HMK Madde 25



  • Taraflarca Getirilme İlkesi

    HMK Madde 25

    (1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

    (2) Kanunla belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.




  • HMK Madde 25 Gerekçesi

    Maddede, dava malzemesi olan vakıaların, taraflarca getirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

    Maddenin birinci fıkrası, 1086 sayılı Kanunun 75 inci maddesinin birinci fıkrasını karşılamaktadır.

    İkinci fıkra ise yeni bir hüküm olup, delillerin toplanması bakımından genel kuralı ifade etmektedir.

    Maddede, 1086 sayılı Kanunun 75 inci maddesindeki “hatırlatacak hâllerde dahi bulunamaz” ibaresi muhafaza edilmiştir. Bununla yasaklanan husus, somut bir olaya, vakıaya işaret edilmesi, vakıa getirilmesinin telkin edilmesidir.

    Hâkim, getirilen olayın olgularının, vakıalarının soyut hukuk normunun unsurlarını karşılamadığını beyan edebilecektir. Hâkimin vakıalar yönünden yetkin kılınması veya sınırlanması hususu, Tasarının 36 ncı maddesi (yasada 31.madde) ile birlikte değerlendirilmelidir. Maddede dava malzemesinin, davanın temelini teşkil eden vakıalar ve delillerin getirilmesi konusunda, tarafların mutlak yetkisi vurgulanmaktadır.

    Maddenin ikinci fıkrası, 1086 sayılı Kanunun 75 inci maddesinin üçüncü fıkrasına nazaran dar kapsamlı olan ve hâkime yeni delil emredebilme yetkisi veren 36 ncı madde ile birlikte değerlendirilmelidir.



  • HMK 25 (Taraflarca Getirilme İlkesi) Emsal Yargıtay Kararları


    YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/22024 Karar : 2018/8971
    Tarih : 11.09.2018

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

    2-Mahkemece taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanma kararı verilmiştir. Davacı erkek dava dilekçesinde kadına kusur olarak yüklenen hakaret vakıasına dayanmamıştır. Davacının dayanmadığı vakıaların hükme esas alınması mümkün değildir (HMK.md.25/1). Davalı kadının başkaca bir kusurlu davranışı da ispatlanamamıştır. Boşanmaya neden olan olaylarda, davacı erkek mahkemece kabul edilen kusurlu davranışlarına göre tamamen kusurludur. Hal böyle iken, tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi ve bu hatalı kusur tespitine bağlı olarak davacı kadının maddi ve manevi tazminat isteğinin (TMK m. 174/1-2) reddedilmesi bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.18.09.2018 (Salı)



  • YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2018/572 Karar : 2018/8454
    Tarih : 3.07.2018

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı erkeğin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

    2-Dava ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 119/1-e maddesi uyarınca davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte, davalı da aynı Kanunun 129/1-d maddesi gereğince savunmasının dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte cevap dilekçesinde göstermek zorundadırlar. Bunlar, dava ve cevap dilekçelerindeki talep sonucunun dayanağı olan ve bu talep sonucunu haklı göstermeye yarayan vakıalardır. Ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun biçimde bildirilen vakıaların doğru olduğu yargılama sırasında ispat edilirse, tarafların talep sonuçları da bu duruma göre kabul veya reddedilecektir. Kanunda öngörülmüş istisnalar dışında, hakim, iki tarafın birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz (HMK m.25/1). O halde, mahkemece ancak tarafların dilekçelerinde dayandıkları vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmektedir.

    4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde "Boşanmada yargılama usulü" ayrıca düzenlenmiş; anılan maddenin ilk fıkrasında "Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir" hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının genel yargılama usulüne tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması gereken özel usuller, Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, tarafların dayanmadığı vakıaların değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

    Somut olayda, mahkemece, gerekçeli kararda davalı-karşı davacı arkeğe izafe edilen kusurlu davranışlardan; evin içinde uygunsuz kıyafetle dolaştığı, bakıcı kadına yönelik hareketleri nedeniyle güven sarsıcı davranışta bulunduğuna ilişkin vakıalara davacı-karşı davalı kadın tarafından dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşamasında usulüne uygun şekilde dayanılmamıştır. Mahkemece, davacı-karşı davalı kadın tarafından usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen ve dayanılmayan vakıalar davalı-karşı davacı erkeğe kusur olarak yüklenemez. Gerçekleşen bu durum karşısında, toplanan delillerden, davalı-karşı davacı erkeğin birlik görevlerini ihmal ettiği, küfür ettiği, davacı-karşı davalı kadının da temyize konu etmeyerek kesinleşen kusur durumuna göre çıkan tartışmalar sırasında davalı-karşı davacı erkeğe küfür ettiği ayrıca birlik görevlerini de ihmal ettiği anlaşılmaktadır. Öyleyse, mevcut durumda taraflar arasında müşterek hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizliğin mevcut ve sabit olduğu, boşanmaya neden olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduklarının kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğunun kabulü doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

    3-Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere, tarafların boşanmaya sebebiyet veren olaylarda eşit derecede kusurlu oldukları anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu maddi ve manevi tazminata hükmedilebilmesi için, tazminat yükümlüsünün kusurlu, talep eden eşin ise, kusursuz veya diğerine göre daha az kusurlu olması gerekir (TMK m. 174/1-2). Durum böyleyken, mahkemece davalı-karşı davacı erkeğin, davacı-karşı davalı kadına nazaran daha fazla kusurlu olduğunun kabulü ve bu hatalı kusur belirlemesine göre davacı-karşı davalı kadın lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi isabetsiz olmuş ve bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 03.07.2018 (Salı)



  • YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/12505 Karar : 2018/11132
    Tarih : 7.06.2018

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Dava, aldatma (hile) hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

    Davacı, maliki olduğu ... ada ... parsel sayılı taşınmaz üzerine dava dışı oğlu olan ... ile davalıların birlikte bina inşa etmeleri için taşınmazı oğlu olan davalı ... 'a devrettiğini, ... 'ın 'ın da aynı amaçla davalı ... 'ya temlik ettiğini, bu devir işlemlerinden sonra davalılar ile dava dışı ... 'in kazançlarını birleştirerek taşınmaz üzerine bina inşa ettirdiklerini, ancak davalı ... 'nın kardeşlerine pay temlik etmediğini, kendisinin kandırıldığını ileri sürerek dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiş, yargılama sırasında ölümü üzerine mirasçıları davaya devam etmişlerdir.

    Davalı ... , taşınmazın bedelini kendisi ödediği halde yurt dışında olduğu için davacı adına tescil edildiğini, davacının başka bir sebepten dolayı tazminat ödememek adına taşınmazı diğer davalı ... 'a temlik ettiğini, ... 'ın da Türkiye'ye gezmek için geldiği bir zaman da taşınmazını kendisine devrettiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

    Davalı ... , çekişme konusu taşınmazda davacı ve üç erkek kardeşin katkılarıyla bina inşaatı devam etmekte iken, davacı tarafından kendisinin daha kolay takip edeceği düşünülerek ve üç kardeşe eşit şekilde paylaştırması kaydıyla taşınmazın temlik edildiğini, kendisinin de aynı amaç ile ağabeyi olan davalı ... 'e devrettiğini belirterek davayı kabul etmiştir.

    Mahkemece, davacının taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddiasını 5.2.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile kanıtlanayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    Dosya içeriği ve toplanan delillerden, çekişme konusu ... ada ... parsel sayılı taşınmazın tamamı davacı adına kayıtlı iken 24.06.1994 tarihinde davalı ... 'a, ... tarafından da 11.08.1999 tarihinde diğer davalı ... 'e temlik edildiği anlaşılmaktadır.

    Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesi hükmü uyarınca vakıaları bildirmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak hakime aittir.

    İddianın ileri sürülüş biçimi ve dosya içeriğinden; davanın aldatma (hile) hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

    Bilindiği üzere hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun (BK) 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

    Öte yandan, aldatmanın (hilenin) her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Türk Borçlar Kanunu'nun 39. (Borçlar Kanunu'nun 31.) maddesine göre, aldatma (hile) öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.

    Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; hile hukuksal nedeni yönünden mahkemece, yeterli araştırma ve inceleme yapılmamış, uyuşmazlık taraf muvazaası olarak kabul edilmek suretiyle sonuca gidilmiştir.

    Hâl böyle olunca; hile iddiası yönünden öncelikle davanın TBK'nun 39. maddesi gereğince hak düşürücü süre içinde açılıp açılmadığının belirlenmesi, süresinde açılmış ise yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde hile iddiası bakımından araştırma ve inceleme yapılması, tarafların bildirdikleri ve bildirecekleri delillerin eksiksiz toplanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hukuki nitelendirmede yanılgıya düşülerek yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir.

    Kabule göre de, eldeki davanın 16.04.2009 tarihinde açıldığı, davanın açıldığı tarih itibariyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine tâbi olduğu, ispat külfeti kendisinde bulunan davacı tarafın dava dilekçesinde ''v.s. deliller'' demek suretiyle, yine; 06.06.2013 tarihli delil listesinde ise bildirilen deliller dışında ''diğer deliller'' demek suretiyle yemin deliline de dayandığı görüldüğü halde, davacı tarafa yemin hakkı hatırlatılmadan sonuca gidilmiş olması da doğru değildir.

    Davacıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'un 428.maddesi gereğince esas yönünden BOZULMASINA oybirliği, kabule göre kısmi yönünden oyçokluğuyla 07.06.2018 tarihinde karar verildi.

    (Muhalif)

    -KARŞI OY-

    Dava, aldatma (hile) hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.

    Mahkemece, davacının taraf muvazaası hukuksal nedenine dayalı iddiasını 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    Davacıların temyizi üzerine; yerel mahkeme kararı, " davacıların aldatma (hile) iddiasına dayandıkları, bu iddia yönünden öncelikle TBK'nun 39. maddesi geregince davanın hak düşürücü sürede açılıp açılmadığının belirlenmesi, hak düşürücü sürede açılmış ise ... taraf delilleri eksiksiz toplanarak onucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, hukuki nitelemede yanılgıya düşülerek yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru değildir".denilerek bozulmuş olup, bozma ilamının bu kısmına aynen katılıyorum.

