile birlikte ödeneceğinin açıklandığı, keza yine 08/01/2011 tarihli fesih tarihinde düzenlenmiş olan, davacının imzasını taşıyan “Hizmetli Çıkış Pusulası” başlıklı ve “İbraname” içerikli belgede de davacıya 28 günlük kullanılmamış yıllık ücretli izin karşılığı olarak 1.856,00 TL. ödendiği görülmektedir.

    6098 sayılı Yeni Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce 818 sayılı Borçlar Kanunu döneminde düzenlenmiş olan ve savunma ile çelişmeyen ibraname, bu haliyle geçerli kabul edilmelidir.

    Mahkemece hesaplanan ücretli izin alacağı talebinden ibraname içeriğine göre ödendiği kabul edilmesi gereken 1.856,00 TL.’nin mahsubu yapılmadan yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

    4-Davacı vekilinin 24/04/2013 tarihli ıslah dilekçesi ile bir kısım alacak talepleri bakımından miktar artırımı yapılmakla birlikte, ıslah ile artırılan miktarlar bakımından faiz talep edilmediği görülmektedir. Davacının ıslah dilekçesinde faiz talebi olmadığı halde ıslah ile arttırılan miktarlara faiz yürütülmesinin HMK.nun 26. maddesinde belirtilen taleple bağlılık kuralına aykırı olduğunun gözetilmemesi de hatalıdır.

    F) SONUÇ:

    Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 08.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/11375 Karar : 2017/3423
    Tarih : 24.04.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkeme bozmaya uyarak ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

    Hükmün davalılardan ... tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre; davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

    2-Dava, zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

    Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Dosya kapsamından davacı tarafın hüküm altına alınacak manevi tazminata olay tarihinden itibaren faiz uygulanmasını talep ettiği, olay tarihinin 03/03/2009 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

    Mahkemece taleple bağlı olarak karar verilmesi gerektiği HUMK’nun 74 ve HMK ’nun 26. Maddelerinin emredici kuralıdır. Hal böyle olunca davacı lehine hüküm altına alınan manevi tazminat tutarına 03/02/2009 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmek suretiyle talebin aşılması isabetsiz olmuştur.

    Ne var ki, bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, H.M.K.’nun geçici 3. maddesi gereğince ve H.U.M.K.’nun 438/7. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmalıdır.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hüküm fıkrasında faiz başlangıcına ilişkin olarak yazılı bulunan “ 03/02/2009” tarihinin silinerek yerine; “ 03/03/2009” tarihinin yazılmasına ve hükmün bu düzeltilmiş şekli ile ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, 24/04/2017 gününde oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/8208 Karar : 2017/854
    Tarih : 20.03.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacılar vekili, arsa sahibi müvekkilleri ile davalı yüklenici arasındaki 25.12.1996 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince davalı kooperatifin dört adet daireyi en geç 40 ay içinde, kalan altı adet daireyi de kendi üyelerinin dairelerinin kur'a ile teslim edilişine kadar yapıp teslim etmeyi taahhüt ettiğini, dört adet daireyi 75 aydan fazla bir zaman geçtikten sonra teslim ettiğini, kalan altı adet daireyi ise halen teslim etmediğini, 13.09.2006 tarihinde üyelerine ait daireleri tamamladığını ve dağıttığını, davalı kooperatifin bu suretle altı adet daire için temerrüde düştüğünü ileri sürerek, her bir daire için aylık 250,00 TL üzerinden, 03.11.2006 tarihinden 03.08.2011 tarihine kadar geçen 56 aylık süre için toplam 84.000,00 TL gecikme tazminatının ay sonlarından itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davacının taleplerinin zamanaşımına uğradığını, söz konusu dairelerin mücbir sebep nedeniyle bitirilemediğini, kooperatife yeteri kadar üye temin edemediklerini savunarak, haksız ve hukuki dayanaktan yoksun davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