    Ancak, bozma ilamının " kabule göre" kısmında "16.04.2009 tarihli dava dilekçesinde "v.s deliller" demek suretiyle, yine 06.06.2013 tarihli delil listesinde " diğer deliller" demek suretiyle yemin deliline de dayanıldığından, davacı tarafa yemin hakkı hatırlatılmadan sonuca gidilmiş olması da doğru değildir." yönündeki çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

    Şöyle ki; yemin; bir tarafın mahkeme önünde belirli bir vakıanın doğruluğu konusunda yasanın öngördüğü şekilde yaptığı beyandır. İspat yükü altında bulunan tarafın uyuşmazlığı çözüme bağlayıcı bir vakıa hakkında hasmına önerdiği yemine, kesin yemin denmektedir.( 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.225 (HUMK 345 md.) )

    Taraflardan birinin diğerine yemin önerisinde bulunabilmesi için öncelikle dava dilekçesinde ve delil listesinde yemin deliline başvuracağını açıkça belirtmiş olması gerekir (HUMK m. 179/III ve 195/1). Yeminin, ancak ispat yükü kendisine düşen kişi tarafından önerilmesi mümkündür ayrıca yemin, son çare olarak başvurulan bir delildir. Başka bir deyişle, yemin deliline başvurabilmek için öncelikle yemin önerisinde bulunanın ileri sürdüğü diğer delillerin incelenmesi ve bunların yeterli olmadığının anlaşılması gerekir.

    Hakimin, ispat yükü kendisine düşen tarafa yemin teklif etme hakkının bulunduğunu hatırlatıp hatırlatamayacağı konusunda gerek öğretide, gerekse Yargıtay kararları arasında farklı görüşler bulunmaktadır.(Doç.Dr. Ejder Yılmaz, Medeni Yargılama Hukukunda Yemin, Ankara 1989, s.112)

    3156 sayılı Kanun ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 179 ve 195. maddelerinde değişiklik yapılmadan önce Yargıtay kararlarında; dava veya cevap dilekçesinde yemin delili açıkça belirtilmiş veya taraf delil dilekçelerinde belirtilen delillerin yanında eğer "diğer deliller, ve sair deliller, tüm kanuni deliller" gibi bazı ifadeler kullanmışsa bu ifadelerin içine "yemin" delilinin de gireceğinden, hakimin yemini hatırlatması gerektiği ifade edilmekteydi.

    1086 sayılı HUMK’ nun 179. maddesin de 26/02/1985 tarihinde 3156 sayılı kanun ile yapılan değişiklikten sonra, davacı, yemin delili dahil bütün delillerinin nelerden ibaret olduğunu dava dilekçesinde göstermesi gerektiği, dava dilekçesinde ki "sair (kanuni) deliller" tanımlamasının bir anlamının olmadığı, dava dilekçesinde buna benzer bir ifadeye yer verilmiş olsa dahi, açıkça yemin delili yazılı değilse, davacının davalıya yemin teklif edemeyeceği, dolayısı ile mahkemenin de davacıya yemin teklifine hakkı olduğunu hatırlatamayacağı öğretide de kabul edilmektedir.(Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001, c.VI, s.1629,2498 vd.) 3156 sayılı Kanundaki değişiklikten sonra Yargıtay'ın önceki görüşünün geçerliği kalmamıştır. Zira taraflar, dilekçelerinde dayandıkları kanıtların nelerden ibaret olduğunu açıkça belirtmek durumundadırlar. Yasal değişiklik, delillerin özgülenmesi (hasrı) durumunu ortaya çıkarmıştır. Böylece dilekçelerde yazılan " her türlü yasal delil " deyiminin bir anlamı kalmamıştır. Şu halde hakim, dilekçelerde açıkça yemin deliline dayanılmadığı takdirde, taraflara yemin önerme hakkını hatırlatamaz.

    Gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda, gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda, mahkeme hakiminin yemin teklif etmek isteyip istemediğini taraflardan birisine hatırlatmak ödevi olduğunu gösteren bir hüküm de bulunmamaktadır.

    Medeni usul hukukumuza hakim olan en önemli ilkelerden biri tasarruf ilkesidir. 6100 sayılı HMK'nun 24. maddesinde ve 1086 sayılı HUMK'nun 72. maddesine göre; "Hakim iki taraftan birinin talebi olmaksızın kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz." Hiç kimse, kanunda açıkça belirtilmedikçe kendi lehine olan bir davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz.

    Mahkemeler, özel hukuka ilişkin bir uyuşmazlığı kendiliklerinden çözmeye çalışmazlar. Taraf iradesine öncelik verilmesi ve tarafın talebinin esas alınması sadece davanın açılmasında değil, yargılama sırasında taraflara ait bir çok usul işleminde de kendisini gösterir.

    1086 sayılı HUMK'nun 179/2,3 ve 5. bendi ve bu hükme benzer şekilde 6100 sayılı HMK'nun 119/e,f ve ğ bendleri ile HMK’nun 129/d,e ve f bentlerinde tarafların açık bir şekilde talep sonuçlarının, iddia ve savunmaları ile iddialarının ve savunmalarının dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında açık özetlerinin ve delillerinin nelerden ibaret olduğunun belirtilmesini, zorunlu kılmaktadır.

    Ayrıca, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 75. maddesi ile ayni yönde düzenleme getiren 6100 sayılı HMK’nun 25. maddesinde ‘taraflarca getirilme ilkesi ‘ kabul edilmiştir. Bu ilke gereğince kural olarak Hakim, kendiliğinden taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Bu ilkenin bir sonucu olarak, kural olarak tarafların ileri sürmediği vakıaları ve belirli bir delili kendiliğinden araştıramaz ve taraflara hatırlatamaz.

    Taraflarca getirilme ilkesinin istisnaları, kamu düzenini ilgilendiren davalardır. Bu davalarda kendiliğinden araştırma ilkesi uygulanır.(Prof.Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2011, s. 251 vd.) Ancak, eldeki dava kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı, kamu düzenini ilgilendirin bir dava değildir.

    Bu bilgilerin ışığında somut olaya bakıldığında, davacının, 16.04.2009 tarihli dava dilekçesinde "v.s deliller" demek suretiyle, yine 06.06.2013 tarihli delil listesinde " diğer deliller" demek suretiyle, delillerini bildirdiği, yargılama aşamalarında açıkça, yemin deliline dayanıldığına ilişkin bir beyanın da bulunmadığı anlaşılmaktadır.

    Hal böyle olunca; resen araştırma ilkesinin geçerli olmadığı bir davada hakimin yada Yargıtay'ın davacının yerine geçerek onun dayanmadığı bir delili kullanmasına imkan vermesi, usul hukukunun temel ilkelerinden olan usul ekonomisi ilkesi, tasarruf ilkesi, taraflarca hazırlanma ilkesiyle, davanın ve delillerin somutlaştırma yüküne açıkça aykırı olacağından, bu gerekçelerle, davacının yemin deliline başvurabileceği yönündeki çogunluk görüşüne katılamıyorum.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas : 2015/3171 Karar : 2018/1143
    Tarih : 30.05.2018

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.

    Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

    Davalı vekili, davacının montaj bölümünde çalışan kadın işçiyi tehdit ve taciz etmesi nedeni ile bu işçi tarafından Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunulduğunu, işyerinde çalışanların beyanları ve şikâyetçinin savcılık ifadesi doğrultusunda davacının iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini, bu nedenle kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece Sulh Ceza Mahkemesinde görülen kamu davasında bu davada davacı tanığı olarak dinlenen kişilerin ifadelerinin alındığı, tanıkların davacının şikâyete konu edildiği şekilde davranışlarına şahit olmadıklarını, zaten böyle bir şey olsa işyerinde duyulacağını beyan ettikleri, ceza mahkemesince davacı hakkında beraat kararı verildiği, davalının iddiasını kanıtlayamadığı, feshin haksız olduğu, davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, ayrıca aylık ücret, fazla çalışma ve yıllık izin ücretinin bulunduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

    Davalının temyizi üzerine karar,

    Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur.

    Mahkemece, dinlenen davacı tanıklarının net bir şekilde davacının kadın işçiye laf attığını, uygunsuz davranışlarda bulunduğunu iş yerinde çalışanlardan duyduklarını, davacının herhangi bir olumsuz davranışına şahit olmadıklarını, düzenli ve düzgün çalışan biri olduğunu beyan ettikleri, davalı tanıklarının dahi görgüye dayalı bilgilerinin olmadığı, davacının adı geçen kadın işçi ile ilişkisi olduğunu duyduklarını söyledikleri, dosya kapsamı ve taraf tanık anlatımlarından iş yerinde böyle bir olayın meydana gelmediğinin anlaşıldığı, Sulh Ceza Mahkemesinde dinlenen tanıkların da aynı yönde beyanda bulunduğu, beyanlar arasında hiçbir çelişki olmadığı, bu hâli ile davalının feshe ilişkin iddiasını ispat edemediği gerekçesi ile önceki gerekçeler de tekrar edilmek sureti ile direnme kararı verilmiştir.

    Direnme kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: davalının iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini ispat edip edemediği,
    dinlenen tanıkların beyanlarının yeterli olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 31`inci maddesi kapsamında davalı işverence tutulan tutanakta isimleri yazılı tanıkların dinlenmesinin ve Bursa 4. Sulh Ceza Mahkemesinin dosyası celbedilerek bu dosyadaki deliller ile tanık anlatımları da değerlendirilerek çelişki ortaya çıktığında çelişki de giderilmek sureti ile feshe neden olarak gösterilen olayın aydınlatılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

    Öncelikle işverenin işçiyi gözetme borcu, cinsel taciz, "hâkimin davayı aydınlatma ödevi" "taraflarca getirilme" ilkeleri ve ceza mahkemesi kararlarının hukuk davalarına etkisi konuları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.