    Mahkemece, davanın kısmen kabulüne dair verilen kararın davalı vekilince temyizi üzerine Dairemizin 16.01.2013 tarih ve 2012/5833 E., 2013/107 K, sayılı ilamı ile, diğer temyiz itirazlarının reddiyle, her bir daire için geç teslim nedeniyle aylık 250,00 TL tazminat talep edilmesine rağmen, hükme esas alınan bilirkişi raporunda 2011 yılı için talep aşılarak aylık 259,52 TL üzerinden hesap yapıldığı, mahkemece, bu hesaba dayanılarak tazminata hükmedilmesinin, dava tarihinde yürürlükte olan HUMK'nın 74. maddesine (HMK'nın m.26) aykırı olduğu, davanın kısmen kabulüne karar verilmesine rağmen davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmemesinin doğru olmadığı gerekçesiyle, bozulması üzerine, mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, davalı kooperatifin davacılara on adet daireyi yapıp teslim etmeyi taahhüt etmesine rağmen altı adet daireyi halen teslim etmediği, davalı kooperatifin zamanaşımı def'i ve dairelerin mücbir sebeple bitirilemediği yönündeki savunmasının yerinde olmadığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile altı daire için toplam 74.610,72 TL'nin her yıla denk gelen yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline dair verilen kararın davalı vekilince temyizi üzerine, Dairemizin 09.05.2014 tarih ve 2014/1298 E., 2014/3605 K. sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmiştir.

    Bu kez, davalı vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

    Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, HUMK'nın 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirisine uymayan karar düzeltme isteminin reddi gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin karar düzeltme isteminin REDDİNE, 13,00 TL harç ve takdiren 275,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyenden alınarak Hazine'ye gelir kaydedilmesine, 20.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/4260 Karar : 2017/1128
    Tarih : 15.03.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Asıl ve karşı dava, eser sözleşmesinden kaynaklandığı iddia edilen alacak ile ilgili yapılan icra takibine itirazın ve alacak talebine ilişkin olup mahkemece asıl ve karşı davanın kısmen kabulüne dair verilen kararın taraflarca temyizi üzerine Dairemizce verilen 02.05.2016 tarihli 2016/749 Esas 2016/2444 Karar sayılı bozma ilamına karşı davacı- karşı davalı tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.

    1-Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre davacı-karşı davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair karar düzeltme taleplerinin reddi gerekmiştir.

    2-Davacı davasında davalı ile aralarında düzenlenen 05.03.2009 tarihli sözleşmeye göre davalıya ait otel inşaatında sözleşme ekinde belirlenen imalat ve montajlarını yapıp teslim ettiğini, sözleşme bedelinin 117.500,00 Euro+KDV olarak kararlaştırıldığını, bakiye alacak ile ilgili olarak 26.01.2011 tarihli 25.472,66 TL'lik ve aynı tarihli 50.754,70 TL'lik iki adet fatura düzenleyip bedelini davalıdan talep ettiklerini, ancak davalının ödemediğini, bunun üzerine davalı borçlu hakkında icra takibi yaptıklarını belirterek alacak için yapılan icra takibine davalının itirazının iptaline karar verilmesini istemiş, davalı savunmasında icra takibinin dayanağı olan faturaların kendilerine tebliğ edilmediğini davacıya yapılmış ödemeler toplamının 212.196,21 TL olduğunu, davacıya yaptığı işe karşılık fazla ödeme yapıldığını, faturaya konu işlerde ayıp, eksik ve hatalı montajlar söz konusu olduğundan bu bedeli hak etmediğini, yapılmayan eksik ve kusurlu işler ile ilgili olarak talep ve dava haklarını saklı tuttuklarını belirtmiş, karşı davasında ise fazla ödenen 32.439,37 TL'nin davacı- karşı davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Mahkemece bilirkişilere yerinde inceleme yetkisi verilerek alınan bilirkişi raporuna göre yapılmış bulunan imalatlardan davacı- karşı davalının 27.447,98 TL alacaklı olduğu gerekçesi ile asıl davanın bu miktar üzerinden, yapılmış bulunan imalatlarda ayıplı işler ile eksik işler bedelinin 20.731,03 TL olduğu gerekçesi ile de karşı davanında bu miktar üzerinden kabulüne karar verilmiştir.

    İtirazın iptali davası müddeabihi, takip konusu yapılmış ve borçlunun itiraz etmiş olduğu alacak olan bir eda davasıdır. Bu davanın takip hukuku içinde ve takip talebiyle sıkı sıkıya bağlantılı olarak ele alınması gerekir ve sonucu itibarıyla takibin devamına etkili bir davadır. Bu nedenle takip talepnamesinde dayanılan borç ve borcun sebebi ile bağlılık asıldır. Davada her türlü delille ispat edilecek alacakta yine takip talepnamesine konu olan ve borçlu yanca itiraza uğrayan alacaktır. Bunun sonucu olarak takip ve dava konusu olmayan faturanın bu davada dikkate alınamayacağı hakimin iddia ve savunmayla bağlı olduğu kuralının bir gereğidir (Emsal HGK E. 2011/19-617 K. 2011/749 T. 14.12.2011 ve E. 2006/19-260 K. 2006/251 T. 3.5.2006).

    Somut olayda asıl davada, davaya konu edilen icra takibi 26.01.2011 tarihli 25.472,66 TL'lik ve aynı tarihli 50.754,70 TL'lik iki adet fatura dayanak gösterilerek yapılmış olduğundan mahkemece yukarıda açıklanan ilkelere göre bu faturalara göre inceleme yapılması gerekirken usule ve Dairemiz emsal kararlarına aykırı olarak mahallinde keşif yapılmaksızın bilirkişilere yerinde inceleme yetkisi verilmek suretiyle alınan bilirkişi raporlarında bu kapsamda inceleme bulunmamaktadır. Bu nedenle yapılması gereken iş yeniden oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ile hakim nezaretinde mahallinde keşif yapılarak takip dayanağı faturalardan dolayı davacı- karşı davalı yüklenicinin gerçekleştirdiği ve istemekte haklı olduğu iş bedelinin tespit edilerek bundan davalı- karşı davacı iş sahibinin icrada kabul edip ödediği miktarın mahsup edilip sonucuna uygun karar verilmesinden ibarettir.

    Diğer taraftan karşı dava dilekçesinde davalı- karşı davacı iş sahibi yapılmayan, eksik ve kötü yapılan işlerden dolayı tazminat ve diğer talep haklarını saklı tuttuğunu açıklamış devamında ileri sürdüğü 212.196,21 TL ödemeye göre 19.04.2010 tarihli 179.756,33 TL'lik fatura miktarı düşüldüğünde fazla ödemenin istirdatına karar verilmesini istemiş buna rağmen mahkemece eksik ve kusurlu işler bedeline hükmedilmiş fazla talep reddedilmiştir. Bu kararı davalı- karşı davacı, karşı davadaki talebinin eksik ve kusurlu işlerin giderim bedeline ilişkin olmadığı fazla ödemenin istirdatına ilişkin olduğunu ileri sürerek temyiz etmiş, Dairemizce karşı davacının bu yöne ilişkin temyiz itirazları sair ret kapsamında bırakılarak reddedilmiş, buna karşılık davalı- karşı davacı tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmadığından fazla ödeme bedeline hükmedilmemesi ile ilgili davacı-karşı davalı yararına usuli kazanılmış hak oluşmuştur. Ayrıca karşı davada davalı-karşı davacının eksik ve kusurlu işler giderim bedeli ile ilgili eldeki dosyada davasının bulunmadığı ve bununla ilgili haklarını açıkça saklı tuttuğunu beyan ettiğinden karşı davada eksik kusurlu işler bedeline hükmedilmek suretiyle mahkemece 6100 sayılı HMK'nın 26. maddesindeki taleple bağlılık ilkesine aykırı davranılmıştır. Bu haliyle karşı davanın (eksik kusurlar ile ilgili olarak ayrıca dava açılabileceğinden) tümden reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır. Açıklanan bu gerekçelere göre kararın bu gerekçelerle bozulması gerekirken Dairemizce yapılan temyiz incelemesi sırasında bu hususların gözden kaçırılarak kararın somut olaya uygun düşmeyen başka gerekçe ile bozulduğu anlaşıldığından davacı- karşı davalının karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin 02.05.2016 tarihli 2016/749 Esas 2016/2444 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılarak kararın değişik bu gerekçeler ile bozulması gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalının sair karar düzeltme taleplerinin reddine, 2. bent uyarınca karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin 02.05.2016 tarihli 2016/749 Esas 2016/2444 Karar sayılı sayılı bozma ilamının kaldırılarak mahkeme kararının değiştirilen bu gerekçeler ile BOZULMASINA, ödediği karar düzeltme peşin harcının istek halinde karar düzeltme isteyen davacı-karşı davalıya geri verilmesine, 15.03.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/1953 Karar : 2017/3534
    Tarih : 14.03.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı ... vekili, davalı adına olan konutun tarafların nişanlı bulunduğu sırada ve evliliklerinden birkaç ay önce bir miktarı peşin ödenerek bir miktarına ise banka kredisi kullanılarak birlikte satın alındığını, konut ödemelerinin en az yarısının davacı ve ailesinin katkılarıyla yapıldığını, kredi ödemeleri sırasında yapılan ara ödemelerin davacının yaklaşık 30.000,00 TL değerindeki şahsi malı olan altınları bozdurularak ödendiğini, bunun dışında davacının bir dönem giyim eşyası dükkanı açıp burdan sağladığı gelir ve evliliğin başından itibaren sürekli el işi yaparak gerek evinin idaresine gerekse ödedikleri kredi taksitlerine katkı sağladığını, konutun ara ödemeleri için Almanyada çalışan ablasından 10 bin EURO civarında destek aldıklarını ve bu paranın geri ödenmediğini açıklayarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla birlikte edinilen konuta yapılan katkı bedelinin tespiti ile şimdilik 20.000,00 TL'nin faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.