    I-İşverenin işçiyi gözetme borcu:

    İş sözleşmesi, işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borçlar yükleyen bir sözleşmedir. İş sözleşmesinden doğan ilişki kapsamında işverenin işçiye karşı işçinin yaptığı iş karşılığında ona ücretini ödeme yükümlülüğü yanında başka yükümlülükleri de vardır. Bunlardan biri de işverenin işçiyi gözetme borcudur. İşverenin işçiyi gözetme (koruma) borcu işçinin sadakat borcunun karşılığını oluşturur. İş akdinin işçi ile işveren arasında kişisel ilişki kuran niteliği, işçi yönünden işverenin işi ve iş yeri ile ilgili çıkarlarını korumak, bu çıkarlara zarar verebilecek her türlü davranıştan kaçınmak, buna karşılık işveren açısından işçiyi korumak ve gözetmek biçiminde kendisini gösterir (Süzek, S.: İş Hukuku Yenilenmiş 14. Baskı, İstanbul 2017, sayfa 416).

    İşverenin işçiyi gözetme borcu geniş kapsamlı bir borçtur. Bu borcun kapsamına hangi hususların girdiğini önceden sınırlı bir şekilde belirlemek mümkün değildir. Ancak bu borç kapsamında olmak üzere her şeyden önce işveren işçinin kişiliğini korumalıdır.

    İşveren gözetme borcu gereği işçinin kişiliğini korumak ve onun kişilik haklarına saygı göstermek zorundadır. İşçinin kişiliğinin korunması, onun yaşamının, sağlığının, bedensel ve ruhsal bütünlüğünün, şeref ve onurunun, kişisel ve mesleki saygınlığının, ahlâki değerlerinin, özel yaşam alanının, genel olarak özgürlüğünün korunmasını içerir (Süzek, S.: a.g.e., s. 416).

    İş sözleşmesinin işverene yüklediği işçinin kişiliğini gözetme borcu, öncelikle Anayasa'dan doğan bir yükümlülüktür. Anayasa'nın herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve özgürlüklere sahip olduğunu öngören 12'nci; herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu düzenleyen 17'nci; herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine sahip olduğunu bildiren 19'uncu; özel yaşamın gizliliğini öngören 20'nci; vicdan, din, inanç, düşünce ve kanaat özgürlüğünü hükme bağlayan 24'üncü ve 25`inci maddeleri kişilik haklarını güvence altına alan ilke ve kurallardır.

    Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 332`nci maddesi kapsamında,
    işçinin, iş görme yükümlülüğü çerçevesinde maruz kalacakları tehlikelere karşı işverenin gerekli tedbiri alması gerektiği düzenlenmişti. Bu düzenleme ise, işverenin işçiyi koruma (gözetme) borcunun temelini oluşturuyordu.

    01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (6098 sayılı Kanun/TBK) ise, bunun yerine “İşçinin Kişiliğinin Korunması” başlıklı 417 ve devamı maddelerini getirmiştir.
    Bu maddenin getirdiği yenilik, psikolojik taciz terimine açıkça yer vermiş olması ve işçinin kişiliğinin korunmasını yoruma yer vermeyecek biçimde özel olarak düzenlemesidir.
    Buna göre;
    “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve iş yerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
    İşveren, iş yerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.
    İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir”

    Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 01.03.2017 gün ve 2015/22-1890 E-2017/383 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.

    II-Cinsel taciz:

    6098 sayılı Kanunun 417`inci maddesi hükmü uyarınca iş yerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzen sağlamakla yükümlü olan işveren, işçilere psikolojik ve cinsel tacizde bulunamayacağı gibi, diğer işçilerin bu türden fiillerinin önlenmesi için gerekli tedbirleri almakla da yükümlüdür.

    Aksi hâlde psikolojik veya cinsel tacize uğrayan işçinin iş sözleşmesini 4857 sayılı Kanuna tabi ise bu Kanunun 24'üncü maddesinin (II) numaralı bendinin (b) ve (d) bentleri uyarınca haklı nedenle feshetme hakkı doğar.
    İşveren ise Kanunun 25`inci maddesinin (II) numaralı bendinin (c) alt bendi uyarınca cinsel tacizde bulunan işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle tazminatsız feshetme hakkına sahip olur.

    TBK'ya tabi iş ilişkileri bakımından ise işçi veya işverenin Kanunun 435`inci maddesindeki hakları kullanmaları mümkün hâle gelir.

    Ne var ki, 4857 sayılı Kanun ile 6098 sayılı Kanun "cinsel tacizden" bahsetmekle birlikte cinsel tacizin tanımını yapmamış, kapsamını belirlememiştir.

    Bununla birlikte İstihdamda, Mesleki Eğitimde, Meslekte Yükselmede Ve Çalışma Koşullarında Kadın Ve Erkeğe Eşit Muamele İlkesinin Uygulanmasına İlişkin 76/207/EEC Sayılı Konsey Direktifini Değiştiren 23 Eylül 2002 tarih ve 2002/73/EEC Sayılı Avrupa Parlamentosu Ve Avrupa Konseyi Direktifi (2002/73 sayılı Direktif/Direktif)`nde cinsel taciz "cinsiyet temeline dayalı bir ayrımcılık" olarak kabul edilmiştir.

    2002/73 sayılı Direktifin temel noktaları;
    Cinsel tacizin tanımlanması,
    Cinsel tacize ilişkin önleyici tedbirlerin alınması,
    Yargısal ve idari prosedürler,
    Cinsel taciz mağdurlarının zararlarının telafi edilmesi,
    Eşit istihdam şartları sağlanması" olarak ifade edilebilir

    Direktifin 2. maddesinin ikinci fıkrası,
    tacizi ve cinsel tacizi cinsiyet temeline dayalı bir ayrımcılık olarak nitelendirmekte ve böyle bir davranışın kadın ve erkek arasında ayrımcılık oluşturacağını kabul etmektedir.
    Buna göre, cinsel taciz insan onurunu ihlal etme amacına yönelen veya bu sonucu doğuran, istenilmeyen, her türlü cinsel nitelikte sözlü, sözlü olmayan veya cinsel nitelikte fiziksel ve özel olarak düşmanca, aşağılayıcı, utandırıcı ve saldırgan bir ortam yaratan davranış olarak tanımlanmıştır (Özdemir, E.: İşyerinde Cinsel Taciz, Çalışma ve Toplum, sayı 2006/4, s. 84).

    6701 sayılı İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu'nun 2`nci maddesinin (j) bendinde ise,
    genel olarak taciz "Psikolojik ve cinsel türleri de dâhil olmak üzere bu Kanunda sayılan temellerden birisine dayanılarak, insan onurunun çiğnenmesi amacını taşıyan veya böyle bir sonucu doğuran yıldırıcı, onur kırıcı, aşağılayıcı veya utandırıcı her türlü davranış" olarak tanımlanmıştır.

    Şu hâlde cinsel tacizi cinsel anlam taşıyan veya cinsel temele dayalı ve istenmeyen davranışlar olarak tanımlayabiliriz ( Süzek, S.: a.g.e., s.419).

    Cinsel tacizin ispatlanması, işyerinde cinsel taciz sorununun çözümü en güç yönünü teşkil etmektedir. Gerçekten, cinsel taciz çoğu zaman sadece mağdur ve fail arasında yaşanan ve bilinen bir eylem niteliğinde olmaktadır. Dolayısıyla, sadece mağdur tarafından bilinen bir olayın inandırıcı biçimde ortaya konulması büyük bir güçlük arzetmektedir ( Özdemir, E.: a.g.e., s. 93-94).

    İşçi, işverenin başka bir işçisine cinsel tacizde bulunmuş ise, işverenin bu işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle, derhal ve tazminatsız fesih hakkı vardır.
    Öte yandan işyerinde cinsel tacize maruz kalan işçi de durumu işverene bildirmesine rağmen işverenin gerekli tedbirleri almaması hâlinde iş sözleşmesini derhal ve haklı nedenle feshedebilecektir.
    İster işveren, ister işçi feshi söz konusu olsun, böyle bir durumda ispatlanması gereken olgu "cinsel taciz" ise de, cinsel tacizi ispat etmekle yükümlü olan taraf farklı olacaktır. Cinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle işçi işten çıkarıldığında, tacizin varlığını ispat, bunu iddia eden işverene düşecektir. Buna karşılık, cinsel tacize uğradığını iddia ederek sözleşmeyi haklı nedenle feshettiğini açıklayan işçinin, tacizin varlığını ortaya koyması gerekecektir.

    III-Taraflarca getirilme ilkesi:

    Bilindiği üzere ispat yükü kural olarak davacıya düşer; yani davacı davasını dayandırdığı olguları ispat etmelidir.

    Yine kural olarak herkes iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, kendisine ispat yükü düşmeyen diğer tarafın onun iddiasının aksini ispat etmesine gerek yoktur; o olgu ispat edilmemiş sayılır.

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (6100 sayılı Kanun/HMK)'nun konuya ilişkin ve “Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi” başlıklı 194`üncü maddesi uyarınca;
    “(1)Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.
    (2)Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur.”

    Ancak iki hâli birbirinden ayırt etmek gerekmektedir:

    a) Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda, hâkim davanın ispatı için gereken bütün delillere kendiliğinden başvurur; taraflar da duruşma bitinceye kadar delil gösterebilirler. Dava ile ilgili olguların hazırlanmasında, tarafların yanında, hâkimin de görevli olmasına, kendiliğinden araştırma ilkesi denir. Bu ilke kamu düzenini ilgilendiren çekişmeli davalarda ve çekişmesiz yargı işlerinde önem gösterir.

    b) Taraflarca getirilme (hazırlama) ilkesinin uygulandığı davalarda deliller kural olarak taraflarca gösterilir; hâkim delillere kendiliğinden başvuramaz.

    Dava malzemesinin taraflarca getirilme ilkesi, dava malzemelerinin mahkemeye kimin tarafından getirileceğiyle ilgili bir ilkedir. Buna göre, hâkim kendiliğinden, taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, hükmüne esas alamaz. Mahkeme sadece tarafların getirdiği vakıalara göre talep sonucunu inceleyip karar verir.

    Taraflarca getirilme ilkesi HMK'nın 25` inci maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir:
    “(1) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.
    (2) Kanunda belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz.”

    Bu ilkenin bir sonucu olarak mahkeme, sadece taraflarca ileri sürülen vakıaları inceleyebilir. Buna kural olarak deliller de dahildir (m. 25/2).

    Fakat hâkim bilirkişi ve keşif delillerine kendiliğinden de başvurabilir (m. 266 ve m. 288). Hâkim isticvaba da kendiliğinden karar verebilir (m. 169/1). Bundan başka hâkim, davanın her safhasında iki tarafın iddiaları sınırı içinde olmak üzere tarafları dinleyebilir ve gerekli olan delillerin gösterilmesini ve verilmesini emredebilir (m. 31) (Kuru, B. / Arslan, R. / Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2011, 22. Baskı, s.377, 378).

    Belirtilmelidir ki, hâkim, olayın aydınlatılması için tarafların delil ikamesini isteyebilir ancak tarafa belli bir delili hatırlatamaz.

    Mahkemenin hüküm vermesi için kendisine yöneltilen talebin formüle edilmesi ve ileri sürülmesi tarafların görevi ise de, bunları anlamlandırmak veya gerektiğinde açıklattırmak hâkimin görevidir. Ancak bu durum, hâkimin tarafların ileri sürmediği vakıaları ileri sürmelerine imkân vermesi veya hatırlatması anlamını taşımaz. Burada mevcut olmayanın talep edilmeyenin ortaya çıkartılması değil, talep edilenin netleştirilmesi, aydınlatılması, belirlenmesi söz konusudur.

    Taraflarca getirilme ilkesi, hâkimin soru sorma ve davayı aydınlatma ödevi (m. 31) çerçevesinde yumuşatılmıştır (Pekcanıtez, H./ Atalay, O. / Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, 2011, 11.Bası, s. 248 vd).

    IV-Hâkimin davayı aydınlatma görevi:

    6100 sayılı Kanun'un “Hâkimin davayı aydınlatma görevi” başlıklı 31`inci maddesine göre, “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu olduğu durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.”

    Hâkimin davayı aydınlatma ödevi olarak ifade edilen bu düzenleme ile doğru hüküm verebilmesi ve maddi gerçeğin bulunabilmesi amaçlanmıştır. Düzenlemede her ne kadar “açıklama yaptırabilir” denilmişse de, bunun, hâkimin davayı aydınlatması için bir “ödev” olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü davayı aydınlatma ödevi sayesinde hâkim, iddia ve savunmanın doğru ve tam olarak anlaşılmasını sağlayacak ve bu şekilde doğru olmayan bir kararın verilmesini önleyecektir (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, age, s. 248 vd).

    Görüldüğü üzere, hâkimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31`inci maddede, hâkimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir.

    V-Ceza mahkemesi kararlarının hukuk davalarına etkisi:

    Ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, başka bir anlatımla ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusu üzerinde durulmasında yarar vardır:

    Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine (davasına) etkisi, hukukumuzda (mülga) 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53`üncü maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.74) düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır.

    Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise, kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını; öngörmesi esasına dayanmaktadır.

    6098 sayılı TBK'nın 74`üncü maddesinde;
    Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
    Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz." hükmü bulunmaktadır.

    Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.

    Hemen belirtilmelidir ki, hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtay`ın yerleşmiş içtihatlarında ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir.

    Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır
    (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
    10.1.975 gün ve 1971/T-406 E.- 1975/1 K.;
    23.01.1985 gün ve 1983/10-372 E.- 1985/21 K.;
    27.04.2011 gün ve 2011/17-50 E.-2011/231 K.;
    03.04.2013 gün ve 2012/19-873 E.-K:2013/433 K. sayılı kararları).

    Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince; davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatlarının hüküm altına alınmasını talep etmiş; davalı vekili ise işyerinde çalışan kadın bir işçiyi taciz ve tehdit etmesi nedeni ile iş sözleşmesinin haklı olarak feshedildiğini, kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmasının mümkün olmadığını savunmuştur.

    Mahkemece haklı feshin kanıtlamadığı gerekçesi ile kıdem ve ihbar tazminatlarının davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

    Her ne kadar Özel Daire bozma kararında fesih sebebi yapılan cinsel taciz eylemi ile ilgili olarak davalı işveren yetkilileri tarafından düzenlenen 12.04.2012 tarihli tutanak altında imzaları bulunan çalışanların HMK'nın 31`inci maddesi kapsamında resen tanık olarak dinlenmesi gerektiği gerekçesi ile Mahkeme kararı bozulmuş ise de, davanın "taraflarca getirilme" ilkesine tabi bir dava olduğu, üstelik tutanağı düzenleyen çalışanların tanık olarak bildirilmediği dikkate alındığında bu yöne ilişkin bozma kararının yerinde olmadığı açıktır.

    Ne var ki, davalı vekili delil listesinde iş yeri çalışanı kadın işçinin davacı hakkındaki şikâyeti üzerine yürütülen soruşturma dosyasına delil olarak dayanmıştır.

    Bu nedenle yürütülen soruşturma sonucu Bursa 4. Sulh Ceza Mahkemesinde açılan kamu davasına ilişkin dosya getirtilerek bu dosya içine alınmalı; ceza davasında dinlenen aynı zamanda bu davada da bilgisine başvurulan tanıkların beyanları değerlendirilerek çelişki bulunduğu takdirde bu çelişki giderilmelidir.

    Öte yandan dava dışı kadın işçinin kolluktaki beyanında davacının mola saatinde makinenin yanında önlüğünün arasına sıkıştırdığı, iş yeri personelinin adreslerinin ve telefon numaralarının yazılı olduğu belgeye "Benimle uğraşma, arkadaşlarına mesaj atabilirim benimle anlaşmaya bak" şeklinde not yazarak kendisini tehdit ettiğini beyan ettiğinden, eldeki dosyada fotokopisi bulunan bu belgenin ceza dosyasındaki aslı temin edildikten sonra buna karşı davacıdan diyecekleri sorulmalıdır. Bu şekilde toplanacak deliller, toplanmış deliller ile birlikte değerlendirilerek fesih sebebi yapılan olayla ilgili bir sonuca varılmalı; buna göre davacı işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmayacağı belirlenmelidir.

    O hâlde Mahkemenin direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.

    S O N U Ç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 30.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/16013 Karar : 2018/5196
    Tarih : 18.04.2018

    - HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    1-Dava ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 119/1-e maddesi uyarınca davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte, davalı da aynı Kanunun 129/1-d maddesi gereğince savunmasının dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte cevap dilekçesinde göstermek zorundadırlar. Bunlar, dava ve cevap dilekçelerindeki talep sonucunun dayanağı olan ve bu talep sonucunu haklı göstermeye yarayan vakıalardır. Ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun biçimde bildirilen vakıaların doğru olduğu yargılama sırasında ispat edilirse, tarafların talep sonuçları da bu duruma göre kabul veya reddedilecektir. Kanunda öngörülmüş istisnalar dışında, hakim, iki tarafın birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz (HMK m.25/1). Mahkemece ancak tarafların dilekçelerinde dayandıkları vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilir.

    4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 184. maddesinde "Boşanmada yargılama usulü" ayrıca düzenlenmiş: anılan maddenin ilk fıkrasında "Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir." hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının genel yargılama usulüne tabi olduğu belirtilmiştir. Boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması gereken özel usuller. Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, tarafların dayanmadığı vakıaların değerlendirmede esas alınacağına dâir özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

    Eldeki davada mahkemece, gerekçeli kararda davalı erkeğe izafe edilen kusurlu davranışlara davacı kadın dava dilekçesinde vakıa olarak dayanmamıştır. Mahkemece, usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen ve dayanılmayan vakıalar davalı erkeğe kusur olarak yüklenemez. Bu durumda davacı kadının davasının reddi gerekirken, kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    2-Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür (TMK m. 6, 6100 s. HMK m. 190/l).Davacı kadın dava dilekçesinde erkeğin düğünde takılan ziynetleri aldığını ve iade etmediğini iddia etmiş, davalı erkek ise bu iddianın doğru olmadığını, ziynetleri kadının giderken yanında götürdüğünü savunmuştur. Davacı kadın ziynet eşyasının erkek tarafından götürüldüğünü veya zorla alındığını ispat yükü altındadır. Ziynet eşyalarının niteliği gereği, kadının ortak konuttan ayrılırken yanında götürmesi hayatın olağan akışına uygun düşer. Davacı kadının tanıklarının iddia edilen vakıayla ilgili somut, görgüye dayalı bir bilgileri yoktur. Dosyada iddiayı kanıtlamaya elverişli başkaca bir delil de bulunmamaktadır. Davacı kadın yemin deliline dayanmamış, gösterdiği diğer delillerle de dava konusu ziynet eşyalarının erkek tarafından elinden zorla alındığını ve iade edilmediğini ispat edememiştir. Bu durumda mahkemece, davacı kadının ziynet alacağı talebinin reddi gerekirken kabulü doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 18.04.2018



  • YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/3703 Karar : 2017/9376
    Tarih : 15.06.2017

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Borçlu ... Ltd. Şti. vekili icra mahkemesine başvurusunda; borçlu şirkete 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 35. maddesi gereğince yapılan satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğunu ve sair fesih iddialarını ileri sürerek ihalenin feshini talep etmiş, mahkemece, iddiaların yerinde olmadığından bahisle şikayetin reddine karar verilmiş, kararın şikayetçi borçlu tarafından temyizi üzerine Dairemizin 14.02.2017 tarih ve 2016/24526 E., 2017/1967 K. sayılı ilamı ile borçlunun vekiline yapılan satış ilanı tebliğ işleminin Tebligat Kanunu`nun 17. maddesine göre usulsüz olduğu gerekçesiyle mahkeme kararı bozulmuştur.

    HMK'nun 119/1-e maddesi uyarınca; şikayetçi, iddiasının dayanağı olan bütün vakıaları şikayet dilekçesinde göstermek zorundadır. Aynı Kanun`un 25. maddesi hükmüne göre de; hakim, şikayet dilekçesinde bildirilen vakıalarla bağlı olup, ileri sürülmeyen maddi olayları kendiliğinden gözetemez.