    Davalı ... vekili, davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, "Dava; TMK'nın 218. ve devamı maddeleri gereğince; evliliğin sona ermesi nedeniyle evlilik birliği içerisinde edinilmiş malların yarı oranındaki hisse bedelinin tahsili istemine ilişkindir. TMK 'nın 225/2 maddesine göre mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrımına geçilmesine karar verilmesi hallerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. TMK 226/1 maddesine göre her eş diğer eşte bulunan mallarını geri alabilir. TMK'nun 220/2 maddesi gereğince; evlilik öncesi ya da sonrasında karşılıksız kazanma yoluyla edinilen mal varlıkları ilgili eşin kişisel malıdır. Kişisel mal üzerinde diğer eşin mal rejimi tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı bulunmamaktadır. Somut olayda; dosyadaki deliller birlikte değerlendirildiğinde; davacı tarafın katılma alacağı iddia ettiği dava konusu taşınmazın 10/08/2000 tarihinde satın alındığı, tarafların ise 02/11/2000 tarihinde evlendikleri yani taşınmazın tarafların evliliklerinden önce satın alındığı, dolayısıyla evliliğin mevcut olmadığı bir dönem için katılma alacağından da söz edilemeyeceği, taşınmazın kredi ödemelerinin evlilik sonrasına denk gelmiş ise de; kredi ödemelerinde davacı tarafın katkısının bulunduğunun ispatlanamadığı anlaşılmıştır. " gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    6100 sayılı HMK 26/1 maddesi (1086 sayılı HUMK 74. maddesi) uyarınca hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır, ondan fazlasına veya başka birşeye karar veremez. Davacı taraf gerek dava dilekçesinde gerek yargılamanın devamında katkı payı alacağı talep ettiklerini belirtmiştir. Dava, mal rejiminin tasfiyesi ile katkı payı alacağıdır.

    Mahkemece, tasfiyeye konu taşınmazın evlilik birliği tesis edildiği 02.11.2000 tarihinden evvel 10.08.2000 tarihinde tapuda davalı adına tescil edildiği, aynı tarihte taşınmaz alımında kullanılan 10 yıl vadeli kredinin bulunduğu, bu kredinin taraflar arasında hem 743 sayılı TKM 170. maddesi uyarınca mal ayrılığı rejimi hem de 4271 sayılı TMK gereği edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu döneme isabet eden ödemelerin olduğu, ancak talep katılma alacağı olmayıp sadece katkı payı alacağına ilişkin olduğundan 01.01.2002 tarihinden sonra yapılan kredi ödemeleri yönünden davacı tarafın TMK 231 vd maddelerince alacağının bulunamayacağı, 01.01.2002 öncesi ödemeler yönünden katkının ispat edilemediği, evlilik öncesi ödendiği iddia edilen peşinat ve ödemelerin ise ancak genel hükümlere göre istenebileceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi gerekirken, talebin dışına çıkılarak yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Ne var ki bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden HUMK.nun 438/son maddesi uyarınca davanın reddine ilişkin kararın gerekçesinin açıklanan şekilde değiştirilerek hükmün düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenle kararın gerekçesinin değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, istek halinde peşin harcın temyiz edene iadesine,