    Somut olayda; şikayetçi borçlunun 09.3.2016 tarihli şikayet dilekçesinde, vekiline yapılan satış ilanı tebliğ işleminin usulsüz olduğunu açıkça ileri sürmediği görülmüştür. Bu durumda, kamu düzeniyle ilgili olmayan, re`sen dikkate alınacak hususlar kapsamında da bulunmayan; borçlu vekiline yapılan satış ilanı tebliğ usulsüzlüğü nedenine dayalı olarak ihalenin feshine karar verilmesi gerektiğinden bahisle kararın bozulması yerinde olmayıp, ihalenin feshini gerektirecek başkaca bir fesih sebebi de bulunmadığından, mahkemece verilen şikayetin reddine ilişkin kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.

    SONUÇ:

    İhale alıcısının karar düzeltme isteminin kabulü ile ( ONANMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2017/5294 Karar : 2017/10396
    Tarih : 13.06.2017

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    A) Davacı İsteminin Özeti:

    Davacı vekili, davacının ... Halk Eğitim Merkezinde hizmetli olarak çalıştığını, davalı T.C. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı ... Halk Eğitim Merkezinin, binanın temizlik hizmetini yerine getiren hizmetli işini değişik firmalara ihale ettiğini, davacının bu firmalarda hizmetli olarak çalıştığını, iş akdinin kendisine haber verilmeksizin haksız olarak fesih edildiğini, fazla mesai yaptığını, haklarının ödenmediğini iddia ederek, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai ücretinin davalılardan tahsilini talep etmiştir.

    B) Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı Bakanlık vekili, bütün sorumluluğun davacı ile sözleşme yapan şirkete ait olduğunu, kurumun ihtiyacı kalmadığından dolayı da hizmet alımlarını ihale yoluyla yapmayı durdurması neticesinde davacının bundan olumsuz etkileneceği hususunun söz konusu olmadığını, davanın reddi gerektiğini savunmuş, diğer davalı şirket ise tebliğe rağmen davayı takip etmemiştir.

    C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti ve Yargılama Süreci:

    Mahkemece yapılan yargılama sonunda alınan bilirkişi hesap raporuna itibar edilerek, davacının iş akdinin haksız olarak feshedildiği, davacının hafta için günde 12,5 saat mesai yaptığı, ücretinin ödenmediği, davalı T.C. ...'na bağlı ... Halk Eğitim Merkezi Okul Aile Birliği üst işveren ve İkbal Limited Şirketi alt işveren olduğu, dolayısıyla her iki kurumdan birlikte sorumluluğu bulunduğu, davalı Bakanlığın tüm işçilik alacaklarından, davalı şirketin kendi dönemi ile sınırlı olarak kıdem tazminatı, fazla çalışma, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarından müteselsil sorumluluğu bulunduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne, kıdem tazminatının davalı Bakanlıktan, ihbar tazminatı ve fazla mesai ücret alacaklarının ise müştereken ve müteselsilin davalılardan tahsiline karar verilmiştir.

    D) Temyiz:

    Kararı davalı şirket vekili temyiz etmiştir.

    E) Gerekçe:

    1.6100 Sayılı Yasanın 297. maddesinde de, verilecek hükümde tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin yer alması gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Kararın gerekçesinde maddi olay saptanmalı, hukuki niteliği ve uygulanacak hukuki kurallar belirlenmeli, bu konuda gerekli inceleme ve delillerden söz edilmeli, hukuk kuralları somut olaya uygulanmalı ve sonunda hüküm kurulmalıdır. Maddi olgularla hüküm fıkrası arasındaki hukuki bağlantı da ancak bu şekilde kurulabilecek, ayrıca yasal unsurları taşıyan bu gerekçe sayesinde, kararların doğruluğunun denetlenebilmesi mümkün olacaktır.

    Diğer taraftan 4857 sayılı İş Kanunu'nun 2/6 maddesi uyarınca, “Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.

    Halen yürürlükte olan 1475 sayılı Yasanın 14/2 maddesi hükmü, 4857 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinde belirtilen işyeri devrini de içine alan daha geniş bir düzenleme olarak değerlendirilebilir. Gerçekten maddede işyerlerinin devir veya intikalinden söz edildikten sonra “…yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli…” denilmek suretiyle uygulama alanı 4857 sayılı İş Kanununun 6 ncı maddesine göre daha geniş biçimde çizilmiştir.

    İşçinin asıl işverenden alınan iş kapsamında ve değişen alt işverenlere ait işyerinde ara vermeden çalışması halinde, işyeri devri kurallarına göre çözüme gidilmesi gerekmektedir.

    1475 sayılı Yasanın 14 üncü maddesinin ikinci fıkrasında, devreden işverenin sorumluluğu bakımından bir süre öngörülmediğinden, 4857 sayılı Yasanın 6 ncı maddesinde sözü edilen devreden işveren için öngörülen iki yıllık süre sınırlaması, kıdem tazminatı bakımından söz konusu olmaz. O halde kıdem tazminatı işyeri devri öncesi ve sonrasında geçen sürenin tamamı için hesaplanmalı, ancak devreden işveren veya işverenler bakımından kendi dönemleri ve devir tarihindeki ücret ile sınırlı sorumluluk belirlenmelidir.

    Devir hükümlerine göre ise; feshe bağlı diğer haklar olan ihbar tazminatı ve kullanılmayan izin ücretlerinden son işveren sorumlu olup, devreden işverenin bu işçilik alacaklarından herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

    İşyerinin devredildiği tarihe kadar doğan ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücretlerinden 4857 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca devreden işveren ile devralan işveren müştereken müteselsilen sorumlu olup, devreden açısından bu süre devir tarihinden itibaren iki yıl süreyle sınırlıdır.

    Devir tarihinden sonraki çalışmalar sebebiyle doğan sözü edilen işçilik alacakları sebebiyle devreden işverenin sorumluluğunun olmadığı açıktır. Bu bakımdan devirden sonraya ait ücret, fazla çalışma, hafta tatili çalışması, bayram ve genel tatil ücreti gibi işçilik alacaklarından devralan işveren tek başına sorumlu olacaktır.

    Bu durumda değişen alt işverenler işçinin iş sözleşmesini ve doğmuş bulunan işçilik haklarını da devralmış sayılırlar. Bunun yanında asıl-alt işverenler arasında işçilik alacakları yönünden müştereken ve müteselsilin sorumluluk vardır.

    Somut uyuşmazlıkta, Mahkemece gerekçeli kararda davalı alt işveren şirketinde tazminat ve alacaklardan sorumlu olduğu belirtilmesine rağmen, hükümde kıdem tazminatından sadece davalı Bakanlığın sorumlu tutularak gerekçe hüküm çelişkisi yaratılmıştır.

    Mahkemece, HMK’nın 298/2. maddesine aykırı şekilde gerekçe hüküm çelişkisi içeren kararın bozulması gerekmiştir.

    2.6100 Sayılı HMK'nun 25. maddesinde düzenlenen:"Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz." hükmü gereğince hakim maddi vakıa ile bağlıdır. Davacı dava dilekçesinde saat 5:30-06:00-17:00 arası çalıştığını ve haftada bir gün izin kullanmasını belirtmesine rağmen fazla çalışma alacağını bu ilkeye aykırı olarak saat 05:00-17.30 arası ve haftanın 7 günü çalışma kabul edilerek hesaplanıp hüküm altına alınması hatalıdır.

    3.Bozma sonrası karar verilirken, yukarda bozma gerekleri yerine getirildikten sonra usulü kazanılmış hak ilkesine de uygun davranılmalıdır.

    F) SONUÇ:

    Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 13.06.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/23969 Karar : 2017/3389
    Tarih : 23.03.2017

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı erkeğin tüm, davacı kadının ise aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

    2-Mahkemece taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanma kararı verilmiştir.

    Davalı erkek cevap dilekçesinde kadına kusur olarak yüklenen vakıalara dayanmamıştır. Davalının dayanmadığı vakıaların hükme esas alınması mümkün değildir (HMK.md.25/1). Davacı kadının başkaca bir kusurlu davranışı da ispatlanamamıştır.

    Boşanmaya neden olan olaylarda, davalı erkek mahkemece kabul edilen kusurlu davranışlarına göre tamamen kusurludur. Hal böyle iken, tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi ve bu hatalı kusur tespitine bağlı olarak davacı kadının maddi tazminat isteğinin (TMK m. 174/l) reddedilmesi doğru değildir.

    3-Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK. m. 223, 242, 244, 262, 263, 264. 267. 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (re`sen) almak zorundadır (TMK m. 169).

    O halde; Türk Medeni Kanununun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere kadın yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

    SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2 ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz ilam harcının temyiz eden davalıya yükletilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2016/16697 Karar : 2016/18855
    Tarih : 20.10.2016

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Davacılar, mirasbırakan ... oğlu mütevafa ... çocukları olduklarını, davalılar ..., ... ve ...'ün de yine ....'ün oğlu olan mütevefa .... mirasçıları olduklarını, mütevefa .... Vize Noterliğinin 20/08/1982 tarihli, Üsküdar 1. Noterliğinin 15/07/1977 tarihli ve Vize Noterliğinin 12/07/1977 tarihli vekaletleri ile mirasbırakan ....'ten kalan taşınmazları diğer davalı ...'e usulsüz ve muvazaalı olarak sattığını, satış işlemlerinin 07/10/1992 tarihinde yapıldığını ancak babaları.... 19/03/1992 tarihinde öldüğünü, satış tarihinde babaları ölü olduğundan satışın hukuken geçersiz olduğunu, satış dolayısıyla kendilerine herhangi bir bedel ödenmediğini, taşınmazları alan davalı ...'in o tarihte babalarının ölü olduğunu bildiğini ve satışı aleyhlerine açılan ortaklığın giderilmesi davası ile 19/03/2013 tarihinde öğrendiklerini ileri sürerek ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla usulsuz olarak yapılan satıştan dolayı uğramış oldukları zarar karşılığı 100.000 TL`nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini istemişlerdir.

    Davalılar ..., ... ve ..., davanın zamanaşımına uğradığını savunmuş; davalı ... davaya cevap vermemiştir.

    Mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm davacılar ve davalı ... tarafından temyiz edilmiştir.

    1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

    2-Maddi hukuka dayanan savunma vasıtaları itirazlar ve def’iler olarak ikiye ayrılmakta olup, itirazlar; bir hakkın doğumuna engel olan veya o hakkı sona erdiren vakalar olup, hakim tarafından re’sen gözetilebilmektedir. Def’iler ise; davalının borçlu olduğu edimi özel bir nedenle yerine getirmekten kaçınmasına imkan veren bir hak olup, taraflarca ileri sürülmedikçe hakim tarafından re’sen gözetilmesi mümkün bulunmamaktadır. HMK 25. maddesi gereğince de Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

    Zamanaşımı ise, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği’ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması bir defi olup, ileri sürüldüğünde, şartları gerçekleşmişse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir. Eldeki davada davalılar ..., ... ve ... tarafından zamanaşımı savunması ileri sürülmüş olmasına rağmen, davalı ... tarafından zamanaşımı savunması ileri sürülmemiştir. O halde mahkemece davalı ... hakkında işin esasına girilerek hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, bu davalı yönünden de zamanaşımı nedeni ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

    3-Bozma nedenine göre davalı ...`in temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir.

    SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine; ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, üçüncü bentte açıklanan nedenle davalı ...'in temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde davacılar ve davalı ...`e iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2015/3457 Karar : 2016/13509
    Tarih : 6.06.2016

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    A) Davacı İsteminin Özeti:

    Davacı,iş akdinin haksız ve ihbarsız feshedildiğini ve alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla mesai ve hafta sonu çalışma alacaklarının davalıdan tahsilini istemiştir.

    B) Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı,davacının iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini ödenmeyen alacağının bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

    C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece,toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    D) Temyiz:

    Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

    E) Gerekçe:

    1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- Davacı,davalı işyerinde haftanın 5 günü çalışma yapıldığını ancak ayda bir cumartesi günü de çalıştığını beyan ederek fazla mesai ücreti yanında hafta sonu çalışma ücreti de talep etmiştir.Hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının tanık beyanlarına göre ayda üç cumartesi çalıştığından bahisle fazla mesai ücreti adı altında hesaplama yapılmıştır.

    6100 sayılı HMK`nın 25. maddesi gereğince, "kanunda öngörülen istisnalar dışında hakim iki tarafın söylemediği vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz." devamı 26. maddesi gereğince ise " hakim tarafların talep sonuçları ile bağlıdır." düzenlemeleri mevcuttur.Davacı ayda bir cumartesi çalıştığını beyan ettiği halde ayda üç cumartesi çalıştığı kabul edilerek davacı talebi aşılmak suretiyle fazla mesai alacağının hesaplanması ve hüküm altına alınması hatalıdır.

    Diğer taraftan; davacının bu çalışma şekline göre pazar çalışmasının bulunmadığı haftanın bir günü kesintisiz şekilde 24 saat dinlendiği açık olduğundan hafta tatili ücreti alacağı bulunmayacaktır.Bilirkişi raporunda da bu nedenle fazla mesai ücreti olarak hesaplanan hafta sonu çalışma alacağı, mahkemece talep de olmadığı halde hafta tatili alacağı olarak değerlendirilmiş ve hüküm altına alınmıştır.Fazla mesai olarak hesaplanan hafta sonu çalışma alacağının hafta tatili ücreti alacağı olarak hüküm altına alınması da isabetsizdir.

    F) Sonuç:

    Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 06.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ
    Esas : 2014/4725 Karar : 2015/3428
    Tarih : 7.05.2015

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Davacı vekili, borçlu O...K.... aleyhine başlatılan icra takibinin kesinleştiğini, borçlunun maaşına haciz konulduğunu, maaş haczine gelen cevapta borçlunun maaşına ikinci sırada haciz konulduğu bilgisi verildiğini, ilk sırada davalının haczinin bulunduğunu,
    davalının borçlunun yakın akrabası olduğunu, dosya alacak miktarının 70.000,00 TL olduğunu, borçlunun o tarihlerde malvarlığında herhangi bir artışın olmadığını, icra takibine konu senedin vadesinin 01.12.2011 olduğunu, müvekkilinin borçluya borcu ödeme yapması için tanıdığı süre içerisinde davalının icra takibi yaparak maaşına haciz konulmasının takibin muvazaalı olduğunu gösterdiğini,
    davalının, borçlunun Alaçam trafiğine bağlı ... plakalı aracına haciz konulmasını talep ettiğini, davalının borçlunun aracının plakası ile birlikte hangi trafiğe kayıtlı olduğunu bilebilmesinin normal şartlarda mümkün olmadığını, aralarında muvazaa bulunduğunun açık olduğunu ileri sürerek, borçlunun maaşından müvekkilin alacağının tahsiline karar verilerek sıra cetvelinin buna göre düzenlenmesini talep ve dava etmiştir.

    Davalıya usulüne uygun olarak tebligat yapılmasına rağmen cevap vermemiştir.

    Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre;
    borçlu adına kayıtlı hesapların incelenmesi neticesinde davalının takibine esas olan senette belirtilen bedele ilişkin herhangi bir işlem bulunmadığı, davalı Ş.... K...'nin dava dışı borçlu O.... K....'nin halası E... K...`nin eşi olduğu,
    maaş haczine ilişkin gönderilen müzekkere cevabının sıra cetveli niteliğinde olduğu, maaş haczine ilişkin müzekkere cevabının davacı alacaklıya tebliğ edilmemesi nedeniyle davanın süresinde açıldığının kabul edilmesi gerektiği,
    ispat yükünün davalıda olduğu, davalı tarafça herhangi bir cevap dilekçesi verilmediği gibi delil de sunulmadığı,
    takibe konulan senedin vade tarihinin üzerinden zaman geçtikten ve davacı tarafça başlatılan takipten sonra işlem yapıldığı gerekçesiyle,
    davanın kabulüne borçlunun maaşı üzerinde uygulanan hacze ilişkin sıra cetvelinin iptali kesintilerin öncelikle davacıya ödenmesine karar verilmiştir.

    Karar, davalı asıl tarafından temyiz edilmiştir.

    1- Dosya kapsamına göre, borçlunun maaşının üzerine konulan muhtelif hacizler, borçlunun çalıştığı EÜAŞ tarafından sıraya konulmuş olup, davacı tarafça, bu sıralamada 1. sırada yer verilen davalının alacağının muvazaalı olduğu iddiasıyla dava açıldığı anlaşılmıştır.

    İİK`nın 140/1. maddesinde İcra Müdürlüğünce hangi hallerde haciz sıra cetveli düzenleneceği belirtilmiştir.
    Maddeye göre haciz sıra cetvelinin düzenlenebilmesi için satış tutarının bütün alacaklıların alacağını tamamen ödemeye yetmemesi gerekir.
    Bu madde uyarınca düzenlenen bir sıra cetvelinde, hacizlere ilişkin takip dosyası (takip tarihi, haciz tarihi, alacak miktarı gibi) bilgilerine, ipotek veya hapis hakları varsa bu hakların tesis edildiği tarihlere ve dayanak bilgilerine yer verilmesi gerekir. Somut olayda, icra dosyasına intikal etmiş bir para bulunmamaktadır.

    İİK'nın 83/2. madde hükmüne göre,
    maaş üzerinde birden fazla haciz varsa bunlar İcra Müdürlüğü`nce sıraya konur ve sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez.

    Açıklanan bu durum karşısında İcra Müdürlüğünce yapılan maaş hacizlerinin ve yapılması gereken kesintilerin İİK'nın 355. madde hükmü uyarınca bildirilmesi üzerine EÜAŞ tarafından maaş hacizleri ile ilgili yapılan sıralamanın İİK`nın 140/1.maddesinde tanımlanan sıra cetveli niteliğinde olduğundan söz edilemez. Dairemizin 14.01.2014 tarih ve 2013/7887 E, 2014/82 K. sayılı ilamı bu yöndedir.

    Bu durumda mahkemenin, yapılan bu sıralamanın İİK'nın 140/1. maddesi uyarınca İcra Müdürlüğü'nce düzenlenen sıra cetveli niteliğinde olduğu kabul edilerek, aynı Kanun'un 142/1. maddesi uyarınca açılan muvazaa nedenine dayalı sıra cetveline itiraz davalarındaki ilkelere göre uyuşmazlığın çözümlenmesi doğru olmamıştır. Zira, 04.06.1958 gün ve 15/6 sayılı İBK'da da belirlendiği gibi, HMK'nın 24/1, 25, 26, 30 ve 33. (HUMK'nın 74,75 ve 76.) maddeleri gereğince hakim, tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve bunlara bağlı netice-i taleplerle bağlı ve fakat hukuki tavsiflerle bağlı olmayıp, kanunları re`sen uygulamakla ve neticeye vardırmakla yükümlüdür.

    Bu durumda mahkemece, davanın dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan TBK'nın 19. (818 sayılı BK`nın 18) maddesinde düzenlenmiş muvazaa iddiasına dayalı iptal istemine ilişkin olduğunun kabulü ile bu madde kapsamındaki genel ilkelere ve ispat usulüne uygun olarak uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekirken, davanın tavsifinde yanılgıya düşülerek,yazılı şekilde hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiştir.

    2-Bozma nedenine göre, davalının temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir.

    Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, hükmün (BOZULMASINA), (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalının temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine,kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle karar verildi.



  • YARGITAY HUKUK GENEL KURULU
    Esas: 2015/22-1732 Karar: 2017/623
    Tarih: 05.04.2017

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Taraflar arasındaki "işçilik alacağı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.04.2012 gün ve 2010/888 E.-2012/310 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı işveren vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi'nin 27.09.2012 gün ve 2012/15272 E.- 2012/19864 K. sayılı kararı ile;

    ( ... 1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- )Davacı vekili, müvekkilinin, davalı şirkette otobüs şoförü olarak çalıştığını, iş sözleşmesine işvereni tarafından haksız olarak son verildiğini belirterek ihbar ve kıdem tazminatlarının ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

    Davalı vekili, davacının mazeret bildirmeksizin işe devamsızlık yaptığını, bu durumun tutanak altına alındığını, işçinin devamsızlıkla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmadığını, 12.02.2010 tarihinde iş sözleşmesinin yapmış olduğu bu devamsızlıklar sebebiyle haklı olarak feshedildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece, iş sözleşmesinin tazminat gerektirmeyecek şekilde son bulduğunu ispat yükünün işverenin üzerinde olduğu, bu yükümlülüğün davalı tarafından yerine getirilemediği gerekçesiyle söz konusu alacaklar hüküm altına alınmıştır.

    Hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Taraflar arasındaki uyuşmazlık, iş sözleşmesinin sona eriş şekli ve buna göre davacının ihbar ve kıdem tazminatı hak edip etmediği noktasında toplanmaktadır.

    Davacı vekili, işçinin sebep gösterilmeden iş sözleşmesine işverence son verildiğini iddia etmiştir. Buna karşılık davalı vekili, davacının mazeretsiz devamsızlığı sebebiyle sözleşmenin haklı olarak feshedildiğini savunmuştur.

    Seri halde Dairemize yansıyan dosyaların bir kısmında işverenin devamsızlık tutanakları ve fesih yazıları bulunmakta, bazılarında ise sunulduğu ifade edildiği halde yer almamaktadır. Mahkemece öncelikle tüm dosyalarda devamsızlık tutanakları ve fesih yazıları getirtilmeli, her dosyanın davacısı ayrı ayrı isticvap edilerek, iş sözleşmesinin ne şekilde son bulduğu, ayrıca işverenin tutmuş olduğu bu tutanaklara karşı diyecekleri net olarak belirlenmelidir. Ardından hakimin olayı re'sen aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde, devamsızlık tutanaklarında imzası bulunan kişiler tanık olarak dinlenerek feshin ne şekilde gerçekleştiği, buna bağlı olarak da işçinin ihbar ve kıdem tazminatını hak edip etmediği somut bir biçimde belirlenmelidir. Yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir... ),

    Gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

    KARAR : Dava kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık izin, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel ücretlerinin tahsili istemine ilişkindir.

    Davacı vekili müvekkilinin davalı şirkete ait işyerinde otobüs şoförü olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini, çalıştığı süre içinde fazla çalışma yapıp hafta tatilleri ile ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığını, yıllık izin kullanmadığını ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil çalışma ücretlerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Davalı vekili davacı devamsızlık yaptığından usulüne uygun tutulan tutanaklar doğrultusunda iş sözleşmesine haklı sebeple son verildiğini, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalıştığında zamlı ücret ödendiğini, işyerinde fazla çalışma yapılmadığını, yıllık izin alacağı bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

    Mahkemece davacı tanıklarının davacının işten çıkarıldığını beyan ettikleri, davalı tanığının ise davacının işten çıkarıldığını ancak nedenini bilmediğini söylediği, iş sözleşmesinin tazminata hak kazanmayacak şekilde sona erdiğini ispat külfetinin davalıda olduğu, davacının fazla çalışma yapıp hafta tatili günlerinde çalıştığı, yıllık izin ücretinin bulunduğu gerekçesi ile kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma, hafta tatili ve yıllık izin ücreti taleplerinin kabulüne, ulusal bayram ve genel tatil çalışma ücreti talebinin reddine karar verilmiştir.

    Davalı işveren vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

    Mahkemece, taraf vekillerine delillerini bildirmeleri için süre verildiği, davalının delil listesi ve devamsızlık tutanağı sunmadığı, celse sırasında tanık ...'in hazır edilmesi nedeni ile dinlendiği, bu tanığın devamsızlığa dair beyanda bulunmadığı, bozma kararının 6100 Sayılı HMK'nun 25. maddesindeki "taraflarca getirilme" ilkesine aykırı olduğu, somut olayda aynı Kanunun 31. maddesinin uygulanmasını gerektirir şekilde belirsiz ve çelişkili bir husus bulunmadığı gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir.

    Direnme kararı, davalı işveren vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı vekilince sunulmayan devamsızlık tutanaklarının sunulması için süre verilerek ibraz edildiğinde devamsızlık tutanakları altında imzası bulunan çalışanların resen tanık olarak dinlenmesinin ve feshe dair davacının isticvabının gerekip gerekmediği ve burada varılacak sonuca göre davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır.

    Uyuşmazlığın çözümü için, hâkimin davayı aydınlatma yükümü ile davanın dayanağını oluşturan ve davacının kıdem ve ihbar tazminatı hak edip etmediğinin tespiti açısından taraf delilleri arasında yer almayan devamsızlık tutanaklarının sunulmasının sağlanıp sağlanamayacağı ve tutanaklar altında imzası bulunan çalışanların tanık olarak dinlenip dinlenemeyeceği, davacının isticvabının gerekip gerekmediği konuları üzerinde durulması gerekmektedir.

    Bilindiği üzere, ispat yükü kural olarak davacıya düşer; yani davacı davasını dayandırdığı olguları ispat etmelidir.

    Yine kural olarak herkes iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, kendisine ispat yükü düşmeyen diğer tarafın onun iddiasının aksini ispat etmesine gerek yoktur; o olgu ispat edilmemiş sayılır.

    Fakat kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, ispat yükü kendisinde olan diğer tarafın iddiasını ispat etmesini beklemeden onun iddiasının aksini ispat için delil gösterebilir. İşte bu delile, karşı ( mukabil ) delil denir.

    6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun konuya dair ve "Somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi" başlıklı 194. maddesi uyarınca;

    " ( 1 )Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar.

    ( 2 )Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur."

    Ancak iki hali birbirinden ayırt etmek gerekmektedir:

    a- )Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda, hâkim davanın ispatı için gereken bütün delillere kendiliğinden başvurur; taraflar da duruşma bitinceye kadar delil gösterebilirler. Dava ile ilgili olguların hazırlanmasında, tarafların yanında, hakimin de görevli olmasına, kendiliğinden araştırma ilkesi denir. Bu ilke kamu düzenini ilgilendiren çekişmeli davalarda ve çekişmesiz yargı işlerinde önem gösterir.

    b- )Taraflarca getirilme ( hazırlama ) ilkesinin uygulandığı davalarda deliller kural olarak taraflarca gösterilir; hâkim delillere kendiliğinden başvuramaz.

    Dava malzemesinin taraflarca getirilme ilkesi, dava malzemelerinin mahkemeye kimin tarafından getirileceğiyle ilgili bir ilkedir. Buna göre, hâkim kendiliğinden, taraflarca ileri sürülmemiş vakıaları araştıramaz, hükmüne esas alamaz. Mahkeme sadece tarafların getirdiği vakıalara göre talep sonucunu inceleyip karar verir.

    Taraflarca getirilme ilkesi Hukuk Muhakemeleri Kanununun 25. maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir:

    " ( 1 ) Kanunda öngörülen istisnalar dışında, hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz.

    ( 2 ) Kanunda belirtilen durumlar dışında, hâkim, kendiliğinden delil toplayamaz."

    Bu ilkenin bir sonucu olarak mahkeme, sadece taraflarca ileri sürülen vakıaları inceleyebilir. Buna kural olarak deliller de dahildir ( m. 25/2 ).

    Fakat hâkim bilirkişi ve keşif delillerine kendiliğinden de başvurabilir ( m. 266 ve m. 288 ). Hâkim isticvaba da kendiliğinden karar verebilir ( m. 169/1 ). Bundan başka hâkim, davanın her safhasında iki tarafın iddiaları sınırı içinde olmak üzere tarafları dinleyebilir ve gerekli olan delillerin gösterilmesini ve verilmesini emredebilir ( m. 31 ) ( Kuru, B./ Arslan, R. / Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2011, 22. Baskı, s.377, 378 ).

    Belirtilmelidir ki, hâkim, olayın aydınlatılması için tarafların delil ikamesini isteyebilir ancak tarafa belli bir delili hatırlatamaz.

    Mahkemenin hüküm vermesi için kendisine yöneltilen talebin formüle edilmesi ve ileri sürülmesi tarafların görevi ise de, bunları anlamlandırmak veya gerektiğinde açıklattırmak hâkimin görevidir. Ancak bu durum, hâkimin tarafların ileri sürmediği vakıaları ileri sürmelerine imkan vermesi veya hatırlatması anlamını taşımaz. Burada mevcut olmayanın talep edilmeyenin ortaya çıkartılması değil, talep edilenin netleştirilmesi, aydınlatılması, belirlenmesi sözkonusudur.

    Taraflarca getirilme ilkesi, hâkimin soru sorma ve davayı aydınlatma ödevi ( m. 31 ) çerçevesinde yumuşatılmıştır ( Pekcanıtez, H./ Atalay, O. / Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, 2011, 11.Bası, s. 248 vd ).

    6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun "Hâkimin davayı aydınlatma görevi" başlıklı 31. maddesine6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun "Hâkimin davayı aydınlatma görevi" başlıklı 31. maddesine göre, "Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu olduğu durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir."

    Hâkimin davayı aydınlatma ödevi olarak ifade edilen bu düzenleme ile doğru hüküm verebilmesi ve maddi gerçeğin bulunabilmesi amaçlanmıştır. Düzenlemede her ne kadar "açıklama yaptırabilir" denilmişse de, bunun, hâkimin davayı aydınlatması için bir "ödev" olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü davayı aydınlatma ödevi sayesinde hâkim, iddia ve savunmanın doğru ve tam olarak anlaşılmasını sağlayacak ve bu şekilde doğru olmayan bir kararın verilmesini önleyecektir ( Pekcanıtez/Atalay/Özekes, age, s. 248 vd ).

    Görüldüğü üzere, hakimin davayı aydınlatma ödevine dair 31. maddede, hakimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir.

    İsticvap ise, bir tarafın kendi aleyhine olan belli bir veya bir kaç vakıa hakkında mahkeme tarafından dinlenilmesi demektir. Bu anlamda isticvap teknik bir terim olup bir tarafın ancak 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 169-175 ( 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu m. 230- 235 ) maddelerindeki usule göre dinlenilmesine verilen bir isimdir.