    14.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/1291 Karar : 2017/3591
    Tarih : 9.03.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Alacaklı tarafından borçlu şirket aleyhine 21.09.2015 tarihinde genel haciz yoluyla başlatılan ilamsız icra takibine karşı, borçlu ... Ltd. Şti. icra mahkemesine başvurusunda; ... 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nde görülmekte olan iflasın ertelenmesi davasında verilen 02.9.2015 tarihli takibin durdurulmasına ilişkin ihtiyati tedbir kararı gereğince icra müdürlüğüne yapılan hacizlerin kaldırılması talebinin müdürlükçe 16.10.2015'te reddedildiğini ileri sürerek anılan memurluk kararının iptalini ve hacizlerin fekkini talep etmiş, mahkemece şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verilmiştir.

    Borçlu şirketin, istemine dayanak yaptığı ... 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2015/762 Esas ve 02.9.2015 tarihli ara kararının 6. paragrafı ile “... davacı şirket hakkında 6183 sayılı Kanun'a göre yapılan takipler de dahil olmak üzere her türlü icra takibi ile evvelce başlamış takiplerin durdurulmasına...'' karar verildiği görülmüştür.

    Bilindiği üzere; HMK.'nun 26. maddesinde; ''Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez'' hükmü yer almaktadır. Anılan düzenleme uyarınca, hakim, talepten fazlaya ya da başka bir şeye hükmedemezse de; tahakkuk edecek hale göre talep sonucundan daha azına karar verebilir.

    Somut olayda; şikayete konu takibin 21.9.2015 tarihinde başlatıldığı, ihityati tedbir kararının ise takipten önceki bir tarih olan 02.9.2015'te verildiği, borçlunun bu tedbir kararı ile icra müdürlüğüne yaptığı 16.10.2015 tarihli başvuruda, borçlu hakkında uygulanan hacizlerin kaldırılması ile bundan sonra haciz uygulanmaması yönünde karar verilmesini talep ettiği, müdürlüğün aynı tarihli kararı ile borçlunun hacizlerin kaldırılması talebinin reddine, takibin ise tedbir kararı gereğince durdurlmasına karar verildiği, ihtiyati tedbir kararının yeni takip yapılmasını engelleyen bir hüküm içermediği gibi, tedbirden önce uygulanan hacizlerin kaldırılmasına yönelik de bir düzenleme bulunmadığı anlaşılmaktadır.

    Hal böyle olunca, takip tarihinden önce verilen tedbir kararı içeriğine göre; asliye ticaret mahkemesince; borçlu şirket hakkındaki takiplerin durdurulmasına karar verildiği ve sözü geçen kararın, borçlu aleyhine yeni takip yapılmasını engeller mahiyette herhangi bir hüküm ihtiva etmediği açıktır. Öte yandan, yukarıda değinilen HMK'nun 26. maddesi uyarınca hakim, talepten fazlasına hükmedemeyeceğinden, sözkonusu ihtiyati tedbir kararı içeriğine göre, borçlu şirket yönünden başlatılan icra takibinin iptaline karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, icra müdürlüğünce şikayet tarihinden önce ihtiyati tedbir kararına uygun olarak takibin durdurulmasına karar verilmiş olduğundan ve takibin durdurulması önceki hacizleri geçersiz hale getirmeyeceğinden şikayetin reddi gerekir.