    Bununla, tarafların hâkim tarafından her dinlenilmesinin teknik anlamda bir isticvap olmadığını belirtmek gerekir. İsticvap, bir tarafın ancak adı geçen Kanunun m. l69- 175'e göre dinlenilmesi halinde söz konusu olur. Bunun dışındaki tarafların hâkim tarafından dinlenmesi, teknik anlamda bir isticvap değil, sadece tarafların dinlenmesidir ( m. 140, 144 gibi, ( HUMK. m. 213 ).

    Yukarıda da görüldüğü gibi, hâkim, davanın her halinde, tarafları veya vekillerini davet ederek davaya konu vakıalar hakkında tarafları dinleyebilir ( m. 140, 144; HUMK. m. 213 ). Böylece, davacının davasının veya davalının savunmasının açıklanmasına çalışılır.

    Bunun gibi, hâkim açıklama ( aydınlatma ) ödevi gereğince, müphem veya çelişik gördüğü iddia ve sebepler ( vakıalar ) hakkında taraflardan açıklama isteyebilir ( m. 31; HUMK. m. 75 ); yani tarafları dinleyebilir.

    Tarafların ( m. 140, 144'e göre; HUMK. m. 213 ) sadece dinlenilmesi ile ( m. 169- 175'e göre, HUMK. m. 230- 235 ) isticvabı arasında önemli nitelik farkları vardır. Fakat taraf çağrıldığı oturuma gelerek sorulanlara cevap verirse, sonuç bakımından hangi usule göre çağrılmış olduğunun bir önemi yoktur. Buna karşılık, taraf çağrıldığı oturuma gelmezse, o zaman m. 171'deki ( HUMK. m. 234 ) yaptırımın ( ikrar etmiş sayılma yaptırımının ) uygulanabilmesi için, tarafın m. l69-175'e göre isticvap için çağrılmış olması gerekir.

    İsticvabın konusu dava ile ilgili belli ( davanın temelini oluşturan ) vakıalar ve onunla ilişkisi bulunun hususlardır ( m. 169/2; HUMK. m. 230/2 ). İsticvap, isticvap edilecek tarafı bir ikrarda ( HMK. m. 188; HUMK. m. 236 ) bulunmaya götürebileceğinden ve tarafın gelmemesi halinde taraf isticvap konusu vakıayı ikrar etmiş sayılacağından ( HMK. m. 171; HUMK. m. 234 ) bir taraf, ancak kendi aleyhine olan vakıalar hakkında isticvap edilebilir; yoksa, kendi lehine olan vakıalar için isticvap edilemez. Bir taraf, kendi lehine olan vakıalar hakkında ancak m. l44'e ( veya m. 31'e ) göre dinlenebilir ( HUMK. m. 213 veya 75 ) ( Kuru, B./ Arslan, R./ Yılmaz, E. : Medenî Usul Hukuku, 22. Bası, Ankara 2011, s. 363, 364 )

    Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay ele alındığında; davacı vekili müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerken, davalı vekili davacının devamsızlık yaptığından dolayı tutulan devamsızlık tutanaklarına göre iş sözleşmesinin haklı sebeple feshedildiğini savunmuştur.

    Mahkemece her iki taraf vekilinin hazır olduğu 06.12.2010 tarihli duruşmada taraf vekillerine delillerini ve tanıklarını yazılı olarak bildirmeleri için 10 günlük kesin süre verilmiştir. Davacı vekili 18.12.2010 havale tarihli delil listesini sunmuş ve delillerini bildirmiştir.

    Davalı vekili ise 10.02.2011 havale tarihli delil listesinde davacı işçiye ait özlük dosyası ile tanık beyanlarına dayanmış, tanık olarak ... ve Tamer Y.'ın isimlerini bildirmiştir. Sunulan özlük dosya içinde ise izin formu ve bordrolar bulunmaktadır.

    Dinlenen davacı tanıkları davacının işten çıkarıldığını duyduklarını beyan etmişler; süresinde verilmeyen delil listesinde ismi yazılı olan ve duruşma günü hazır edildiği için dinlenen davalı tanığı ... ise davacının işten çıkartıldığını ancak nedenini bilmediğini belirtmiştir.

    Bu durumda iş sözleşmesinin haklı sebeple feshedildiği konusunda ispat külfeti altında bulunan davalının, iş sözleşmesinin kıdem ve ihbar tazminatı ödenmesini gerektirmeyecek şekilde feshedildiğini ispat ettiğinden sözedilemez.

    Bununla birlikte delil olarak dayanılmayan ve sunulmayan devamsızlık tutanaklarının mahkemece sunulması sağlanarak, tutanaklar altında imzası bulunan çalışanların resen tanık olarak dinlenmesi; davacının isticvabı veya 6100 Sayılı HMK'nun 31. maddesine göre bu hususta bilgisine başvurulması ya da beyanının alınması da mümkün değildir.

    O halde açıklanan bu sebeplerle yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup direnme kararı yerindedir.

    Ne var ki, kıdem ve ihbar tazminatlarının miktarına dair temyiz incelemesi yapılmadığından dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

    SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle direnme uygun olup; kıdem ve ihbar tazminatlarının miktarına dair temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.04.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.



  • YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİ
    Esas: 2015/32529 Karar: 2015/34537
    Tarih: 15.12.2015

    • HMK 25. Madde

    • Taraflarca Getirilme İlkesi

    Davacı, iş sözleşmesinin işverence haklı neden olmaksızın feshedildiğini belirterek, kıdem ve ihbar tazminatı ile bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiştir.

    Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının sürekli olarak asılsız ihbar ve şikâyetlerle iftiralarda bulunduğunu, son olarak şirket temsilcisiyle tartışarak işten ayrıldığını, davacının asgari ücretin üzerinde ücret aldığını ispatlayamadığını, izin kullandığını, diğer taleplerinin yersiz olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir.

    Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

    Temyiz:

    Hüküm davalı tarafından temyize getirilmiştir.

    Gerekçe:

    1- )Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    2- )6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 25., 26. maddeleri uyarınca hâkim, dava veya cevap dilekçesinde bildirilen vakıalarla bağlı olup, tarafların bildirmediği vakıaları kendiliğinden inceleyemez ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Tarafların talep sonuçları ile bağlıdır, ondan fazlasına veya başka şeye karar veremez.

    6100 sayılı Kanun'un 25., 26. maddelerine6100 sayılı Kanun'un 25. ve 26. maddelerine aykırı olarak davacı tarafın ihbar tazminatı ve yıllık izin alacağı talep miktarları aşılarak yazılı miktarlara karar verilmesi hatalıdır.

    3- )6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297/2. maddesi uyarınca, hükmün sonuç kısmında, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

    Somut olayda, dava dilekçesinde, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının tahsiline karar verilmesi talep edilmiş olup, mahkemece söz konusu talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi, 6100 sayılı Kanunu'nun 297/2. maddesi amir hükmü uyarınca hatalıdır.

    4- )Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı, hafta ve genel tatilde çalışıp çalışmadığı hususları taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.

    Fazla çalışma yaptığını, hafta ve genel tatilde çalıştığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma,genel tatil ve hafta tatili alacağının ödendiği varsayılır.

    Fazla çalışmanın, hafta ve genel tatil çalışmasının ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışma,genel tatil çalışmasının bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma, hafta ve genel tatili çalışması olup olmadığı araştırılmalıdır.

    İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma, hafta ve genel tatili çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma, hafta ve genel tatili çalışması yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma, hafta ve genel tatili çalışması alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille kanıtlaması gerekir.

    Somut olayda, hükme esas alınan bilirkişi raporunda fazla mesai, hafta ve genel tatil çalışması konusunda hesap yapılırken sadece davacı tanık anlatımları dikkate alınmıştır. Ancak davalı işyerinde belirli tarih aralığında çalıştığı anlaşılan davacı tanıklarının anlatımı davacının tüm dönemleri için varsayıma dayalı değer verilerek fazla çalışma yapıldığının kabul edilmesi hatalıdır. Bu yön gözetilerek davacı tanıklarının işyerinde çalıştığı dönemler açıkça tespit edilerek çalışma dönemleriyle sınırlı olarak fazla çalışma,hafta ve genel tatil ücreti miktarı belirlenmelidir. Mahkemece yazılı şekilde eksik inceleme ile karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    5- )Davacının fazla mesai ve hafta-genel tatil alacakları tanık anlatımlarına göre hesaplandığı anlaşılmaktadır. Tanık beyanı ve dosya içeriğine göre sözü edilen alacaklardan hakkaniyet indirimi yapılmaması doğru olmamıştır. Zira davacının hastalık, mazeret ya da izin gibi sebeplerle yılın tamamında aynı şekilde çalışamayacağı kabul edildiğinden tanık beyanlarının esas alınarak hesaplanan alacaklardan dosya içeriğine ve çalışma süresine uygun düşecek yüzde otuzdan aşağı olmamak üzere bir oranda hakkaniyet indirimi uygulanması gerekmektedir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    6- )Davacı, mahkemece alınan bilirkişi raporuna göre fazla mesai ücreti alacağı yönünden davasını 13.06.2013 tarihinde ıslah etmiştir. Davalı, ıslah dilekçesine karşı süresinde verdiği yazılı itiraz dilekçesinde zamanaşımı definde bulunmuştur. İşçi ücretlerine ilişkin davalar beş yıllık zamanaşımına tabidir. Fazla mesai ücreti alacağı bu tür alacaklardandır. Bu sebeple ıslahla talep edilen fazla mesai tatili ücreti alacağından, ıslah tarihinden geriye doğru beş yılın dışında kalan kısmı zamanaşımına uğramıştır. Islahla talep edilen ve zamanaşımına uğramayan alacakların hüküm altına alınması gerekirken, zamanaşımı defi dikkate alınmadan sonuca gidilmesi isabetsizdir.

    7- )Mahkemece hüküm altına alınan isteklerle ilgili ihbar tazminatı,fazla mesai ve izin alacağı bürüt-net olarak karar verildiği hüküm fıkrasında açıklanmıştır. Karar bu yönüyle infazda tereddüde yol açabilecek nitelikte olması da hatalı olmuştur.

    SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 15.12.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.