    O halde mahkemece, şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, talep de aşılmak suretiyle takibin iptali yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

    SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 09/03/2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/6659 Karar : 2017/560
    Tarih : 17.01.2017

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı kadının tüm, davacı-karşı davalı erkeğin ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

    2-Davalı-karşı davacı kadının usulünce, miktarı da belirtilmek suretiyle açıkça yoksulluk nafakası talebi bulunmadığı halde, talep aşılarak (HMK m. 26) davalı-karşı davacı kadın lehine yoksulluk nafakasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/6600 Karar : 2016/5198
    Tarih : 7.09.2016

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Dava, kira sözleşmesi gereğince ödenmeyen kira alacağının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Davacı vekili, dava dilekçesinde; iş makinesinin 18.04.2012 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile aylık 5.500 TL bedelle davalıya kiraya verildiğini, davalı tarafından iş makinesinin 36 gün kullanılmasına rağmen kira bedelinin 4.900 TL`lik kısmının ödenmediğini belirterek, kira alacağı olan 4.900 TL, sözleşmenin 12. maddesi gereği %10 gecikme zammı 490 TL ve 25.05.2012 tarihinden itibaren avans faizinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili ise; davacının sözleşmeden kaynaklanan taahhütlerini yerine getirmediğini, iş makinesinin ne kadar çalıştığının ispat edilemediğini, % 10 gecikme zammını kabul etmediklerini belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davalının temerrüde düşürülmediğinden bahsedilerek faiz talebinin reddine kira alacağı olan 4.900 TL’nin tahsiline karar verilmiştir.

    1- Davacı ...`ın temyizi yönünden; dava, 4.900 TL kira alacağı ve 490 TL gecikme tazminatının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, 4.900 TL kira alacağı yönünden davanın kabulüne, 490 TL gecikme zammı alacağı talebinin reddine karar verilmiştir.

    6100 sayılı HMK. ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 21.07.2004 tarih, 5219 sayılı kanunla değişik 427.maddesi ve 5236 sayılı Kanunun 19.maddesi ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa eklenen Ek madde 4 uyarınca yeniden değerleme oranına göre ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 02.03.2005 tarih ve 9-82 esas ve 126 karar sayılı ilamı uyarınca temyiz konusu asıl alacak (5.390-4.900=490 TL alacak) hüküm tarihinde 2.080 TL’nin altında bulunduğundan hükmün kesin olması nedeniyle davacının temyiz isteminin reddine

    2- Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    3- Davalı vekilinin faize yönelik temyiz itirazlarına gelince; HMK.`nın taleple bağlılık ilkesi başlıklı 26. maddesi (HUMK 74.maddesi) “hâkim, tarafların talep sonuçları ile bağlıdır. Ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre talep sonucundan daha azına karar verebilir.”

    Davacı vekili dava dilekçesi ile 4.900 TL asıl alacak üzerinden 25.05.2012 tarihinden itibaren avans faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir. Bu durumda 25.05.2012 tarihinden itibaren avans faizine hükmedilmesi gerekirken hukuki olmayan gerekçe ile ve davacının talebi olmadığı gözardı edilerek yazılı şekilde, avans faizinin % 100 fazlasına şeklinde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

    Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.

    SONUÇ:Yukarıda 3.bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edenlere iadesine, 07.09.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/1526 Karar : 2016/6420
    Tarih : 31.05.2016

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    Davacı, paydaşı olduğu 46 ilâ 50 ve 52 ilâ 59 parsel sayılı taşınmazların dava dışı önceki paydaşlarının paylarını 04.09.2012 ve 13.12.2012 günlü satışlarla davalıya devrettiklerini, bildirim yapılmadığını ileri sürerek, önalım nedeniyle payın adına tescilini istemiştir.

    Davalı, taşınmazda fiili taksim bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Hükmü, davacı vekili ile davalı vekili temyiz etmiştir.

    1-Yapılan yargılamaya, toplanan deliller ve tüm dosya içeriğine göre davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

    2-Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;

    Dava, önalım hakkı nedeniyle tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

    Önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve payın üçüncü kişiye satılması ile kullanılabilir hale gelir.

    Somut olayda, dava konusu taşınmazlarda davacı ve davalı paydaştır. Davalı çekişme konusu payları 04.09.2012 ve 13.12.2012 günlü satışlar ile edinmiş, davacı bu satışlara konu payların adına tescili için önalım hakkını kullanmıştır. Bu satışlar için dava konusu payların tapu kaydındaki satış bedeli ile tapu harç ve masraflarından oluşan önalım bedeli depo ettirilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Ancak, davalının 04.09.2012 günü edindiği dava konusu 56, 57, 58 ve 59 parsel sayılı taşınmazlardaki 21/640 payı hakkında bir karar verilmemiştir. "Taleple bağlılık ilkesi" başlıklı HMK’nın 26. maddesi uyarınca çekişmeye konu bu pay hakkında bir karar verilmemesi doğru değildir.

    Mahkemece, yukarıda yapılan açıklamalar gözetilmeden yazılı gerekçeyle hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın bu sebeple bozulması gerekmiştir.

    SONUÇ:

    Yukarıda (1.) bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddine; (2.) bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 1.350 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, peşin yatırılan harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere
    oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2014/22277 Karar : 2015/23672
    Tarih : 30.11.2015

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    1-Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalı Milli Eğitim Bakanlığının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

    2- Davacı, iş akdinin işveren tarafından haksız feshedildiği iddiasına dayalı ihbar tazminatı ile fazla mesai ve ücret alacaklarının ödetilmesi istemine ilişkindir.

    Davalı, davacının taleplerinin haksız olduğunu savunarak davanın reddini talep etmiştir.

    Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

    İşçi ücretlerinin ödenmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

    5510 sayılı Yasa'nın 18. maddesinde 4/a bendine tabi sigortalılara kuruma yetkilendirilen hekim veya sağlık kurullarında istirahat raporu alınmış olması şartıyla iş kazası veya meslek hastalığı sebebiyle iş göremezliğe uğrayan sigortalıya her gün için, hastalık sebebiyle geçici işgöremezliğe uğraması sebebiyle iş göremezliğin başladığı tarihten önceki bir yıl içinde en az doksan gün kısa vadeli sigorta primi ödenmiş olması şartıyla geçici iş göremezliğin 3. gününden başlamak üzere her gün için yatarak tedavilerde 17. maddeye göre hesaplanan kazancının yarısı, ayakta tedavilerde ise 2/3`nin geçici iş göremezlik ödeneği olarak ödeneceği, 4857 sayılı Kanunun geçici iş göremezlik ödeneği başlıklı 48. maddesi “İşçilere geçici iş göremezlik ödeneği verilmesi gerektiği zamanlarda geçici iş göremezlik süresine rastlayan ulusal bayram, genel tatil ve hafta tatilleri, ödeme yapılan kurum veya sandıklar tarafından geçici iş göremezlik ölçüsü üzerinden ödeneceği, hastalık nedeni ile çalışılmayan günlerde Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından ödenen geçici iş göremezlik ödeneğinin aylık ücretli işçilerin ücretlerinden mahsup edileceği bildirilmiştir.

    Somut olayda, davacının 21.02.2013 tarihinde ameliyat olup 28.02.2013 tarihinde taburcu olduğu ve 30 gün raporlu olduğu anlaşılmıştır. Davacının fiilen çalışmadığı bu günler için ücret alacağı hüküm altına alınmıştır. Mahkemece davacının raporlu olduğu 2013 yılının 3. Ayı için Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ödenmesi gereken miktar belirlenip dışlanmak suretiyle ücret alacağının belirlenmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

    3- Taraflar arasında davacı işçinin fazla mesai süresi konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

    Fazla mesai yaptığını ispat yükü işçiye, çalışma olgusunun ispatlanması halinde ücretlerinin ödendiğini ispat yükü ise işverene düşmektedir.

    Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak fazla çalışmanın yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların tanık beyanlarıyla sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalarda bu noktada gözönüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır.

    İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazı kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda da ihtirazi kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.

    Somut olayda, davacının 21.02.2013 tarihinde ameliyat olup 28.02.2013 tarihinde taburcu olduğu ve 30 gün raporlu olduğu anlaşılmıştır. Davacının fiilen çalışmadığı bu günler fazla mesai ücreti hesabından dışlanmamıştır. Davacının raporlu bulunduğu günler için de fazla çalışma alacağı hesabı yapan hatalı bilirkişi raporunun hükme esas alınmış olması isabetsiz olup, bozma nedenidir.

    4- Davacı vekili, ıslah dilekçesinde faiz talebinde bulunmamıştır. Mahkemece ıslah dilekçesinde faiz talep edilmediği halde ıslah edilen kısımlar yönünden faize hükmedilmesi 1086 sayılı HUMK'nun 74. (6100 sayılı HMK`nun 26.) maddesinde belirtilen taleple bağlılık kuralına aykırı ve hatalı olup bozma nedenidir.

    5- Davacı işçi fazla çalışma ücreti isteğinde bulunmuş, mahkemece isteğin kabulüne karar verilmiştir.

    Fazla çalışma ücreti geniş anlamda ücret niteliğinde olup, 4857 sayılı İş Kanununun 34. maddesi gereğince, gününde ödenmemesi halinde bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faize karar verilmelidir.

    İşverenin dava tarihinden önce temerrüde düşürülmesi durumunda, istekle bağlı olarak temerrüt tarihinden itibaren faiz yürütülmelidir. Bunun dışında dava veya ıslah tarihlerinden itibaren talep edilen miktarlarla sınırlı olarak faize karar verilmelidir.

    Somut olay yönünden, hüküm altına alınan fazla çalışma ücreti için dava dilekçesi ile talep edilen kısmına fesih tarihinden itibaren faiz yürütülmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    6- Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

    Zamanaşımı, alacak hakkının belirli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliğini ortadan kaldırır.

    Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.

    4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanununun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacakları, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi (6098 Sayılı TBK 147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

    5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7. maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 447. maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir.

    Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlükte olduğu dönemde 319'uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı def'i cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı def`inin ileri sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir.

    Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı def'i de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı def`inde bulunulabileceği kabul edilmelidir.

    Cevap dilekçesinde zamanaşımı def'i ileri sürülmemiş ya da süresi içinde cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı def`i davacının açık muvafakati ile yapılabilir.

    1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı def'ine davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı def'i geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı def'inin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı def'ine davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı def`i dikkate alınmaz.

    Zamanaşımı def`inin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK.nın 04.06.2011 gün 2010/9-629 E. 2011/ 70. K).

    Somut olayda, mahkemece, davalı Milli Eğitim Bakanlığının ıslah dilekçesine karşı ileri sürdüğü zamanaşımı def'i değerlendirilmemiştir. Mahkemece fazla çalışma alacağı yönünden ıslah tarihi itibarıyla zamanaşımı def'i değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, zamanaşımı def`i dikkate alınmadan fazla çalışma alacağının kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle ( BOZULMASINA ), gününde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/12825 Karar : 2016/13981
    Tarih : 13.06.2016

    • HMK 26. Madde

    • Taleple Bağlılık İlkesi

    1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Davacı, dava ve ıslah dilekçeleri ile her iki alacağının da yasal faizi ile tahsilini talep etmiştir. İkramiye ve prim alacakları ücret niteliğinde olduğu için bu alacaklara uygulanacak faiz türü kural olarak EYMF’dir. Ancak HMK 26. maddede düzenlenen taleple bağlılık kuralı gereğince yasal faizi aşmamak üzere EYMF ile tahsiline karar verilmesi gerekirken doğrudan EYMF ile tahsiline karar verilmesi, ayrıca dava kısmen kabul kısmen reddedildiği halde davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmemesi hatalı olup, bozma sebebi ise de bu yanlışlıkların düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün HMK. nun geçici 3/2. maddesi yollaması ile HUMK. nun 438/7. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    Hüküm fıkrasının 1 numaralı bendindeki “bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faiz” sözcüklerinin silinerek yerine “yasal faizi aşmamak üzere bankalarca mevduata uygulanan en yüksek faiz” sözcüklerinin yazılmasına,

    Hüküm fıkrasına 8 numaralı bent olarak;

    “8- Davalı kendisini vekille temsil ettirdiği için karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’nin 13/2 maddesi gereğince 1.800 TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,” bendinin eklenmesine, hükmün bu şekli ile DÜZELTİLEREK ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 13.06.2016 tarihinde oy birliği ile karar verildi.